Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Kapıları Aralamak

Ev sahibinden de izler taşır kapılar. Hacca gidenlerin sokak kapısı yeşile boyanırdı eskiden. Komşuluğun kıymetini anlatan  “girek, koltuk kapısı, yolak” denilen küçük kapılar açılırdı bahçe duvarlarına. Nazar boncuklarıyla, süsleriyle, aynalarıyla, boyasıyla adeta özdeşleşir ev sahibiyle kapılar. Açılmayan kapılar merak edilir. Kapanan kapılar hüzne boğar, çarpıp duran, hep gıcırdayan kapılar bilinirdi mahallelerde. Kapı önleri hep temiz olur, süpürülür, sulanırdı. Kimsenin kapısının önü kapatılmazdı. Kapı önlerinde bekleyenlerin yağmurdan, güneşten korunmaları için gölgelikler olurdu.

EKLENDİ

:

“Bir kapıyı bend ederse bin kapı eyler küşâd

Hazret-i Allah, efendi, fâtihü’l- ebvâbdır” 

                                                                    Şems-i Tebrizi

 İnsanoğlu marifetle ve tevazuuyla inşa ettiği sarayların, kulelerin, kalelerin, gecekonduların, toprak damlı evlerin içinde oluşturur ortak hafızasını. Dede, torun aynı evde yaşarken, eşyayı da yaşatır aynı ruhla. Canlı cansız her şeyin bir ruhu vardır, diye düşünür ve Dağların taşların bile görür gözleri, işitir kulakları vardır,(Mevlana) hikmetine ulaşır. Etrafında olan hiçbir şeyi yok saymaz, emek verir, kötü söz etmez. Eşyaya manalar yükleyerek yeni anlamlar üretir.

Rasim Özdenören, Acemi Yolcu Kitabı’nda ana rahmini ve mezarı birer mağara olarak tanımlar ve hayatı da bu iki mağara arasında bir yolculuk diye tarif eder. Doğum ve ölüm,  bu iki mağara ve hayat arasında geçiş noktası yani birer kapıdır. Aşık Veysel’in “İki kapılı bir handa gidiyorum gündüz gece” derken kastettiği de budur. İnsan, o ilk kapıdan akar hayata. Bütün yaşamı boyunca türlü kapılardan geçer. Kapıları bekler, arar,  aralar, kapatır, süpürür, çarpar.

Hz Süleyman’ın ihtişamlı sarayı da olsa,  çamurdan samandan yapılmış toprak damlı evler de olsa kapı ‘iç ile dış’ın,  ‘öte ile beri’nin ayrıldığı noktadır. “Bitişmek, kavuşmak, yan yana gelmek” anlamına gelen kap- sözcüğünden türemiştir.  Tarihte En Eski Kaynaklarda kapı, kapuğ, kapu şekillerinde yer alır. Orhun Yazıtlarında   “Témir kapıgka tegi süledim.(Demirkapıya değin savaştım.)”şeklinde geçmektedir. Dedem Korkut da ev, çadır ve otağ için “kapu baca” tabirini kullanmış. Uygur, Selçuk ve Harzemşahlar çağlarında da “eşik”, kapı manasına gelirmiş. “Bâb” ve “ebvâb” tabirleri Arapça kapı ve kapılar anlamına gelir. Dünya ve ahiret kapıları anlamında  “bâbeyn” ise “iki kapı” kullanılmıştır.

Kapının hikâyesi insanoğlunun başını sokacak bir mesken edinmesiyle başlamış olmalı. Kapı, kişinin, kurumun, şehrin mahreminin başladığı kutsal bir noktadır. O noktadan öteye rıza olmadan girilemez. Kapı emniyettir. Kapı sınır çizmektir.  Kapının anlamı aslında bizimle ilgilidir biraz da. Biz kapının neresindeyiz?

Türk medeniyetinde ve kültüründe kapıların önemi büyüktür. Anadolu’da kullanılan kapıların tokmakları, kilitleri, renkleri, süslemeleri bu topraklardaki halkın inanışı, geleneği hakkında fikirler verir. Kendi özümüze uygun inşa ettiğimiz binalarda, kültürel kimliğimizin izlerini en çok kapılar taşır. Kapılar emniyetin, güvenin sembolü gibi görülse de aslında evlerden sokaklara, sokaklardan evlere akan hayatların en önemli şahitleridir. Birhan Keskin de Kapı şiirinde bu şahitliği dile getirir:

açıldım, kapandım, açıldım, kapandım, gördüm
              gelenler kadar gidenleri de

Mahallelerin sesleri, renkleri, kokuları siner,  kapıların çerçevelerine, kollarına… Yaşanmışlık kokar güneş altında gevreyen gövdeleri.  Kapılar sadece çekiçle, çiviyle şekil almaz. Usta kendinden de bir şeyler katar yaptığı işe. Köşesine nakıştan bir imza atar. Usta ağacın, çivinin, boyanın dilini bilir. Keser, biçer, boyar, cilalar. Tokmağı, sürgüsü, motifi, deseni ile hünerini akıtır. Ev sahibinden de izler taşır kapılar. Hacca gidenlerin sokak kapısı yeşile boyanırdı eskiden. Komşuluğun kıymetini anlatan  “girek, koltuk kapısı, yolak” denilen küçük kapılar açılırdı bahçe duvarlarına. Nazar boncuklarıyla, süsleriyle, aynalarıyla, boyasıyla adeta özdeşleşir ev sahibiyle kapılar. Açılmayan kapılar merak edilir. Kapanan kapılar hüzne boğar, çarpıp duran, hep gıcırdayan kapılar bilinirdi mahallelerde. Kapı önleri hep temiz olur, süpürülür, sulanırdı. Kimsenin kapısının önü kapatılmazdı. Kapı önlerinde bekleyenlerin yağmurdan, güneşten korunmaları için gölgelikler olurdu. Kapı önü sohbetleri için kerpiç ya da taştan sedirler yapılırdı. Kültürümüzde kapılar ahşap, demir, kamış gibi malzemelerden yapılmış ama en çok da ahşap tercih edilmiştir. Türk-İslam sanatında ahşap vazgeçilmez bir malzeme olmuştur. Hem nakşetmesi kolay olduğu için hem de doğal malzeme olduğu için tercih edilmiştir. Bazı bölgelerde aile mahremiyetini korumak amacıyla iki kanatlı büyük kapının üzerine bir küçük kapı daha açılırdı. Bu kapılara “kuzulu kapı” denir ve daha çok Muğla’nın tarihi evlerinde rastlanır.

Kapı kapı gezmek, her kapıdan kovulmak, hükümet kapısı, çat kapı girmek, dış kapının mandalı, medeniyetin kapıları, rıza kapısı, kapı gibi adam, kapılandı, cümle kapısı, gönül kapısı… Kapının her bir anlamıyla ilgili yüzlerce kitap, binlerce yazı yazılsa yine az gelir. İnsanoğlunun doğum denilen o ilk eşiği aşıp da dünyaya gelişiyle birlikte karşısına türlü türlü kapılar çıkar. Kapıdan geçmek istenen yer mekân da olsa, bir halden diğerine geçiş de olsa, “kapı”  giriş izninin ilk verildiği yer, perdenin aralanma noktasıdır.  Miraç’ta, Hz. Muhammed(sav.)  Allah’a yaklaştığı bu kutlu yükselişte eşikte beklerken tüm isim, sıfat ve fiillerden sıyrıldığında perde aralanmıştır. Miraç bir anlamda Hak makamına geçebilmek için kapıdan geçebilme hüneridir… Yine Peygamber Efendimiz (sav)’ın Medine’de yaptırdığı mescidin üç kapısından biri olan Bâbü’r-Rahme”( Rahmet kapısı) önemlidir. Cennetin sekiz kapısını temsil eden bir kemerde bulunan kapının üzerindeki gül motifleri Osmanlı’nın kutsal mekânlara verdiği önemi yansıtır. Selçuklular ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde sarayların, camilerin,  medreselerin ön cephelerine “taçkapı” adı verilen büyük, gösterişli ve anıtsal kapılar da inşa edilmiştir. Taçkapılar, dış cephenin en dikkat çekici ve en belirgin mimari elamanı olarak önem kazanmıştır. Yükseklikleri ve süslemeleri dönemin mimari özelliklerine göre değişiklikler göstermiştir. Taçkapılar’ın yukarıya doğru üçgen şekilde yüksekliği ilahi kaynağa yönelişi hatırlatmaktadır  kapıdan her geçene. Hadis-i şerifler ve ayetler yazılırdı üzerlerine. “Taçkapı”nın en güzel örneklerinden biri Bâb-ı Âli’dir (Ulu Kapı). Kalelerin, surların, kapıları büyük ve ihtişamlı olurken medrese, türbe gibi mekânlarda ise kapılar tevazu gereği küçük yapılmıştır. Surların kapıları komşu şehre, ülkeye konumuna göre birden çok olabilir ve konumuna göre isimler alırdı. Görkemli kabartmalar ve kitabeleriyle dünyanın ender kalelerinden biri olan Diyarbakır surlarının dört ana kapısından biri doğuya baktığı için “Mardinkapı” diye adlandırılmıştır.

Osmanlı’nın imar ettiği binalar, surlar, camilerle hâlâ dokusunu kaybetmeyen mekânlardan biri de Kudüs’tür. Osmanlı’nın yaptığı büyük güçlü kapılar arkasında kırılıp yara almışlığına rağmen zulme direnmeye çalışmaktadır. Georg Simmel’in “Duvarlar sussa da kapılar konuşur”  sözünde dediği gibi susan insanlığa inat bir gün dile gelecek olan Kudüs’ün kapıları.

Mitolojide kapı metaforuna en güzel örnek “Bab el”(Tanrı’nın kapısı) verilebilir. Tarihin en eski uygarlıklarından biri olan Babil’de yapılan kule, bu uygarlığın mistik inanışlarından özellikler taşımaktadır. Babil Kulesi, aslında Tanrı ile aynı yerde olmayı isteme düşüncesinin bir ürünüdür. Büyük İskender’in bile Babil’e adım attıktan sonra kendisini bir anlamda Tanrı ilan etmesi bu hikâyeyi güçlendirmektedir.

Kapı başka bir anlamda, arınma, temizlenme, “Tanrıyı kendi özünde bulma’ makamıdır.  Kişinin derece derece ahlaklanarak,  kâmil bir insan  olarak topluma kazandırmasını amaçlayan Alevi Bektaşi öğretisinde, “ Dört kapı kırk makam” inanç/silsilesinde,  son kapı Sırrı Hakikat Kapısıdır.

Ünlü düşünür ve mizah ustası Nasrettin Hoca, fert ve toplumu her yönüyle iyi tanımıştır. İnsanların aile, dostluk, komşuluk gibi münasebetlerine dair gördüğü aksak yönleri düzeltmek için nükteler dile getirmiştir. Nasrettin Hoca’nın Akşehir’ de türbesinin her yanı açık olmasına rağmen koskocaman bir kilit takılı kapısı dikkati çeker. Bir şeyi korumaya yönelik, işe yaramayan tedbirlere gönderme yapan Nasrettin hoca bizi güldürürken düşündürmektedir.

Edebi metinlerde kapı ümitsizlik, beklemek, değişim, sabır, yeni bir hayat, ölüm, ahiret, yüzleşme, keşfetmek gibi anlamlarda; şiirlerde, masallarda, hikâyelerde yer almıştır. Binbir Gece Masalları’nda kahraman, “Açıl susam açıl!” sözü ile yeni bir dünyayı keşfetmek adına kapıyı aralamaya, açmaya çalışır. Necip Fazıl’ın “Aralık Kapı”  şiirinde  “kapı” bir kurtuluş, kavuşma, bir geçiştir.
“Bu dünya bir kuyu, havasız çömlek;
Daralıyorum!
Kelime manayı boğan bir gömlek!
Paralıyorum!
Allah ismi varken lûgat ne demek !
Karalıyorum!
Kapımı, buyursun diye o Melek;
Aralıyorum!”

M. Necati Sepetçioğlu, Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşundan başlayarak, Anadolu’nun nasıl Türkleştiğini ve İslamlaştığını Selçuklu Üçlemesi diye bilinen “Kilit-Anahtar-Kapı” başlıklı üç kitabında anlatır.

Duvarları sarmaşıklı mahallelerden, beton şehirlere akan hayatlarla birlikte mekânlar, eşyalar, sesler, renkler ve kelimeler de değişmeye başlamıştır. İnsanın değişmesiyle birlikte kapının da hikayesi değişti. Kibirli, ruhsuz evlerde kapıyı kapat diye seslenilirken,  kapıyı ört, kapıyı sırla sözlerindeki mananın eridiği fark edilmedi bile. Kapılar kapandı. Şifreler, sürgüler,  çelik anahtarlar açılamadı. Eşikte bekleyenler de kayboldu.

Çat kapı girilen komşular, kapı önü sohbetleri, bayram sabahı şeker toplayan çocukların sevinci, ramazan davulcusunun manileri, dilenciye sessizce verilen bir kap yemeği gören gözler unutuldu artık.  “Verdim gitti, hayırlı olsun sözünü, kapı ardında bekleyen sevdalı gençlerin heyecanı, gelinlerin kapı eşiğine bal sürerek evlere getirdiği muhabbet de çoktan kaybolup gitti. Büyük aileler  “kapısını ayırdım oğlanın, kızın” cümleleriyle her geçen gün küçülmekte. Mesajlar, mailler postacıların getirdiği müjdeli haberlere, kapı önlerinde mendillere sarılıp verilen hediyelerdeki sevinci çoktan silip attı. Kapılar eski anlamlarından uzaklaştı.

“Bir maniniz yoksa annemler size gelecek,” diyen çocukların kapıdaki mahcup gülüşlerinden uzakta, dolup boşalan çay bardaklarının arasında akan sohbetlerin yoksunluğundan boğulan insan, kapı duvar diyerek, yaşadığı hayal kırıklıkları içinde gittikçe yalnızlaşıyor. Kapısına varmak için komşu bulamaz, kapı önü çiçeklerini sularken sokağı seyredemez oldu. Kapıların arkasında çocuklar için şeker saklamaktan uzaklaştı artık.

İçinde kaybolduğu gürültülü, sıkışık, kibirli, ruhsuz hayatta, demir, çelik, sürgülü, şifreli kapılar karşısında; kilitleri kıracak, kapıları aralayacak sözler bulmalı insan. Kapının ardını görmek, kapının arkasına geçmek, kapı aralığından akan ışıkta yoğrulmak için. Kapı açılsa da açılmasa da eşikte beklemeyi bilmeli insan. Eşikte beklemek, kapılar ardına geçmenin, ‘senin kapından başka kapı yoktur’, diyebilmenin ilk adımıdır belki de.

 “Açıl susam açıl! Bu sözü söylemen gereken kişi, kendinden başkası değil.”(Özcan Yüksek-Şehrazad’ın Sırları)

 

.

Edebiyat

Yunus Emre Divanı’nda Berceste Beyitler

EKLENDİ

:

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Köy Odaları ve Çekirge

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

EKLENDİ

:

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

Yine bir gün, köyümün köy odasından ve “imece” gibi bazı güzel geleneklerinden, arkadaşım Murat’a bahsedince; “Benim de çocukluğum köyde geçti, bazı şeyleri ben de özlüyor, senin gibi yâd ediyorum, gel farklı bir şey yapalım” dedi. Merakla; ”Hayırdır Murat, maziye yolculuk mu düşünüyorsun yoksa” dedim. “Öyle bir şey abi. Çarşamba günü köye gidelim, bizim arada bir kullandığımız, şark odası formatında odası da olan bir evimiz var, arkadaşlara da haber verelim, bu geleneği canlandıralım.” Format tartışıldı, kararlar alındı, duyurular yapıldı. Çarşamba günü gelince biraz meyve ve kuruyemişle, tabii semaversiz olmaz, eksi yirmi derecede, karlı bir havada Muratların köy evinde toplandık. Benimle on bir kişi olduk.

Herkes yerini alınca, Latife ile Mahmut; “Yıldırım ağa bugün gündemde ne var?” diye sordu. Demek ki en yaşlı bu fakiri gördüler ve oturum başkanlığını bana tevdi ettiler böylece. Diğer arkadaşlar da baş göz hareketleriyle bu görevlendirmeyi tasvip edince, şöyle dedim: “Arkadaşlar madem yetkiyi bana verdiniz, Yakup çayımızı hazırlayadursun, Selami sen bir aşır oku, sonra Muhsin, bir kıssa sen anlat, İbrahim, bir kıssa sen anlat! Müsaade ederseniz bu fakir de size bir dizi anlatsın. Cüneyt, senden de bir uzun hava bekliyoruz. Necmi ney ile eşlik etsin, gerisi de size kalmış, cümbüş başlasın, Sadullah, sen de sobayı odunsuz bırakma, bizi üşütme oğlum.

Selami’nin okuduğu aşırdan sonra Muhsin sözü aldı: “Arkadaşlar, duyduğumuza göre eskiler köy odalarında toplanır cenk okurlarmış, ben cenk bilmem size Ebu Dücane’yi anlatayım. Ne de olsa öğretmeniz. Efendimiz (sav), Uhud Savaşı öncesi, kılıcını sahabe-i kirama göstererek; “Bu kılıcın hakkını kim verir?” dedi. Oradakiler sordular:

– “ Ya Rasulallah bu kılıcın hakkı nedir?”

– “Kılıç kırılıncaya veya şehit oluncaya kadar savaşmaktır” buyurdu.

– “Ben veririm Ya Rasulallah!” diye bir ses duyuldu. Ses duyuluyordu ama sesin sahibi gözükmüyordu. Sesin sahibi Ebu Dücane’ydi. Kısacık boyu ve çelimsiz bedeniyle kalabalığın içinde kaybolmuştu. Efendimiz sanki duymamış gibi tekrar sordu. (Belki de duydu da hakkını veremez bu çelimsiz bedenle diye düşünmüş olabilir.)

İkincide de Ebu Dücane‘den başkasından ses çıkmadı. Üçüncü defa yine sordu. Yine sadece Ebu Dücane: “Ben veririm Ya Rasulullah!” deyince, Efendimiz; “Gel ya Eba Dücane!” dedi ve kılıcını onun beline taktı. Kılıçla beraber, bir ileri bir geri göğsünü gere gere yürüdü, boyunun kısalığından kılıcın ucu neredeyse yere sürtüyordu, tabiri caizse havayla karışık bir volta attı. Sahabeden bazıları dediler ki, Ya Rasulallah Ebu Dücane’ye ne oluyor, bu yaptığı kibir değil mi?”

Efendimiz: “Hayır bu kibir değil, o kılıcı taşımanın vakarıdır” buyurdu.

Peygamber kılıcını taşımanın verdiği sevinçle şiirler söyleyerek düşman saflarına daldı, kahramanca savaştı. Müslümanların büyük sıkıntılara düştüğü sırada paniğe kapılmayıp Hz. Peygamber’in etrafında toplanan otuz sahâbiden ve onun için ölüm biatı yapan sekiz kişiden biriydi Ebû Dücâne. Hz. Peygamber’in dişinin kırıldığı ve etrafının sarıldığı bir sırada, vücuduyla bir kalkan gibi onu korudu. Birkaç düşmanı daha öldürdü ve şehit oldu. Efendimizin kılıcının hakkını vermenin mutluluğu ile fani dünyaya veda etti.

Hz. Peygamber ona, “Allah’ım! Hareşe’nin oğlundan ben nasıl razıysam sen de razı ol” diye dua etti” dedi, sanki bir şeyler daha diyecekmiş gibi dudaklarını titretti, diyemedi ve birden sustu.

Uzunca bir sessizlik oldu, hemen herkes Ebu Dücane’ye gıpta etti. Aslında kimse konuşmak istemiyordu ama ben konuşmak zorundaydım. Program akışına göre sıra İbrahim’e gelmişti, “Hadi bakalım İbrahim söz sende” dedim.

İbrahim kısa bir susma taksiminden sonra, kısık bir sesle; “Muhsin kardeşimiz, bizde konuşacak mecal mi bıraktı, ben bir daha ki sefer size Abdullah b. Mesud’u anlatayım inşallah. Bugün beni mazur görün” dedi.

“Arkadaşlar İbrahim haklı ama vakit henüz erken, ben size bir diziyi ve dizinin kahramanını anlatayım da kasavetimiz dağılsın biraz” diyerek 1978’lerde izlediğim ve bende derin izler bırakan diziyi anlatmaya başladım.

“Zulüm üzerine kurulduğundan olsa gerek ABD diye bilinen ülkeyi de insanlarını da sevemedim. Tabii tövbe edip hakikati ikrar edenler müstesna. Kristof Kolomb yolunu kaybetmiş, bilmeden yeni kıtaya çıkmış ve böylece hayatta kalmayı başarmış. Kolomb’un çıktığı bu kıtada yetmiş beş milyon Kızılderili yaşıyormuş. Sonrası malum, dünya nüfusu sürekli artarken Kızılderili nüfusuysa sürekli azalmış ve beş milyona kadar düşmüş. Nasıl ve neden düştüğü herkesin malumudur. Anlatacağım dizi bu birleşik ülkede çekilmiş. Çocukluk yıllarımda Kung-Fu diye bir dizi izlememiş ve bu dizinin başrol oyuncusu Çekirge’yi tanımamış olsaydım bu vahşi ülkeden bahsetmezdim.

David Carradine diye bir adammış çocukluğumda hayranlıkla izlediğim Kung Fu dizisinin Çekirge’si. 1972-1975 yıllarında çekilmiş ödüllü bir Amerikan dizisiydi.

Şimdi ilham konusuna gelelim. İmam Hatip Lisesi üçüncü sınıf öğrencisiydim ama kalbim ve eylemlerim arasında uyumsuzluk vardı. İbadetlerin tam tadını alamıyor, Cuma namazına bile gidip gitmemekte tereddüt ediyordum.

O günleri yaşayanlar bilir, dinî konuların ana gündemlerinden biri de ‘Türkiye’de Cuma namazı kılınır mı kılınmaz mı?’ konusuydu. Ben de kâh Cuma kılanlardan taraf oluyor cumaya gidiyorum, kâh ‘Cuma kılınmaz’ diyenlerden taraf oluyor cumaya gitmiyordum. Ne var ki ikisi de beni mutlu etmiyordu. Cuma’ya gidiyorum, hutbe konularına bakıyorum “Yok arkadaş böyle Cuma namazı olmaz” diyorum. Haftaya cumaya gitmiyorum, cumaya gitmeyenlerin arasına da kendimi yakıştıramıyorum, hatta utanıyorum. Soranlara da izah edemiyordum.

Yine böyle bir Cuma gününe yakın bir günde hayranlıkla Kung Fu dizisini izliyordum. Çekirge amcasının kayıp oğlunu bulmak için sürekli seyahat ediyor; tabii bu seyahatleri sırasında sürekli başına işler geliyor; kavgalar, yol kesmeler, eşkıyalar vs… Çekirge başına bir iş geldiğinde harekete geçmeden önce oturuyor, gözlerini kapatıyor ve kendine “Ey Çekirge!” diye seslenen hocası Po’nun o gibi durumlarda ne yapılması gerektiğini anlatan derslerini hayal ediyor, tefekkür ediyor. (Bugünkü anlayışıma göre rabıta yapıyor.) Hocası; “Ey Çekirge! sana toplu saldıran olursa şu hareketleri yap!” diyor, gözünü açıyor, o hareketleri yapıyor ve kurtuluyor. Başka bir zaman “Sana silahla saldırırlarsa şu hareketi yap!” diyor, gözünü açıyor o hareketi yapıyor ve yine kurtuluyor. Dizi böyle devam ediyor.

Kendi kendime dedim ki: ‘Benim de Çekirge’nin hocası Po gibi bir hocam olsa, ona sorsam, “Hocam Cuma namazına gideyim mi, gitmeyeyim mi?” o da “Git” derse giderim, “Gitme” derse gitmem. Bu olay benim ilham kaynağım oldu ve hoca aramaya başladım.

Her arayan bulamazmış ama bulanlar da arayanlarmış.

İmam Hatip müfredatından kazandıklarımı bir televizyon dizisiyle tamamlamış oldum. Ben niyet edince Rabbim de yolumu kolaylaştırdı, aradığımı buldum, darısı tüm arayanlara olsun.

Çekirge o dönem bana ilham veren bir karakter olmuştu. Bu yüzden merak edip “Kimmiş bu çekirge, acaba Müslüman olmuş mu, tasavvuftan haberi var mı?” diye araştırdım.

Ne var ki bana ışık olan Çekirge’nin, yani David Carradine’nın, verdiği mesajın içeriğinden haberi yoktu. Bana tuttuğu ışık onu aydınlatmaya yetmemiş ve google haberlerine göre de intihar etmişti. 2009 tarihli haberde; “Kung Fu dizisinin çekirgesi öldü. 72 yaşındaki Carradine’nin cesedinin odasındaki gardıropta çıplak ve asılmış hâlde bulundu. Bir polis yetkilisi, oyuncunun intihar ettiğini sanıyorum.” dediği yazıyordu.

Besteci, müzisyen, şarkı sözü yazarı, heykeltıraş ve ressam olan üç çocuklu Çekirge, dünyada mutlu olamamıştı, yazık ki ilham kaynağım ahirette de mutlu olamayacak.

Sözü Cüneyt ile Necmi ye bıraktık. Başka bir köy odası anısında buluşmak üzere inşallah. Allah’a emanet olun.

 

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yağmur

EKLENDİ

:

Gecenin bu saatinde

Durup dinlenmeden

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gece gece yola düşmüş

Nereden gelir nereye gider

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Öyle sessiz ve usulca

Tel tel düşer yerlere

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gelir yeryüzüne misafir

Dereleri nehirleri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Varır yerin kalbine

Çiçeği ekini yeri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Rahmetle canlanır kâinat

Bahar gelir kışa inat

Yağar yağmur

“Allah! Allah!” dedim

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar