Van’ın semalarında sakin ve hafif bir kar dolanıyorken, pencereden yere doğru inen lapa lapa kar tanelerini gözlemeye başladım. Bu şehre yerleşmeye karar verdiğim günlerin arifesinde aynen böyle lapa lapa kar yağıyordu. Büyük keyif almıştım. Sanki burada yağan kar başka memleketlerde, başka diyarlarda, hatta başka dünyalarda yağmıyordu. Uzun yıllar Van’dan uzak kalmıştım. Belki beni böyle duygulara sevk eden şey, hasretti, özlemdi. Van güzel bir şehirdi ve ben Van’ı seviyordum. Anladım.
Lapa lapa kar yağıyor. Tabiatın o musiki ahengi kendini gösteriyor yavaş yavaş. Ağaçlar bir gelin gibi süsleniyorlar. Yol boyunca iğde ağaçlarının salkım saçak görüntüleri beni mest ediyor. Her bir dalları taze yemiş vermiş meyve fideleri gibi huzurlu bir ağırlık altında boyunları bükülmüş, yoldan geçenleri seyre dalmışlar. Erek Dağı bütün ihtişamıyla bana selam durmuş sanki, bembeyaz bir örtü altında yine de mağrur ve dik. Renk tonlarını hiçbir yerde görmediğim göl sularının üzerine düşen iri kar taneleri, muhakkak şu an sakin ve kendi iç hesaplarına gömülü olan Van Gölü’nün turkuaz rengine meftun olarak eriyip kaybolmak için yarış edercesine iniyorlar.
Bir de yağmur Van’da apayrı yağar. Ben yağmuru çok sevmesine severim fakat bu yağmurun Van’da yağmasıyla çıkıp gönlümce ıslanamıyorum, kordon boyu yürüyemiyorum, sokak ve caddelerinde dolaşamıyorum. Şehrin egzotik görüntüsü buna müsait olmadığı gibi sanki insanları da buna müsait değil.
Bir defasında yağmur yağıyor ve ben ıslana ıslana, bir yandan çamurlara bata çıka, bir yandan da sanki yarış pistindeymişçesine hızla geçip giden araçların sıçrattığı çamurlara banarak yürüyordum. Buğulu camların ardındaki meraklı gözlerle her defasında karşılaştığımda, bakışlar istihza ve alay kokuyordu. Halbuki ben birçok kere ıslanmış olarak yağmur üzerine en güzel öykülerimi, romanlarımı kurgulamış, gece yağmurun şırıltısıyla uyanmış ve altında durmuştum. Yağmurla ilgili güzel bir öyküyü de insanların özellikle de genç kızların tuhaf bakışları arasında işte bu ıslandığım ve çamura battığım Van’ın bu gününde yazdım.
Yaşamadan olmaz dostum. Yağmuru tatmayan yağmuru ne bilsin, karın lapa lapa yağışını ve sana vereceği duyguyu sadece seyreylemekle olmaz, ben biliyorum, belki sen de biliyorsun ama… İşte Van’da yağan yağmurun ve karın hâli de bir başka… Ama insanlar bana “çatlak” nazarıyla bakmasa…
Sezai Karakoç, Yağmur Duası şiirinde;
Bir yağmur bilirim, bir de kaldırım:
Biri damla damla alnıma düşer;
Diğerinde durur göğe bakarım.
Ne şehir, ne deniz kokar gemiler:
Bir yağmur bilirim, bir de kaldırım.
der.
Hep düşünmüşümdür…
Şu şehir üzerine günümüz şartlarını anlatan güzel ve kalıcı bir roman yazmayı… Bir iki romanımda geçiyor bazı enstantaneler. Belki yeterli değil. Van’ı roman olarak anlatabilecek insanlar tanıyorum ama… Son yıllarda büyük bir gelişme yaşıyor Van sanat-edebiyat alanında.
Birkaç dergi çıktı. Gazeteler çıkıyor. Kitaplar yazılıyor. Söyleşiler, şölenler, sergiler, sempozyumlar…
Bunları bir kenara bırakayım da kafanızı daha fazla allak bullak etmeyeyim. Sözü özünde ve tadında bırakayım istiyorum.
Aslında ben bir kuş olsaydım, Van semalarından şöyle bir seyran etseydim ve sizlere anlatsaydım, ne güzel olurdu, değil mi?
Şubat 1999