Mülk, sevda-yı aşkın kudretiyle nakış nakış işlenen koca bir tecelli sahnesi… Varlığın bağrındaki katreler, mutlak gücün sahibine pervane olmuş sadık âşıklar… İnsan! Ah insan muazzam kâinatın has dert ortağı, lakin bir o kadar da nankör, bir o kadar da hüsran yolcusu.
Âdem’in uydusu kalpte; mahzenleşen kursakta payımıza kalan neler var? Sıra dağlar ardında bî-güman göz yaşları var. Geriye kalan nâ-tamam özlemler… paye paye umutlar… Kâh dile gelir… Kâh ah u figan eyler:
“Yak sinemi ateşlere, efganıma bakma
Ruhumda yanan ateşe, nîrânıma bakma.”
Sedat Anar’ın tellerinden yayılan ezgi; fani olanın baki olana duyduğu aşkın, yakıcı yakarışın ta kendisi. Kedere bulanmış ruh, feryadına aldırış edilmeksizin; kudsî aşkın narıyla arınmayı arzular. Kulun göğsünde harlanan alev, maddeden manaya hicretin ilk adımıdır.
Yüce Yaratıcı, Zümer Suresi’nde teslimiyet ihtiyacını kozmik bir hakikatle açıklar. İlahi irade, ölecek varlıkların canını vakti eriştiğinde alır; vakti gelmeyeni ise uykusunda bir tür vefat haliyle baş başa bırakır. Ölüm hükmü verilen ruhlar yüce katında tutulur, geri kalanlar takdir edilmiş mühlet doluncaya dek hayata iade edilir. Yaşam ile ölüm arasındaki sınır, gece girilen uyku sığınağında silikleşir. Aciz insanoğlu, Allah’tan gayrı şefaatçiler, sığınaklar arayarak hataya düşer. Hüküm kesindir: Şefaat göklerin, yerin egemenliğini elinde bulundurana beyhudedir. Mahlûkatın varacağı menzil, dayanacağı tek kapı ulu dergâhtır.
Tasavvuf hırkasını kuşanan, gönlünü sevgilinin hasretine seren Muhammed Es’ad Erbili, kâinatı baştanbaşa saran nurun büyüleyiciliğini eşsiz mısralarla tasvir eder:
“Tecellâyı cemalinden Habibim nevbahar âteş,
Gül ateş, bülbül âteş, sümbül âteş, Hak ü hâr âteş.
Şuây-ı âfitâbındır yakan bil-cümle uşşâkı,
Dil âteş, sîne âteş, hem dü çeşm-i eşk-i bâr âteş.”
Es’ad Erbili, naatında bahsi geçen yerin göğün sahibine duyulan sevdayı kâinat-ı şümul bir tufan olarak nitelendirir. Sevgilinin güzelliğinin cevheri tecelli ile bahar mevsimi kora dönüşür. Gül, bülbül, sümbül, toprak ve diken aşkın sıcaklığıyla kavrulur. Güneşin ışıkları, aşıkları yakıp kavuran ilahi nurun yansımasıdır. Gönül tutuşur, sine hararetle sarsılır, ağlayan gözlerden dökülen yaşlar kor halini alır. Sevgilinin cemali karşısında bir bir erir; köze döner güzel dediğimiz onca şey.
Gönülde başlayan nâr, Zümer Suresi’nin işaret ettiği mutlak hakikatle böylece birleşir. Kudrete teslim meyli, şefaatin mukaddesine akan ruh-i mestan, peygamberin sevgisiyle dünyayı bir aşk közistanı olarak görmeye başlar. Tabiatın, canın, cananın eridiği yer, nihai dönüşün gerçekleşeceği cevherî huzurdur. İşte o zaman en sevgiliye kavuşacaktır.
Kâinat gülden dikene, topraktan gökyüzüne kadar Cezbe-i Rahman’a olan aşkın aleviyle çalkanırken, insan uykunun ölümle kardeş olduğu gerçeğini unutup fani gölgelerden şefaat dilenmeye ne kadar devam edebilir?
