Bizimle İletişime Geçin

Şahsiyet

Şair, Mütefekkir, Sendikacı Mehmet Akif İnan

Mehmet Akif İnan’ın sendikacılığı da edebiyat, kültür ve sanat adamlığını şekillendiren güçlü referanslara dayanır. Sendikacı Mehmet Akif İnan, inanmışlık ve adanmışlığın yerli, bin yıllık medeniyet kodlarıyla şekillenmiş değerlerle mücehhez bir liderliğe nasıl dönüştürüleceğinin timsalini ortaya koymuştur. Zor zamanlarda öne düşmesi, riskler üstlenmesi, maddi ve manevi fedakârlıklar ortaya koyması, kuruluş aşamasında elli iki yıllık sosyal sermayesini Eğitim-Bir-Sen ve Memur-Sen’in hamuruna katması, bugün Mehmet Akif İnan’ın sendika başlığı altında da gönüllerde derin izler bırakmasını sağlamıştır.

EKLENDİ

:

I

Mehmet Akif İnan’ın kültür, sanat, edebiyat ve mücadele adamı kimliğini irdelemek için önce hayatının safahatını ele almak ve hangi zaman diliminde nerede bulunduğuna bakmak ve hangi çevrelerin etkilerine maruz kaldığını tespit etmek gerekir.

Mehmet Akif İnan, 1940 yılında Urfa’da dünyaya gelmiştir. 1939-1945 yılları arası 2. Dünya Savaşı’nın yaşandığı, savaşın olumsuz etkilerinin bütün dünyayı kasıp kavurduğu yıllardır. 2. Dünya Savaşı’nın ardından Batı’yla uyumlu bir politika izlemeyi tercih eden –ya da paylaşımda Batı’nın hissesine düşen- Türkiye’de, 1946’da çok partili yaşama geçilmiş, 1950 yılında yapılan seçimle Demokrat Parti’nin millet eksenli iktidarı başlamıştır.

Mehmet Akif İnan, çocukluk yıllarının Urfa’sına ilişkin şu bilgileri aktarmaktadır: “Urfa, (…) oldukça içe kapalı, do­layısıyla hayli muhafazakâr bir kent olma özelliğinin bedelini, o tarihlerde, her gün ödüyordu. Gün geçmezdi ki birkaç Urfalının bir kıyafeti yüzünden başı derde girmesin. Polis ve jandarma, geleneksel mahallî kıyafetle dolaşan hemşehrilerimizi; kadın, er­kek ve çocuk demeden yoldan, mahalle aralarından toplayarak karakollara götürürdü. Ben çocukken, polisin sokak ortasında, Kılık-Kıyafet Kanunu’na aykırı gördükleri bu giysileri yırttığına çok tanık olmuşumdur. Halkın, özellikle köylünün ödü kopardı polisten, jandarmadan. Milletin karnı açtı, iş sahaları yok de­necek kadar azdı. Ama bu halktan şalvar, entari, çarşaf yerine; pantolon, ceket, şapka, manto giymesi isteniyordu. (…) Okullarda din, ders olarak okutulmuyordu, yasaktı. Dinî yayınlar da yasaktı. Konu komşu çocuklarına gizli gizli Kur’an öğreten kadın-erkek birçok kişinin, evlerinin basılarak suç unsurlarıyla birlikte karakollara, mahke­melere taşınması, gündelik sıradan olaylardandı. Ezan bile Türk­çe okunurdu minarelerde. Batılılaşma uğruna yapılıyordu bütün bunlar.”[1]

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanının ardından devletin yeni rejimine göre bir millet meydana getirme ameliyesi 1946 yılında çok partili yaşama geçinceye kadar yaklaşık 25 yıl devam etmiştir. Milleti biçimlendirme merkezden taşraya doğru gerçekleştirildiği ve radyo gibi kitle iletişim araçları çok yaygın olmadığı için içten fethedilemeyen ve dışarıdan müdahaleye direnebilen Urfa, geleneksel/klasik kültürünü koruyabilmiştir. Urfa’nın bu masuniyeti ve içine kapanık bir şehir olması dolayısıyla geleneksel kültür örselenmemiş, toplumsal değişim çok yavaş gerçekleştiği için yüzyılların birikimi yeni kuşaklara rahatlıkla aktarılabilmiştir. Mehmet Akif İnan’ın çocukluk yıllarında Urfa’ya hâkim olan kültür, sokakta, çarşıda, pazarda teneffüs edilen kültür, İslam kültüründen neş’et eden geleneksel/klasik kültürdür. Bu çevre Mehmet Akif İnan’ın geleneksel/klasik kültür anlayışı çerçevesinde yetişmesine zemin hazırlamıştır. Mehmet Akif İnan, bu etkiyi şöyle dile getirmektedir: “Urfa beni her bakımdan etkiledi. Zevk ve estetik anlayışım, Urfa’da canlılığını koruyan klasik ve statik sanat ve folklora uygun biçimde gelişmişti. Oku­duğum eserleri bile bende yer etmiş bulunan kalıplara uyarla­yarak dağarcığıma atıyordum. Yenilik arayışı değil, geleneksel beğeniye ters düşmeyen bir anlayış egemendi bende. Bir şekil özeni vardı, aruz veya hece veznini kullanıyordum. Serbest şi­iri hafife aldığımdan, hele hele Garip şiirini sanat saymadığım gibi, vezinsizliği yeni bir içerikle dolduran İkinci Yenicileri de saçma bulmaktaydım. Tabii bu kararlarımda, onların ideolo­jisine duyduğum tepkiler de etkili olmuştu. Bu sebeple, kendi muhafazakârlığımın ateşli bir savunucusuydum.”[2]

II

Mehmet Akif İnan aynı zamanda, kültürlü bir aile ocağında dünyaya gelmiştir. Babası Hacı Müslim İnan, küçük yaşta medreseye verilmiş, medreseden sonra bir süre Mekteb-i Sanayi’de, bir süre de Cumhuriyet’ten sonra açılan Darü’l-Hilafe’de okumuştur. Mehmet Akif İnan, bir söyleşide babasıyla ilgili şu bilgileri vermektedir: “(…) Babam sosyal yanı oldukça gelişkin, bilgili, görgülü, kültürlü bir insandı. (…) Evce okumayı severdik. Babam her çeşitten kitap okurdu. Doğu ve Batı klasiklerinin önemli eserlerini bitirmiş biriydi babam. Ayrıca çağdaş yazarları da tanırdı. Şeyh Sadi’den, Shakespeare’e, Geothe’den Hamid’e, Akif’e, Necip Fazıl’a, Nur risalelerine varıncaya değin, geniş ve zengin bir okuma alanına sahipti babam. Sebilürreşat’tan Büyük Doğu’ya, oradan magazin dergilerine kadar eve birçok dergi taşırdı. Evimize gazete gelmedik gün olmazdı. Yurt ve dünya olayları yakından izlenirdi.”[3]

Mehmet Akif İnan, sürgün bir öğrenci olarak Maraş’a gönderilinceye kadar 18 yıl içinde yaşadığı baba ocağındaki baba figürünü ve 1967 yılında vefat eden babası Hacı Müslim İnan’ın diğer hususiyetlerini ayrıca Babamın Gazeli adlı şiirinde de dile getirmektedir:

Babamın Gazeli

 

Yeni aya karşı dua ederdi

Ağlardı kesilen zeytin dalına

 

Ağlardı evliya kıssalarına

Saksıda taşırdı kışın baharı

 

Korkuyu sevinci yayan gözleri

Kitaba gözlüktü derin gözleri

 

Anamın en kutsal barınağıydı

Eski alfabeyi candan severdi

 

Toprağa dosttu ölüme hazır

Taşırdı soyunu gövdesi gibi

 

Bir destan büyüttü namustan aşktan

Midenin harama düşmanlığından[4]

III

27 Aralık 1936 tarihinde vefat eden Mehmet Akif Ersoy’un adının 3,5 yıl sonra, 12 Temmuz 1940 tarihinde doğan Mehmet Akif İnan’a ad olarak verilmesi bilinçli bir tercihtir. Baba Hacı Müslim İnan’ın ve diğer aile büyüklerinin Mehmet Akif Ersoy’un temsil ettiği çizgiyi benimsediklerini göstermektedir. Mehmet Akif İnan’ın kardeşi Mustafa İnan, bu hususta şunları nakletmektedir: “Babam rahmetli, Mehmet Akif Ersoy’u çok severdi. Hatta sevmekten de öte bir ilgiydi bu. Bunun için ilk oğluna Mehmet Akif’in adını vermiş. Mü’min bir insan olduğu için bizim isimlerimizi de yine dini geleneğe uygun olarak Ali, Mustafa ve Ahmet koymuş.”[5]

Mehmet Akif İnan’ın çocukluk ve ilk gençlik yılları bu aile ocağında ve geleneksel kültürün egemen olduğu bir vasatta geçmiştir. 14 Mayıs 1950 tarihinde Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte Türkiye bambaşka bir iklimi yaşamaya başlamış, Mehmet Akif İnan’ın ilk gençlik yılları bu yeni ve özlenen iklimin etkisiyle, içinde yetiştiği aile ve çevrenin zihniyetinin neşv ü nema bulmasına imkân sağlayan bir vasatta gelişmiştir: “1950’den itibaren Türkiye’nin girmiş bulunduğu değişme süre­ci, herkesin üzerinde etkili oluyordu. Yavaş yavaş fikrî ve siyasi bir uyanma dönemi başlamıştı. Aydın ve halk giderek üstünden korkuyu, çekingenliği atıyordu. Çok partili hayat, insanlarımı­zı değişik fikirleri savunmaya, inançlarını konuşabilmeye biraz imkân vermişti. Farklı dergiler, gazeteler çıkıyordu. Ben oku­mayı seven bir aileden geldiğim için, bu yayınları izliyordum. Çevremin ve ailemin muhafazakâr oluşu, kişiliğimde de yerini almıştı. Bu kişiliğin üzerine yayınlar da eklenmeye başlayınca, daha sosyal bir alana doğru yol alıyordum.”[6]

IV

İlkokulu Atatürk İlkokulu’nda, ortaokulu ve liseyi Urfa Lisesinde okuyan Mehmet Akif İnan’ın lisedeki arkadaşlarından bazıları uzun yıllar çeşitli vesilelerle birliktelik kuracağı ve çeşitli mesleklerin mensubu olarak temayüz etmiş kimselerdir. Zübeyir Yetik, Nihat Armağan, Abdülkadir Billurcu gibi. Mehmet Akif İnan’ın vefatından sonra Memur-Sen Genel Başkanlığı görevini üstlenmiş olan lise arkadaşı Zübeyir Yetik Mehmet Akif İnan’la tanışmasını şöyle anlatmaktadır: “1957-58. (…) Teneffüste omzumu duvara yaslamış dergi okuyorum. Muhtemelen Serdengeçti. Bir el omzumu kavrayarak, (…) ‘Bunları burada okuma’ diyor, tehditkâr bir sesle. ‘Sana ne?’ deyip dergime dönüyorum. Nihat uzaklaşıyor. (…) Sınıftan çıkarken, yine Nihat yanıma geliyor. Ben öfkeyle uzaklaşmaya çalışırken, kolumdan tutarak ‘Yanlış anlama’ diyor, ‘Ben de bunları okuyorum, okurken görülürsen disipline filan verirler, başın belaya girer.’ Böylece konuşarak bahçeye çıktığımızda, birden ‘Akif.. Akif..!’ diye sesleniyor. (…) Akif İnan’la tanışmamız böyle oluyor”[7]

Lise yılları aynı zamanda Mehmet Akif İnan’ın yazı çalışmalarının başladığı, ilk yazı ve şiirlerinin yayımlanmaya başladığı yıllardır. Yoğun bir okuma faaliyetinin sürdürüldüğü lise yıllarında arkadaş grubu birbirini etkilemekte, birbirini yetiştirmektedir. Urfa’daki lise yıllarının atmosferini, ilk yazı ve yayın çalışmalarını Mehmet Akif İnan, Söyleşiler’inde şöyle ifade etmektedir: “Benim gibi olan sınıf arkadaşlarım vardı. Birbirimizi etkiliyorduk. Hepimizde okuma tutkusu vardı. Doğu’nun, Batı’nın Türkçeye çevrilmiş klasikleri­nin belli başlılarını hızla deviriyordum. En sıkışık günlerimde bile altı yedi saat verebiliyordum okumaya. Tatil günlerinde bu bazen on saati geçiyordu. Bir yandan da yazma hevesim başla­mıştı. Mahallî gazetelerde bir uçtan yazılarım çıkardı. Özelikle Demokrat Urfa gazetesinde yazıyordum. Benim gibi yazıya me­raklı olan arkadaşlarımdan Abdülkadir Billurcu, Zübeyir Yetik ve Nihat Armağan’la birlikte Derya adlı bir gazete de çıkarma­ya başladık. Hepimiz lise son sınıf öğrencileriydik. Çevremiz­de Rahmetli Mehmet Emin Balyan, Sabri Arslan ve İbrahim Kızılgöl adlı sınıf arkadaşlarımız da vardı. Okul dışından Nabi Kılıçoğlu, Cemal Kayar, Ahmet Rüzgar gibi destekçi ya da ya­zar arkadaşlar da bizimleydiler. Hafta sonlarında, daha başka yandaşlarımızın da katılmasıyla birimizin evinde toplanıp hem çiğköftelerimizi yer hem de konuşmalar, tartışmalar yapardık. Kendi aramızda münazaralar düzenlerdik. Müzikle de aramız iyiydi. Tefle âlemler yapardık. Benim ayrıca şehrin önde gelen hanende ve sazende takımıyla da ahbaplığım vardı. Mesire yerle­rine gider, sabahlara kadar eğlenir, fasıllar geçerdik. Ayrıca arada bir Muhammet Hafız’a giderek, eski yazı ve Farsça dersleri de alıyordum. Tabii baş tutkum ve uğraşı alanımsa şiirdi.”[8]

V

Lise son sınıfta Tarih hocasıyla yaşadığı tatsız bir olay yüzünden Maraş Lisesi’ne naklini aldıran Mehmet Akif İnan, burada şiir anlayışını ve edebi beğenisini etkileyecek ayrıca ömür boyu birlikte olacağı, vefatından sonra da “Yedi Güzel Adam” başlığı altında birlikte anılacağı arkadaşlarıyla tanışır. Bu yeni süreci Mehmet Akif İnan şöyle anlatmaktadır: “Maraş’a gittiğimde, ben gerek fikir, gerek sanat bakımından, kendimce bazı kararlara varmış biriydim. Yani ideolojik bakımdan kendi kendimi kaba hatları ile bile olsa belirlemiş durumdaydım. Ve bu ideolojik tavrıma uygun düşen, o zaman için yeni bir sanat anlayışı içerisindeydim. Nasıl, yani daha çok klasik zevke dayalı, eski Türk şiirini seven, gerek divan gerek halk, özellikle divan şiirini seven, gücü ölçüsünde de, işte bir şeyler yazan biriydim. Maraş’a geldiğimde bu arkadaşlarla tanıştım, bu arkadaşlarımın benim yenilikçi sanata da ilgi göstermemde gerçekten çok etkileri oldu”

Mehmet Akif İnan’ın Maraş’a gelişinin yansımasını Maraş cephesinden Rasim Özdenören şöyle dile getirmektedir: “58’in yanılmıyor isem bahar aylarına tesadüf ediyordu, Akif hakkında ilk duyumu aldığımda. Duyumu nasıl aldım; bizim birader Alaeddin Özdenören bana geldi ve dedi ki: ‘Bizim sınıfa Urfa’dan bir şair arkadaş geldi hem de aruzla yazıyor.’ Bu bizim için çok şaşırtıcıydı. Lise çağında bir öğrencinin aruzla yazıyor olması hem hayret hem de hayranlık uyandırabilecek bir olaydı.”[9]

Mehmet Akif İnan, Urfa’da divan şiirinden lezzet alan, şiirini divan şiirinin atmosferinde geliştiren genç bir şair iken Maraş’ta sanat anlayışlarını tamamen modern bir yaklaşım üzerine inşa eden Rasim Özdenören, Alaeddin Özdenören, Cahit Zarifoğlu ve Erdem Bayazıt’la gelişen arkadaşlığı çerçevesinde modern şiirden esintiler taşıyan bir boyuta evrilmiştir.

VI

1961’de Ankara’ya gelen ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde yükseköğrenime başlayan Mehmet Akif İnan, Üniversiteyi Nuri Pakdil’in ısrarıyla ancak 1972’de bitirmiştir. Ankara’da 1961-1964 yıllarında Hilal dergisi ve Yayınevi’nde çalışan Mehmet Akif İnan, 1964-1969 yılları arası Türk Ocaklarında önce Müze ve Kütüphane Müdürlüğü sonra Merkez Müdürlüğü yapmış, bu görevi sırasında siyaset dünyasının, kültür ve sanat camiasının önemli isimlerinden Hamdul­lah Suphi Tanrıöver, Prof. Osman Turan, Prof. Zeki Velidi To­gan, Prof. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Prof. Emin Bilgiç, Prof. Mümtaz Turhan, Prof. Tahir Çağatay, Prof. Mehmet Kaplan, Dr. Fethi Erden, Fevziye Abdullah Tansel, Dr. Hamit Zübeyir Koşay, Mahmut Nedim Gündüzalp, Kazım Nami Duru, Mehmet Emin Buğra, İsa Yusuf Alptekin gibi isimlerle ve ulema ve meşayihten pekçok değerli isimle tanışmıştır.

Mehmet Akif İnan, 1969 yılında Nuri Pakdil öncülüğünde çıkarılan Edebiyat dergisinin kurucuları arasında yer almış, şiir ve yazılarını Edebiyat dergisinde yayımlamıştır. İlk kitabı Edebiyat ve Medeniyet Üzerine (1972) ile ilk şiir kitabı Hicret (1974), Edebiyat Dergisi Yayınları arasında yayımlanmıştır. Mehmet Akif İnan, Edebiyat dergisini kendisi için bir çizgi olarak kabul etmiş ve 1969’dan önce yazdığı şiirlerini kitaplarına almamıştır. 1976’da Rasim Özdenören, Alaeddin Özenören, Erdem Bayazıt, Nazif Gürdoğan ve Bahri Zengin gibi isimlerle Mavera dergisini kurmuş, bu dergi oluşumu içerisinde ayrıca Akabe Yayınları kurulmuş, Din ve Uygarlık (1985) adlı kitabı Akabe Yayınları arasında yayımlanmıştır. Mehmet Akif İnan’ın büyük çoğunluğu Mavera dergisinde yayımlanan şiirleri Tenha Sözler (1991) adlı şiir kitabında bir araya getirilmiştir.

VII

Mehmet Akif İnan’ın her iki şiir kitabında 55 adet şiiri bulunmaktadır. Urfa’nın geleneksel kültürüyle ve divan şiirinin derinlikli yapısıyla şekillenen şiir anlayışı bu 55 şiirde kendisini göstermektedir. Gazel, Kaside, Terkib-i Bend gibi Divan Edebiyatına ait formları şiirlerine ad olarak seçen Mehmet Akif İnan, Divan şiirini modern bir yoruma tabi tutmuştur. Beyitlerden oluşan şiirlerini daha çok 11’li hece ölçüsüyle yazmıştır. Beyitlerin divan şiirinde olduğu gibi kendi içerisinde bir anlam bütünlüğü vardır. Zaman zaman şah beyit niteliğinde beyitler, mısra-yı berceste niteliğinde mısralar ortaya koymuştur:

“Türkümüz dünyayı kardeş bilendir

Gökleri insanın ortak tarlası”

 

“Bitirip şu kuru kara ekmeği

Göç etsem diyorum yar ellerine”

 

“Bir adım atarsak kafes kırılır

Belki birden erir zincirlerimiz”

 

“Bütün vakitlerim sana ayarlı

İste hesabını rüyalarımın”

 

“Çağı kurtarmanın bir eylemidir

Çağ dışı görülen ilgimiz bizim”

 

“Bütün giysileri yırtsak yeridir

Yeter bize vefa elbiseleri”

 

“Ve bir sofra gibi sersem önüne

Yerli düşüncenin ürünlerini”

 

“Soyumu yüklendim bu çağ içinde

Urfa bir dağ gönlüm bir ağ içinde”

 

“Her eylem yeniden diriltir beni

Nehirler düşlerim göl kenarında”

 

“Gel kurut bu çağın kargaşasını

Seninle beklenen şimdi şafaktır”

“Edep senin sabır benim derimdir”

“En iyi anlatış artık susmaktır”

“Istırap varoluş şartı oldu”

“Acılar güvence ölümsüzlüğe”

“Candır aşkın bedeli”

“Ben gönlümden başka yerde olamam”

“Vurulmuş geyiktir sensiz zamanlar”

“Bir yetim çocuktur günlerim gülüm”

“Geldim gidiyorum ben mahzun şarkı”

“Susarak anlattım bütün gizliyi” gibi.

Mehmet Akif İnan, geleneksel şiirin ait olduğu kültürün içerisinde yetişmiş ve bu kültürle yoğrulmuş bir kişi olarak divan şiirini körükörüne taklit eden bir anlayışla değil, bu kültürün referansıyla yeni bir tarzda yeni şeyler söylemek üzere yeni bir sanat anlayışı ile ürünler ortaya koymuştur. Bu anlayışı kendisi şöyle belirtmektedir: “Özellikle Edebiyat dergisinde 1969’dan sonra yazdığım yazılarda öngörmüş olduğum şiirin çerçevesine yönelik bir hay­li yazılar yazdım. Hatırlarsanız o dönemlerde Divan şiirinden yararlanma gündemdeydi. Birçok sanatçının bu anlayışa uygun şiirler yazdığını görüyorduk. Behçet Necatigil, Encam adlı şiir ki­tabını yayınladı. Turgut Uyar Divançe, Attilâ İlhan gazeller adlı Divan şiirinin özünden, şeklinden manasından modern kılıklı şiirler yazıldı bir hayli. O dönemlerde ben bu tür şiirlere karşı fikirler geliştirdim. Bunların Divan şiiriyle ilgili organik bir bağ içinde olmadığını söyledim. Çünkü bu sanatçılar Divan dünya­sının ruhuyla bağlantılı insanlar değillerdi. Divan şiiri temelde İslâm uygarlığına dayanır. İslâm uygarlığının içinde kendisini saymayan bir sınıf sanatçının Divan şiirinden yararlanışı olsa olsa bir özenti olurdu. O şiirlerde ben bu özentiyi gördüm. Di­van şiirinden çağdaş anlamda nasıl yararlanılması lazım geldiği­ne dair yazmış olduğum düz yazılara uygun biçimde şiirler üret­tim. İşte benim Hicret’te yer alan şiirlerim bu şiirlerimdir. Tenha Sözler’deki şiirlerim de aynı anlayışın uzantılarıdır.”[10]

Mehmet Akif İnan, beyitlerini, her biri aynı yeraltı nehrine bağlı olan, kendi dünya görüşü olan İslam’dan beslenen kaynaklar olarak nitelendirmektedir: “1970’lerde, eski edebiyatımızdan yararlanmak, Divan şiirinden çağdaş anlamda yeniden istifade etmek gibi kavgaların ortaya çıktığı zaman benim içimde oluşan ve çok kaba hatlarıyla an­latmaya çalıştığım biçimde kanunlara bağlanan bir şiir anlayı­şı, beyit düzeni. Ama bu beyit düzeni içerisinde her biri kendi müstakil bir hane belirtiyor. Fakat bunlar arasında bir omurga yok değil. Şöyle anlaşılmalı: Hani âdeta her birini –farzımuhal– bir kaynak olarak addedecek olursak, bunların hepsi aynı yeral­tı nehrine bağlı kaynaklardır. Her beyit bu yeraltı nehri benim dünya görüşümdür. Yani İslâm’dır.”[11]

 

VIII

Mehmet Akif İnan’ın Tenha Sözler adlı kitabındaki şiirlerin hemen tamamı tasavvufi bir hüviyet taşımaktadır. Tasavvufa ilgi duyan, bir şeyhe bağlanan ve tasavvufi hayattan lezzet alan Mehmet Akif İnan’ın Necip Fazıl Kısakürek’in Abdülhakim Arvasi’ye, Nurettin Topçu’nun Abdülaziz Bekkine’ye bağlanması gibi Siirt Baykan’da Ali Arıncî adlı bir şeyhe bağlanarak hayatını tasavvufi umdeler çerçevesinde şekillendirme gayreti içerisine girmiştir. Mavera ekibinden Nazif Gürdoğan bu konuda şunları anlatmaktadır: “O yıllarda rahmetli Akif Bey, Baykan’da bir hoca efendiye bağlanmıştı. Çok severdi onu, çok anlatırdı. Hoca Ali Efendi. Herkesi de tek tek elinden tutar, oraya götürürdü. Hepimizi de götürmek için çok uğraştı. (…) Bazen de takılırdık: ‘Ya üstad, nedir bu? Niye bu kadar arzu ediyorsun arkadaşları Baykan’a götürmeyi’ diye. ‘Yahu Nazifçiğim, ben bir hazine bulmuşum, bu hazineyi dostlarımla paylaşmayayım mı?’ derdi.”[12]

Eğitim-Bir-Sen ve Memur-Sen’in kurucularından Avukat Nurettin Sezen de “Tanıklığımla Eğitim-bir ve Mehmet Akif İnan (1992-2000) adlı kitabında Mehmet Akif İnan’ın Ankara Samanpazarı’nda gönlünü ve kalbini bağladığı bir ofis bulunduğunu belirtmektedir.

Mehmet Akif İnan’ın sanatı bu tasavvufi ilgi ve meşguliyetten etkilenmiştir. Tenha Sözler’deki şiirlerinde tasavvufi yöneliş çok net bir biçimde kendisini göstermektedir:

Soyundum çileye dönmemesine

Bilendim ışıktan gözyaşlarıyla

*

İçimin göğüne ağsam diyorum

Yoruldum kelime hamallığından

*

Bir evren donattın yırtıp dünyamı

Eledin bilgimi sevgilerimi

 

Onardın gövdemi takvimlerimi

Kalbimi giysimi şiirlerimi

*

Şehir değil, güneş değil, değil hey

Toprak olsam veli ordularına

 

IX

Mehmet Akif İnan’ın şiirlerinde ölümü hiç aklından çıkarmadığı görülmektedir. Tasavvufi süreç, dünyevi yüklerden arınarak, nefs-i emmare, nefs-i levvame, nefs-i mülhime, nefs-i mutmainne, nefs-i raziyye, nefs-i marziyye makamlarından geçerek nefs-i kamileye, fena fillah ve beka billah makamlarına ulaşarak sevgiliye kavuşma sürecidir. Ehl-i tasavvuf için dünya değersizdir. Tasavvuf ehline göre, Sezai Karakoç’un “Ey sevgili, en sevgili, uzatma dünya sürgünümü benim” dediği sürgün yeridir dünya. Mavera, ötelerin ötesi, ise sevgilinin yurdudur. Mehmet Akif İnan’ın “Bitirip şu kuru kara ekmeği / Göç etsem diyorum yar ellerine” dediği özlem yurdudur. Dünya değersizdir de cennet değerli midir? Mutasavvıf için cennet de değersizdir. Onun tek arzusu Hakk’ın cemalini görmek, Ona kavuşmaktır.

Mehmet Akif İnan, 1999 yılı yaz aylarında rahatsızlanmış, hastalığı 6 ay içerisinde ilerlemiş ve 6 Ocak 2000 tarihinde vefat ederek, yar ellerine kavuşmuştur.

Mehmet Akif İnan’ın şu beyitleri onun ölüme ne kadar hazır olduğunu ortaya koymaktadır.

Yaslasam gövdemi karlı dağlara

Sonsuz bir uykuya kavuşsam bir gün

*

Bitirip şu kuru kara ekmeği

Göç etsem diyorum yar ellerine

*

Toprağın altına yürüsem bir gün

Kurtulsam aklımın işkencesinden

*

Ve ölüm konuğum olduğu zaman

Duyduğum vicdanın ayak sesidir

*

Büyük rüyalarla geçmişse ömür

Hiç yanmam ölümün her çeşidine

*

Kim demiş her şeyin bitişi ölüm

Destanlar yayılır mezarımızdan

*

Günleri bir secde hızıyla geçip

Erişsem mahşere bir iftar gibi

Erdem Bayazıt, Mehmet Akif İnan’ın vefatından kısa bir süre önce Baykan’ın Arınç köyünde Şeyh Ali Arınci Efendi’nin mezarını ziyaret ettiklerini belirterek şunları naklediyor: “İlk gün Ali Efendi Hazretlerinin makberini ziyaret ettik. (…) Mezarın üstünde biten çiçekleri gözyaşlarımızla suladık. Akif: ‘Halim malum. Dünyadan bir beklediğim yok. Hasretim namütenahi. Hakkımda hayırlısı neyse ona talibim. Delaletinize iltica ediyorum’ mealinde niyazda bulundu”[13]

Rasim Özdenören’in kardeşi Mustafa İnan’dan aktardığına göre, Mehmet Akif İnan doktorlarına, “Hastalığım hakkında yapılan teşhisi bana bildiriniz. Ben her şeye hazırım; benim bu dünyada bekleyebileceğim bir şey kalmadı, yazıysa yapabileceğim kadarını yaptım. Aile hayatı ise kızımdan torunlarım var ve onları görme mutluluğunu yaşadım, dünyaya ilişkin hiçbir tûl-i emelim yoktur”[14] demiştir.

X

1972’de Uşak İmam-Hatip Lisesi’nde öğretmenliğe başlayan Mehmet Akif İnan, 1972-1975 yılları arasında Uşak İmam-Hatip Lisesi’nde, 1975-1980 yılları arasında Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, 1980-2000 yılları arasında da Ankara Fen Lisesi’nde olmak üzere, 28 yıl öğretmenlik yapmıştır. Vefat ettiğinde Ankara Fen Lisesi Edebiyat Öğretmenidir.

Mehmet Akif İnan, 1969-1972 yılları arasında Türk Taşıt İşverenleri Sendikası’nda eğitim uzmanı olarak çalışmıştır. Mehmet Akif İnan’ın öğretmenlikten önceki son işi sendikacılıktır. Burada edindiği sendikal tecrübe ve ilgi, 20 yıl sonra 1992’de Eğitim-Bir’in kurucu genel başkanı olması ve vefatına kadar da Eğitim-Bir-Sen ve Memur-Sen’in Genel Başkanlığı’nı sürdürmesiyle son uğraşısının da sendikacılık olmasının önünü açmıştır. Zaten ‘Akif’ kelime anlamı itibariyle ‘direnen’ anlamına da gelir. Sendikacılıkta da direniş ve sebat çok önemlidir. Bu bakımdan, Sendikacı Akif, ‘ismiyle müsemma’ bir adlandırmadır.

Türkiye’de memur sendikacılığı 1961 Anayasası ile getirilmiş, 1961 Anayasası hükmü uyarınca 1965 yılında çıkarılan 624 sayılı Devlet Personeli Sendikaları Kanunu ile yasal bir zemin üzerinde sendikal faaliyetler yürütülmüş, ancak 12 Mart 1971 Muhtırası’nın ardından gerçekleştirilen bir anayasa değişikliği ile memurlara tanınan sendika kurma hakkı geri alınmış, kurulu bulunan sendikalar da kapatılmıştır. 1980’lerin ikinci yarısından itibaren özellikle sol kesimde sendikalaşmaya hazırlık çalışmaları ile başlayan ikinci dönem memur sendikacılığı, 1990 yılında yine sol kesim tarafından Eğitim-İş ve Eğit-Sen adlı sendikaların kurulmasıyla birlikte yeniden gündemi teşkil etmeye başlamıştır.

20 Ekim 1991 seçimleri öncesinde siyasi, partilerin memurların önemli bir beklentisi olan sendikalaşmaya izin verileceğine ilişkin vaatleriyle iyiden iyiye ısınan sendika konusu, dindar-muhafazakâr kesimde de tartışılmış ve bu hususta hazırlık çalışmaları başlatılmıştır. Yapılan toplantılarda bu işe liderlik yapacak donanımlı, lider özellikleri olan, tanınmış bir kişinin gerekliliği ortaya çıkmış ve ilk akla gelen isim Mehmet Akif İnan olmuştur. Önemli ölçüde Hak-İş’te sürdürülen memur sendikaları kuruluş çalışmalarına Mehmet Akif İnan’ın dâhil olması ve Genel Başkan oluşu ile ilgili Salim Uslu şu değerlendirmeyi yapmaktadır: 1991 Aralık ayında isimler üzerinde durmaya başladık.

İlkeli, idealist, birleştirici vizyonu, karizması olan bir lidere ihtiyaç vardı.

Genel başkandan çok lider…

Kucaklayıcı, sürükleyici..

Önce bir öğretmen sendikası olacaksa, tabii aklımıza ilk gelen ve hepimizin üzerinde ittifak ettiği rahmetli Akif Hoca oldu.

Hoca, tüm nitelikleri ile aranan isimdi.

Yalnız bir soru vardı; kabul eder mi?

Hüseyin Tanrıverdi ile telefon ettik; Fen Lisesi lojmanlarında (evinde) idi. Balgat’a gidip Hoca’yı Hak-İş’e getirdik.

Konuyu ilk açtığımızda “Fikir güzel, ihtiyaç var, ama benimle olur mu?” diye tepki verdi. Peşpeşe takip eden görüşmelerde şiir, kitap, makale, eğitimcilik mazeretlerinin fayda etmediğini gördü. Hepimizin ortak kanaati ve talebi Hoca üzerinde yoğunlaşınca kabul etmek zorunda kaldı.”[15]

 

XI

Mehmet Akif İnan, ‘aranan adam’ olarak sendika kurma sürecine dâhil olmuş ve 14 Şubat 1992 tarihinde Eğitimciler Birliği Sendikası (Eğitim-Bir) Mehmet Akif İnan’ın Genel Başkanlığında kurulmuştur. 9 Haziran 1995 tarihinde ise Memur-Sendikaları Konfederasyonu (Memur-Sen) kurulmuş, Mehmet Akif İnan, vefat ettiği 6 Ocak 2000 tarihine kadar her ikisinin Genel Başkanlığını yürütmüştür.

Mehmet Akif İnan’ın sendikacılığı da edebiyat, kültür ve sanat adamlığını şekillendiren güçlü referanslara dayanır. Sendikacı Mehmet Akif İnan, inanmışlık ve adanmışlığın yerli, bin yıllık medeniyet kodlarıyla şekillenmiş değerlerle mücehhez bir liderliğe nasıl dönüştürüleceğinin timsalini ortaya koymuştur. Zor zamanlarda öne düşmesi, riskler üstlenmesi, maddi ve manevi fedakârlıklar ortaya koyması, kuruluş aşamasında elli iki yıllık sosyal sermayesini Eğitim-Bir-Sen ve Memur-Sen’in hamuruna katması, bugün Mehmet Akif İnan’ın sendika başlığı altında da gönüllerde derin izler bırakmasını sağlamıştır.

Mehmet Akif İnan’ın kurduğu Eğitim-Bir-Sen bugün Türkiye’nin en büyük sendikası, Memur-Sen de Türkiye’nin en büyük konfederasyonudur.  “Milli Eğitim Bakanı olmaktansa en büyük sendikanın genel başkanı olayı tercih ederim” diyen Mehmet Akif İnan, sivil alandaki nitelikli bir yapının önemini idrak etmiş ve çalışmalarını böyle bir yapının inşasına teksif etmişti. Onun bu arzusu, sendikacılıkta onun açtığı yoldan yürüyen ve sendikacılığı onun ortaya koyduğu ilkeler çerçevesinde icra eden muakkiplerinin gerçekleştirdiği çalışmalarla gerçekleşmiş ve 500 bin üyeye yaklaşan Eğitim-Bir-Sen 1 milyonu aşan Memur-Sen ailesi vücuda getirilmiştir. Mehmet Akif İnan’ın en büyük eseri Eğitim-Bir-Sen ve Memur-Sen’dir. Bu eser, ışığını Mehmet Akif İnan’dan ve diğer öncülerden alarak bugün Türkiye’de demokrasinin, insan haklarının, emeğin en büyük savunucusu olmuş, bunun yanında dünyadaki mazlum Müslümanların en büyük sığınağı haline gelmiştir.

[1] Mehmet Akif İnan, Söyleşiler, Eğitim-Bir-Sen Yayınları, Ankara 2016, s. 144-145

[2] Mehmet Akif İnan, Söyleşiler, Eğitim-Bir-Sen Yayınları, Ankara 2016, s. 147

[3] Mehmet Akif İnan, Söyleşiler, Eğitim-Bir-Sen Yayınları, Ankara 2009, s. 135-137.

[4] Mehmet Akif İnan, Hicret. Eğitim-Bir-Sen Yayınları, Ankara 2009, s. 60

[5] Mustafa İnan: “Ağabeyim Bir Köprüydü”, Konuşan: Faruk Uysal, Hece dergisi, S. 39, Mart 2000, s. 79.

[6] Mehmet Akif İnan, Söyleşiler, Eğitim-Bir-Sen Yayınları, Ankara 2016, s. 145

[7] Zübeyir Yetik, Geçmişten Notlar, Beyan Yayınları, İstanbul 2008, s.80

[8] Mehmet Akif İnan, Söyleşiler, Eğitim-Bir-Sen Yayınları, Ankara 2016, s. 145-146

[9] Rasim Özdenören, Yedi İklim Mehmet Akif İnan Özel Sayısı, s. 51

[10] Mehmet Akif İnan, Söyleşiler, Eğitim-Bir-Sen Yayınları, Ankara 2016, s. 85-86

[11] Mehmet Akif İnan, Edebiyat, Kültür ve Sanata Dair, Eğitim-Bir-Sen Yayınları, Ankara 2016, s. 243

 

[12] Nazif Gürdoğan, Yedi İklim, Mart 2000, s. 88

[13] Erdem Bayazıt, Medeniyetin Burçları, Memur-Sen Kayseri İl Temsilciliği Yayınları, Kayseri 2004, s.207

[14] Rasim Özdenören, Medeniyetin Burçları, Memur-Sen Kayseri İl Temsilciliği Yayınları, Kayseri 2004, s.17

[15] Salim Uslu, Medeniyetin Burçları, Memur-Sen Kayseri İl Temsilciliği Yayınları, Kayseri 2004, s.

Okumaya Devam Et...

Şahsiyet

Bosna’lı Bir Âlim: Muhammed Tayyib Okiç

Muhammed Tayyib Okiç, Türkçe bildiği için Hamidullah ve Tanci’ye göre bir farklılık arz etmektedir. Ankara İlâhiyat Fakültesi Dergisinde birçok makalesi yayınlanmıştır. Sarı Saltuk meselesiyle ilgili olarak Yusuf Ziya Yörükan’la girdikleri ilmî tartışma için yazdıkları, ayrı bir kitap olacak kadar geniştir. (Yarım yüzyıl sonra ayrı bir kitap olarak basılmıştır.) Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi Dergisi’nin 1975’te yayınlanan 1. Sayısında yer alan Mevlid ile ilgili uzun makale de, henüz aşılamayan araştırmalardan biridir: Çeşitli Dillerde Mevlidler ve Süleyman Çelebi Mevlidinin Tercemeleri.

EKLENDİ

:

 

İnsanoğlunun ilk muallimi Allah’tır. İkincisi peygamberlerdir, üçüncüsü âlimlerdir. Allah, her şeyi bütün boyutlarıyla, peygamberler Allah’ın bildirdiği kadarıyla bilir. Âlimler ise bu iki kaynaktan istifade ederek, alın teriyle birlikte hakikatin peşine düşerler.

Bu hakikat arayışı bazen bir evin, bir medresenin içinde bazen bir kulübenin, bir manastırın köşesinde bazen da uzun ve yorucu seyahatler eşliğinde gerçekleşir. “Eşyanın hakikatini görmek, anlamak ve kavramak” için girişilen bu çileli yolculukların tatlı mevhibeleri, sonsuz armağanları da vardır. Bunların delili, “bilenlerle bilmeyenler bir olur mu” (Zümer, 39/9) sorusunu soran İlk Muallim’in, o çilekeşlerle ilgili övgüleridir. Fâtır suresinin 27. ayetinde tabiat olaylarından, yağmurdan, kâinattaki rengârenk hayvanlardan insanlardan bahsettikten sonra 28. ayette şu müjdeli tespit yer alır: “Kulları içinde Allah’a gerçek anlamda saygı ve bağlılık gösterenler bütün bu hakikatleri hakkıyla anlayıp kavrayan âlimlerdir.”

İlim, genel anlamda  “Allah’ın ayetleri”ni arayıp bulma, anlama faaliyetidir. Bu ayetler de Zâriyât suresinin 20 ve 21. ayetlerine göre, iki yerde; yeryüzünde ve insandadır. Dolayısıyla tabiatla ve insanla ilgili bütün ilimler mühimdir ve saygıdeğerdir. Bu tespitten hareketle bazı ilimleri değerli, bazılarını değersiz gibi görmek doğru değildir. Fakat insanın gücü hepsini anlamaya ve anlatmaya yetmeyeceğinden adeta görev taksimi yapılmış, sonsuz derecede zengin olan Allah’ın alîm isminin tecellilerini herkes, kabiliyeti/imkânları/ilgisi ve zamanı oranında arayıp bulmaya sonsuz muammayı çözmeye çalışmıştır.

Hangi dönem ve hangi medeniyete mensup olursa olsun her devletin kendine göre bir ilim irfan ve sanat çizgisi vardır. Bunun için kurumlar kurmuş, yatırımlar yapmış, söz konusu sahanın ustalarını yetiştirmenin yollarını aramıştır. Bu ustaların arayıp buldukları gerçekler bazen ülke sınırlarını aşamamış bazen da komşu ülkelerdeki meslektaşlara ışık tutmuştur. Bu uluslararası yarışta bazı üst yöneticiler fiilen işin içine girerek bütün imkânlarını seferber etmiş, farklı alanların “usta”larını ülkesine davet etmiş bazı liderler de bu “hakikat âşık”larını sürgüne göndermiştir. Söz konusu talihsiz uygulamanın baş aktörleri ve teşvikçileri arasında, Keçecizâdenin tabiriyle “müdâhane-i âlimân”ı yeni tabirle “kifayetsiz muhteris”leri ilk sıraya koymak gerekir.

Osmanlı Sonrası

Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’un, düşman kuvvetlerince yüz yıl önce 15 Mart 1920’de işgal edilmesiyle birlikte bu topraklarda yeni bir dönem başlamıştır. 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan TBMM, üç yıl sonra Cumhuriyet’i ilân etmiş ve bir dizi kanunlarla yolunu çizmiştir. Bu kanunların bir kısmı ilim ve irfan hayatıyla ilgili idi. İlmi temsil eden medrese, ”yetersizdir” gerekçesiyle 1924’te, irfanı temsil eden tekke, “zararlıdır” mülahazasıyla 1925’te kapatıldı. Üç sene sonra da harfler değişti. Çizilen rotaya göre açılan yeni mektep ve fakültelerde diğer ilim dalları belli bir seviyede ilgi görürken 1930’lu yıllarda ülkemizde bir tane imam hatip okulu, bir tane ilâhiyat fakültesi yoktur. Uzun yıllar sonra bu yanlıştan kısmen dönülmüş, 1949’da Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi, 1951 yılında yedi ilde İmam Hatip Okulu, 1959’da ise İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü açılmıştır. Bu sefer başka bir problem, aradaki inkıta sebebiyle bu orta dereceli ve yüksek okullara öğretmen bulma zorluğu ortaya çıkmıştır. Bu açığın bir kısmı -Ferid Kam’ın kendisi için kullandığı- “köhne müderris”lerle kapatılmış, bazı dersler için ise hoca bulunamamıştır.

İşte rahmetle anmak için dikkatinize sunmak istediğim  “Üç Muhammed” tam bu noktada karşımıza çıkmaktadır: Asya’dan Muhammed Hamidullah, Afrika’dan Muhammed Tavit Tanci ve Avrupa’dan Muhammed Tayyib Okiç.

Geçen yüzyılın ikinci yarısında dünyanın farklı ülkelerinden ülkemizdeki dinî eğitim ve öğretime omuz vermek için birçok insan gelip geçmiştir. Kimi Kazan’dan Kahire’den, kimi Bağdat’tan, Bosna’dan.. Hepsine müteşekkiriz, öz evlatları gibi onlara duacıyız.

Vefat yıldönümü vesilesiyle şimdilik size “üçler”den tanıtmak istediğim zat Muhammed Tayyib Okiç’tir.

  1. Tayyib Okiç

Bosna’nın Tuzla sancağının Graçanitsa kasabasında 1 Aralık 1902 tarihinde doğdu. Babası yüksek tahsilini İstanbul medreselerinde tamamlayan Reisululema muavini Mehmet Tevfik Efendi’dir. Saraybosna’da İlahiyat, Belgrad Üniversitesinde Hukuk tahsilinden sonra Sorbon Üniversitesinde doktorasını tamamladı (1931). İkinci Dünya savaşı yıllarında Türkiye’nin Belgrat elçiliğinde sekreterlik ve mütercimlik yaptı. Savaş bittikten sonra 1945’de Türkiye’ye geldi ve Başbakanlık arşivinde araştırmalar yaptı. 1950’de yeni açılan Ankara Üniversitesi İlâhiyat fakültesine sözleşmeli profesör olarak atandı. 1964-1971 yılları arasında Konya Yüksek İslâm Enstitüsü, 1973-1977 yılları arasında Erzurum Yüksek İslâm Enstitüsünde hocalık yaptı. Tito rejimi tarafından Yugoslavya’ya girişi yasaklanan Okiç’in, değişik sebeplerle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da olamayınca -Muhammed Hamidullah gibi- “vatansız” olarak ülkemizde -zaman zaman da maddi sıkıntılarla birlikte- yaşadı.

9 Mart 1977’de Ankara’da vefat etti.

Vasiyeti gereği ülkesine götürülüp defnedildi. O tarihte talebesi Süleyman Ateş, Diyanet İşleri Başkanı idi. Okiç’in hayatı ve eserlerini konu alan Armağan kitap 1978’de Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi tarafından yayınlanmıştır: Prof. M. Tayyib Okiç Armağanı

Ankara İlâhiyat Fakültesinin Tefsir, Hadis, Fıkıh gibi temel derslerini okutan Okiç, daha sonraki yıllarda söz konusu Fakültenin hocaları olacak olan asistanların yetişmesinde büyük emekleri vardır. Özellikle Tefsirde İsmail Cerrahoğlu, Süleyman Ateş, Hadiste Talat Koçyiğit, Mehmet Hatiboğlu, Fıkıh’ta Abdülkadir Şener’i saymak gerekir. Hocamızla ilgili olarak topladığım bütün bilgi, makale ve belgeleri, hakkında Uludağ Üniversitesinde doktora tezi hazırlayan hemşehrisi Behlul Kanaqı’ya verdim. O da tezini 2017’de tamamladı.

Ülkemizde yayınlanan bazı eserleri şunlardır:

1.Bazı Hadis Meseleleri Üzerine Tetkikler, İstanbul 1959, Ankara 2017 (Atlas Yayınları)

2.Kur’ân-ı Kerim’in Uslûb ve Kıraati, Ankara 1963

3.İslâmiyet’te Kadın Öğretimi, Ankara,1981/2021 (Atlas Yayınları)

4.Sarı Saltuk Meselesi, Ankara, 2017 (Atlas Yayınları)

5.Tefsir ve Hadis Ders Notları, Ankara, 2017 (Atlas Yayınları)6

6.Makaleler I Ankara 2021

7.Makaleler II Ankara 2021

Makaleleri

Muhammed Tayyib Okiç, Türkçe bildiği için Hamidullah ve Tanci’ye göre bir farklılık arz etmektedir. Ankara İlâhiyat Fakültesi Dergisinde birçok makalesi yayınlanmıştır. Sarı Saltuk meselesiyle ilgili olarak Yusuf Ziya Yörükan’la girdikleri ilmî tartışma için yazdıkları, ayrı bir kitap olacak kadar geniştir. (Yarım yüzyıl sonra ayrı bir kitap olarak basılmıştır.) Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi Dergisi’nin 1975’te yayınlanan 1. Sayısında yer alan Mevlid ile ilgili uzun makale de, henüz aşılamayan araştırmalardan biridir: Çeşitli Dillerde Mevlidler ve Süleyman Çelebi Mevlidinin Tercemeleri.

Talebesi Mustafa Ateş’in Arapça’dan tercüme ettiği Tasavvuf ve Hayat isimli esere (İstanbul 1966) takriz yazdığı gibi 1969 yılında yayınlanan Mahir İz’in Tasavvuf isimli eseri için de tanıtım yazısı yazmıştır. (İslâm Medeniyeti, sy. 22 Ağustos 1969)

On kadar yabancı dil bilen hocamızın kütüphanesi Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesine intikal etmiştir. Mehmet Mahfuz Söylemez’in kütüphane ile ilgili yazısı Siirt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisinin 1. sayısında yayınlanmıştır.

28-29 Haziran 2010 tarihinde Türkiye-Bosna Hersek makamları ortaklaşa Saraybosna’da Prof. M. Tayyib Okiç Sempozyumu tertiplemiştir.

İstanbul Pendik’te Prof.Dr. Muhammed Tayyib Okiç Anadolu İmam Hatip Lisesi eğitim ve öğretimine devam etmektedir. Hocamızın hayatı, ahlâkı ve eserleri için Diyanet İslâm Ansiklopedisi’nin ilgili maddesine de bakılabilir.

Makaleleri bir araya toplayarak neşreden Şenol Korkut ve Osman Özbahçe’ye teşekkür borcumuz vardır.

Netice

Hz. Muhammed Mustafa’nın getirdiği esasları insanlığa sunmak için bir ömür gece gündüz çalışan Üç Muhammed’e borcumuz çoktur. Onlar hizmetlerini ilim aşkıyla ve Hz. Allah’ın rızası için yaptıklarından bizden sadece dua istemektedirler. Fakat gurbet hayatının çileleri içinde, kendi ülkelerine girememe ıstırabını unutarak bizleri/bir nesli besleyip büyüten bu insanların hiç biri hatasız ve kusursuz olduğunu iddia etmemiştir. Hiç bir âlim de böyle bir kirli çukura düşmez. Aksine onlar hatalarını gösterenlere gönülden teşekkür ederler. Fakat bu zatlar için ülkemizde yaşayan bazı kimselerin reva gördüğü, tenkit sınırlarını aşan ölçüsüz lafların altından nasıl kalkacaklardır?  Büyük Mahkeme’de bunun hesabını nasıl vereceklerdir? Bu sorunun cevabını bilmiyorum.

Okumaya Devam Et...

Şahsiyet

Abdülhak Hamid Tarhan ve Evlilikleri

Hamid’in görevden alınması, büyük ihtimalle Ali Kemal’in deyişiyle Babıâli’de herkesin diline dolanan ve pek hoş karşılanmayan dedikodularla abartılı şekilde dolaşan bu tuhaf sırra, yani Lüsyen’le olan ilişkisine değil, onun muhtemelen zincirden boşanırcasına gittiği gecelerin birinde, bir gece kulübünde masasına davet ettiği kadın tarafından hakarete uğramışlığının ve kavga ettiği kişilere kartvizitini çıkarıp gösterdiği halde, üzerinde Türk elçisi yazılı bir kartın yırtılıp suratına fırlatılmışlığının Osmanlı Hükümeti’nce affedilmemiş olmasından dolayıdır.

EKLENDİ

:

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan yolda, karizmatik kişiliği ve yazdığı eserlerle, dostunun da düşmanının da övdüğü Abdülhak Hamid, fenomen bir şairdir. Şairliği yanında, kadınlara karşı olan zaafları ve evlilikleriyle hep gündemde kalır. Bizim bu yazıyı yazmaktan amacımız, belli sınırları koruyarak ve titizlikle hareket ederek büyük insanların aile hayatına, aşklarına, vefa ve duygularına neşter vurarak dersler çıkarma amacına yöneliktir. Bu yazıda, ne şair Abdülhak Hamid’i yerin dibine batırmak ne de şu veya bu şekilde onun kişiliğini lekeleyerek vitrine dizmektir gayemiz.

Tanzimat’tan Cumhuriyete geçişte büyük devlet adamı ve şairlerin, oluş veya bir türlü olamayış buhranı içinde kıvranan toplumun, aile hayatının ve kişilerin gelip geçen ve akıp giden dalgacıklarına, çalkantı ve çırpıntı unsurlarına egemen olan anafor ve yabancı kadınlarla evlilik olayı, incelenmeye değer bir konudur… Abdülhak Hamid, bunlar içinde bir prototip olduğu için onu gündeme taşıyıp paylaşmak istedim.

Abdülhak Hamid, 1852’de İstanbul’da Bebek’teki Hekimbaşı Yalısı’nda, köklü ve eski bir ulema ailesinin bireyi olarak dünyaya gelir. Babası, tarihçi ve diplomat Müverrih Hayrullah Bey, annesi Kafkasya’dan kaçırılmış bir cariye olan Münteha Hanım’dır.

Düzgün bir eğitim hayatı görmeyen Abdülhak Hamid, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e gelinen kertede, kendisine saygıdan öte hayranlık duyulan ve yüceltilen başka bir şair, hemen hemen yok gibidir edebiyat camiasında…

Süleyman Nazif, onu göklere çıkarır ve kendisine “Şair-i Azam” lakabını takar. Bu yakıştırma ve patent, Süleyman Nazife aittir. Celal Nuri: “Shakespeare bile bazen Hamid’e yaklaşıyor” der. Birbiriyle kanlı bıçaklı olan Tevfik Fikret ve Mehmet Akif, Hamid hayranlığında birleşirler. Yahya Kemal, sırf Hamid’i görebilmek için Paris’ten Londra’ya gider. Şair-i Azam”dır Hamid, birkaç nesil edebiyatçıyı büyüleyen bir sanatkârdır o…

Üstad Necip Fazıl: “Meselâ, en gülünç yaftaydı, o, Hamid’in kuyruğuna takılan “Şair-i Azam” tenekesi. Şairlik, masonluk muydu ki, “üstad-azam” dercesine “en büyük” manasına bir sıfatla ifade edilmiş olsun?… Eğer Süleyman Nazif bu tenekeyi Hamid’in kuyruğuna takmamış olsaydı, kim, neyin farkında olacaktı ve takıldıktan sonra da kim, neyin farkında oldu?…

Üstad, Hamid’in son demlerindeki hayat tarzını ve yaşadığı Nişantaşı’ındaki  evini şöyle tasvir eder. “Abdülhak Hamid’in evine, başında siyah satenden takkesi İbnül Emin Mahmud Kemal ile Ekrem Ve Cemal Reşid’in babaları, “Nazariyat-i edebiye” yazarı eski bakanlardan Reşid Rey de gelir ve bunlar Şair-i Azam ile “Yâd-i mazi (geçmişi anma) kılıklı, tatlı tatlı konuşurlardı. O zaman Hamid’in tiryakisi olduğu Genç Şair (Necip Fazıl’ın kendisi), bu muhterem adamların meclislerini bomba mizacıyla örselememek için bir kenara çekilir ve Lüsyen Hanımefendi (Abdüklhak Hamid’in dördüncü eşi) ve bazı kadın misafirleri arasında otururdu. Lüsyen Hanım, onu ecnebi ziyaretçilerine şöyle tanıtırdı:

-Otuzundan eksik şairlerin en üstünü!..

Bu “otuzundan eksik” sözü, o zamanlar moda, Fransızca bir tabir…

Hamid, resmi olarak dört defa evlenir. 1874 yılında Edirne’de ağabeyi Nasuhi Bey’in konağında Pirizâde ailesinden on üç yaşındaki Fatma Hanım ile evlenir ve onunla beraber İstanbul’a gelir. Çiftin, Abdülhak Hüseyin ve Hamide adında iki çocuğu olur. Abdülhak Hamit, evliliğinin bu yıllarında, ilk şiirlerini yazmaya, başlar.

1883’te Bombay konsolosluğuna atanır. Hasta olan hanımına, havasının yarayacağını düşünerek bu görevi memnuniyetle kabul eder. Üç yıl kaldığı Bombay’da (Hindistan) doğanın güzellikleri, kendisine coşkun şiirler için ilham kaynağı olur adeta. Ancak Fatma Hanım’ın durumu iyileşmeyip verem teşhisi konulunca, ailesi ile İstanbul’a doğru dönüş yoluna çıkar. Fatma Hanım, İstanbul’a varamadan Beyrut’ta vali olan Nasuhi Bey’in konağında hayatını kaybeder (1885).

Şair, Beyrut’ta kaldığı kırk gün boyunca, her gün Fatma Hanım’ın mezarını ziyaret eder ve ünlü şiiri “Makber ‘i” yazar. Makber’in yayımlanması ile ünü birden artar ve bu ünü imparatorluk sınırlarına taşar. O güne kadar düzyazı alanındaki eserleriyle tanına Hamid, eşinin ölümünden sonra şairliği ile anılır olur. Neden anılmasın ki o:

“Eyvâh! Ne yer ne yâr kaldı,

Gönlüm dolu ah ü zâr kaldı.

Şimdi buradaydı gitti elden,

Gitti ebede gelip ezelden.

 

Ben gittim o hâksâr kaldı,

Bir köşede târumâr kaldı.

Bâkî o, enîs–i dilden eyvâh!

Beyrût’ta bir mezâr kaldı.”

 

Üstad Necip Fazıl’a göre, onun bu ünlü şiirini “Lüsyen Hanım’a sorarsanız, şaheseri bilinen “Makber”i, ilk sevdiği ve evlendiği kadın, meşhur Fatma Hanım’ın ölümünden, onun ölmüş farzıyla yazılmıştır. Korkunç sanatkâr hokkabazlığı!..”

1890’da Bayan Nelly adlı İngiliz hanımla-ki Beyrut’ta hanımının vefat ettiği günlerde başlar bu duygusallık- evlenen Hamid, 1895’te Lahey elçiliğine atanır. İki yıl sonra Londra Elçiliği Müsteşarı olarak yeniden Londra’ya gider. Eşinin rahatsızlığı üzerine İstanbul’a dönen şair, 1900-1906 yıllarını İstanbul’da geçirir. 1906’da Brüksel büyükelçiliğine atanınca eşini, İskoçya’daki ailesinin yanında bırakarak Brüksel yolunu tutar Hamid.

Vereme yakalanan eşini, çok sevmesine rağmen başka kadınlarla birlikte olmaktan kendini alamayan Abdülhak Hamid, Florence Ashly ile birlikte yaşamaya başlar ve onu İstanbul’a getirir. Eşinin, durumu öğrenmesi üzerine, onun yanına dönmek zorunda kalır. Bayan Nelly’nin, 1911’de veremden ölmesinden sonra tekrar İstanbul’a döner. Ölen eşi için “Medfen” adını vereceği “Makber”’e benzer bir eser yazmayı düşündüyse de bu hayalini gerçekleştiremez. Ailesinin önerisiyle üçüncü evliliğini 1911 yazında Cemile Hanım ile yapan Hamid’in bu evliliği, ancak 20 gün sürer. Cemile Hanım’dan ayrılan Hamid, Brüksel’e dönmeyi tercih eder.

1912’de Hamid, 18 yaşındaki Belçikalı Bayan Lüsyen (Lucienne) ile dördüncü defa evlenir ve onunla İstanbul’a döner. Bu evliliğin ilginç yanları vardır kuşkusuz. 1908’de Brüksel ortaelçiliğine atanan Hamid, Lüsyen Hanım’la orada tanışır. Aralarındaki büyük yaş farkına rağmen, 6 Mayıs 1912 günü Londra’da onunla evlenecek ve 6 ay sonra Sadrazam Kâmil Paşa Hükümeti’nin Dış İşleri Bakanı Noradungyan Efendi tarafından görevden alınır.

Hamid’in görevden alınışının, onun “zendostluğu”na (kadınlara aşırı düşkünlüğüne) bağlayanlar olmuştur. Büyük bir Hamid hayranı olan Ali Kemal, görevden alma olayını İkdam Gazetesi’ndeki bir başyazısında (7 Ocak 1913):  “Öyle bir sahib-i dehâyı, bi-perva azleden Hariciya Nazırı’nı (Dış İşleri Bakanı) eleştirerek şiddetle kınar ve güya Hamid’in gereğinden fazla kadınlara aşırı düşkün olduğu ve memuriyet rütbesine uygun düşmeyen bir kadınla beraber yaşadığı için” bu hareketin kendisine reva görüldüğünü iddia eder. Ali Kemal’ın, “göreviyle bağdaşmayan bir kadın” dediği, Lüsyen Hanım’dan başkası değildir.

Hamid’in görevden alınması, büyük ihtimalle Ali Kemal’in deyişiyle Babıâli’de herkesin diline dolanan ve pek hoş karşılanmayan dedikodularla abartılı şekilde dolaşan bu tuhaf sırra, yani Lüsyen’le olan ilişkisine değil, onun muhtemelen zincirden boşanırcasına gittiği gecelerin birinde, bir gece kulübünde masasına davet ettiği kadın tarafından hakarete uğramışlığının ve kavga ettiği kişilere kartvizitini çıkarıp gösterdiği halde, üzerinde Türk elçisi yazılı bir kartın yırtılıp suratına fırlatılmışlığının Osmanlı Hükümeti’nce affedilmemiş olmasından dolayıdır.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “Gençlik ve Edebiyat Hatırları”nda, kendileri gibi gençler dururken bir bar kızının yaşlı Hamid’e niçin bağlandığını sorgulandığında, kızdan şu cevabı alır. “İl est un tigre” (O, bir kaplandır).

Kırk yıllık Hariciye Hatırları’nda Esat Cemal Paker, Hamid’in Londra günlerine, onun şu beytiyle atıfta bulunur.

“Şaribü’l-leyli ve’n-neharım ben

Karlar altında nevbaharım ben” (Ben, gece gündüz içen biriyim. Karlar altındaki bir İlkbahar gibiyim).

Hamid, Lüsyen’le ölünceye kadar ayrılmama yeminini ettiği halde, bu yeminini bozar ve 1920’de eşi Lüsyen Hanım’dan dostça ayrılır. Hamid, Lüsyen’i 1920 yılının Ekim ayında bir İtalyan asilzâdesiyle, Kont (Dük) ile Soranzo (Soranza) ile deyim yerinde ise, kendi eliyle evlendirir. Lüsyen Hanım (Kontes (Düşes) Soranzo (Soranza)’dır artık…

Ancak Lüsyen Hanım ile yazışmayı sürdürmekten geri kalmaz Abdülhak Hamid… Eski eşi Lüsyen Hanım, 1927’de İtalyan eşini ve kontes unvanını terk edip 7 yıl sonra kendisine, yani Hamid’e tekrar dönecektir. 1929 yılında gerçekleşen ara seçimde TBMM III. dönem İstanbul milletvekili olarak meclise giren Hamid, IV. ve V. dönemlerde de İstanbul milletvekilliği görevini sürdürür.

12 Nisan 1937’de devletin kendisine tahsis ettiği bir apartmanda, Maçka Palas’ta hayatını kaybeder. Ulusal cenaze töreniyle Zincirlikuyu Asri Mezarlığı’na gömülür. Bu yeni mezarlığa gömülen ilk kişi o olur.

Okumaya Devam Et...

Şahsiyet

Mustafa Asım Köksal: Bir İslam Âlimi

1955 yılında yıllık iznini geçirdiği memleketi Develi’de Halk Partisi eski milletvekillerinden biriyle İtalyan müsteşrik Leone Caetani’nin İslam Tarihi üzerine bir tartışma yaparlar. İslam’a karşı büyük bir saldırı niteliği taşıyan kitaba muhabbet beslediği anlaşılan eski mebusa, 4 saati aşan  konuşması Köksal’da bu rezil kitaba karşı bir reddiye yazma isteği ve ihtiyacının uyandığı bir an olmuştur. Hemen kolları sıvar, büyük bir araştırma ve kaynak toplama evresinden sonra Reddiye’yi yazar. Reddiye’den sonra Peygamberimizin Hayatını ana kaynaklarına inerek yazmanın şart olduğuna kanaat getirir. Ancak bu, kurumdaki mesai ile birlikte yapılacak bir iş değildir. İşte yukarıdaki satırlarda bahsedilen emekliye ayrılışın sebebi budur.

EKLENDİ

:

Ankara Keçiören’de, İncirli Mahallesi’nden Tepebaşı’na inen caddenin adı Mustafa Asım Köksal Caddesidir. Onu dik kesen Sanatoryum Caddesi’nden bindiğiniz otobüsler sizi 20 dakika sonra Bağlum Mezarlığı’na götürecektir. Bağlum Mezarlığı’nda dolaşırsanız bazı aşina isimler göreceksiniz; Abdülhakim Arvasi, Ramazan Dikmen, Abdürrahim Karakoç… Bir de baba-kızın mezarı. Mustafa Asım Köksal ve kızı Hatice Güney’in…

İslam tarihi müellifi, âlim Mustafa Asım Köksal kızını kaybettiğinde 77 yaşındaydı. Torunu Asım Cüneyd Köksal’ın ifadesiyle bir yandan gözyaşı dökerken bir yandan da sağlığında evlat acısı gören Peygamberimize bu bakımdan benzediği için Allah’a şükrediyordu. Kızının mezar taşında yazan şu dizeler de ona aittir:

Gel bir Fatiha oku/Bulunmaz bunun toku/Değer bir gün herkese/Ecelin şaşmaz oku

Bor yolunda bir gece/Şehid düştü Hatice/Umarız Hak Cennetle/Müjdeler diriltince

Evlat acısında bile Peygambere benzemekle şükreden Köksal, 85 yıllık hayatının önemli bir bölümünü Peygamberimizi anlamaya ve anlatmaya adadı. 1913 yılında Kayseri’nin Develi ilçesinde başlayan hayat macerası 1998 yılında Ankara’da son bulduğunda ardında aşılması zor, hacimli eserler bıraktı. Daktiloda kendi elleriyle yazdığı hal tercemesinde “İlköğrenimi Develi Numune Mektebinde gördüm, maalesef hafızlığım yoktur” derken resmi olarak okullarda orta ve yüksek tahsil görmemesi ve uğraşmasına rağmen okullara kayıt yaptıramamasının kendisine ilim yolunda farklı kapılar açtığına işaret etmektedir.

Develi Müftüsü İzzettin Efendi’den bazı ilimleri tahsil ettikten sonra Kayseri’den ayrılarak Ankara’ya gelir. Burada Mısır’a gitmenin yollarını arar, ama ona da muvaffak olamaz. Allah’ın onu istihdam edeceği yer farklıdır, bu önceden kararlaştırılmıştır. Ankara’da 12 yıl boyunca İskilipli İbrahim Edhem Efendi’nin derslerine devam ederek icazet alır. Böylesi benim için daha iyi ve hayırlı oldu demektedir.

Mustafa Asım Köksal Camii Ankara/Keçiören

1933 yılında yirmi yaşındayken Diyanet İşleri Başkanlığı’nın açtığı imtihanda başarılı olarak memuriyete intisap eder. 1964 yılına kadar 33 sene hizmet edecektir. Kanuni emekliliğine daha süre olmasına rağmen, Peygamber Efendimizin hayatına daha fazla yoğunlaşmak, mesaisini bu alana hasretmek adına emekliliğini talep eder. Sevilen bir memur olduğundan talep dilekçesi bir süre sümen altı edilse de, kararı kat’idir.

Memuriyet hayatında dairede vazifesinin dışındaki işlere de koşturmaktan geri durmayan, bir koltukta yedi sekiz karpuz taşıyan Köksal hep takdir görmüş, ancak zaman zaman yapılan haksızlıklar karşısında da metanetli ama izzetli bir duruş sergileyerek bir müslümanın iş yaşamında nasıl davranacağına dair bizlere örnekler sunmuştur. İlk görevi evrak kitabeti memurluğundan itibaren, Sicil Şefliği, Yazıişleri Müdürlüğü, Yayın Müdürlüğü, Hayrat Hademesi İşleri Müdürlüğü, Zatişleri Müdür Vekilliği, Müşavere ve Dini Eserleri İnceleme Kurulu Aza Başmuavinliği görevlerinde bulunduktan sonra Siyer çalışmalarına yoğunlaşmak üzere emekliye ayrılır.

1955 yılında yıllık iznini geçirdiği memleketi Develi’de Halk Partisi eski milletvekillerinden biriyle İtalyan müsteşrik Leone Caetani’nin İslam Tarihi üzerine bir tartışma yaparlar. İslam’a karşı büyük bir saldırı niteliği taşıyan kitaba muhabbet beslediği anlaşılan eski mebusa, 4 saati aşan  konuşması Köksal’da bu rezil kitaba karşı bir reddiye yazma isteği ve ihtiyacının uyandığı bir an olmuştur. Hemen kolları sıvar, büyük bir araştırma ve kaynak toplama evresinden sonra Reddiye’yi yazar. Reddiye’den sonra Peygamberimizin Hayatını ana kaynaklarına inerek yazmanın şart olduğuna kanaat getirir. Ancak bu, kurumdaki mesai ile birlikte yapılacak bir iş değildir. İşte yukarıdaki satırlarda bahsedilen emekliye ayrılışın sebebi budur.

Başlangıçta Mekke ve Medine için birer cilt olmak üzere iki ciltlik bir düşüncesi vardır. Ayrıntılarını sonra yazarım diye düşünmüştür; ama Medine Dönemini yazarken derinleşmek, tafsilatlı bir şekilde ele almak gerektiğini görür ve bu dönemi 11 cilt boyunca yazar. Ardından dönüp Mekke Dönemini hacimli bir şekilde yazar ve 1986 senesinde büyük çalışmasını tamamlamış olur. Bu uzun, yoğun, zaman zaman hasta düşüren bir çalışma devresidir. Sabah namazından akşam namazına, hatta yatsı namazına kadar durup dinlenmeksizin, her gün, hatta bayramlarda bile çalışır. Zorunlu ihtiyaç halleri dışında dışarı bile çıkmadan  sürekli yazar. Bir ayrıntı üzerinde iki ay çalıştığı olmuştur.

1982 yılında Türkiye Yazarlar Birliği’nden bir yazı eline geçer. Yazıda Pakistan Hükümeti’nin Siret konusunda dünyadaki çeşitli ülkelerde yayımlanmış kitaplar için bir yarışma düzenlediği bildirilmekte, “Uygun gördüğünüz takdirde İslam Tarihi adlı eserinizi yarışma için aday göstereceğiz” denmektedir. Asım Köksal, böyle bir yarışmayı o zamana kadar duymuş, ya da kitabını bu tür dünyevi gerekçelerle yazmış değildir. Ancak yarışmanın maddi ödülünden çok, manevi getirisini düşünerek, kitabın İslam dünyasında okunarak Allah ve Peygamber sevgisini artıracağını umarak yarışmaya katılmaya olumlu yanıt verir. Eser gönderildikten sonra bir sene kadar ses çıkmaz, zaten Köksal da arayıp sormamış, soruşturmamıştır. Nihayet bir gün eserinin birincilik kazandığı haberi geldiğince çok şaşırmayacaktır. Bu kadar emeğin sonucunun bu olacağını az çok tahmin etmektedir. Ödülünü Pakistan’a giderek, bizzat Devlet Başkanı Ziya-ül Hak’tan alır. 4600 sayfa ve 12 ciltten oluşan Hz. Muhammed ve İslamiyet adlı eseri ile kendisine bir takdirname ve 5000 dolarlık bir ödül tevdi edilmiştir. Ödül tevdii esnasında Ziya-ül Hak, Köksal’ı kucaklar, o da alnından öperek muhatabına mukabele eder.

Bu en verimli yıllarıdır belki de… Yetmiş yaşına gelmesine rağmen daha on yıldan fazla bu çalışmalarını sürdürecektir. 1990 yılında, yazının başında ifade edilen elim kaza sonucu, kızını kaybeder. Artık yolun sonuna yaklaşmakta, ama gene de Peygamber sevgisiyle ve Allah rızasını gözeterek çalışmalarına devam etmeye gayret etmektedir. 1995 yılında Yazarlar Birliği’nce Yılın Kültür Adamı seçilir.

Dünyanın renkleri solmaya, hayatın tadı kaçmaya başlamıştır. Hastalıklar da iyice sökün eder artık. Şunları yazar defterine:

Sekseni aştı yaşım/Tükendi yazım kışım/Şu dünya ile hala/Ne diye bitmez işim!

1936 yılında kızı Hilal’i, 1937’de eşi Hürmüz Hanımı kaybeden Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı merhum da son zamanlarında

“Artık ne mavilik, ne pembe bahar,

Ne mehtap, ne sahil, ne sandal, hep kar,

Söyleyin benimle uçan ey kuşlar,

O yazlık dünyadan bu kış nereye?!”

mısralarını yazmıştı. Aynı duyarlılık, aynı acılar, aynı özlem duygusu…

Belki şu bilgiyi de vermek gerekir: Asım Köksal da 1935 yılında evlendiği ilk eşini 1951 yılında kaybetmiş, ardından yeni bir evlilik daha yapmıştı. İki evliliğinden üçü erkek, dördü kız olmak üzere yedi çocuğu dünyaya geldi.

İslam âlimi ve Peygamber aşığı Mustafa Asım Köksal 20 Kasım 1998 tarihinde, Cuma namazına giderken, cadde üzerinde beyin kanaması geçirmiş, hastalığının dokuzuncu günü, 28 Kasım 1998 Cumartesi günü saat 14 sularında Cenab-ı Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. 29 Kasım 1998 Pazar günü Hacı Bayram Camii’nde öğle namazını müteakip kalabalık bir cemaatle kılınan namazın ardından Bağlum’da aile kabristanına defnedilmiştir.

Allah rahmet eylesin.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar