Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Karla Hatırlanan Zamanlar İçinde

Derken, o tahta pervazlı pencereler önünde, aynı pırıltılı gözlerde beliren o tarifsiz hayretle birlikte, okşanmamış bir sevincin düşe çağıran o tatlı çığlığı yükselirdi odalarda: “Kar yağıyor!” İlk cümlenin üzerinden kederli, düşünceli gözler bir çırpıda geçer ve,  “Kardır, yağar elbet…”  denilmez de aynı sevincin akranı olmak için bahaneler aranırdı daha çok.

EKLENDİ

:

Tahta pervazlı pencere önlerine ilk koşanların hakkıydı öncelik. Öncelik diyorum çünkü saati belirsiz bir misafirlikti onun gelişi. Pencere önlerinde onun gelişi, lirik bir çarpıntının hayata dönük aksülameliydi. Daha ortalıkta keyfekeder  heyecanı bile yokken, ilgilisince ve duru kalplerin tıpırtısına eş bir dost canlılıkla hava uzun uzun koklanır, şehirlerin dışında dağlar fırdöndü taranır, sonra pırıl pırıl dualarla yolu gözlenirdi. Derken, o tahta pervazlı pencereler önünde, aynı pırıltılı gözlerde beliren o tarifsiz hayretle birlikte, okşanmamış bir sevincin düşe çağıran o tatlı çığlığı yükselirdi odalarda: “Kar yağıyor!” İlk cümlenin üzerinden kederli, düşünceli gözler bir çırpıda geçer ve,  “Kardır, yağar elbet…”  denilmez de aynı sevincin akranı olmak için bahaneler aranırdı daha çok. Akran olmak, çocukluğun aynı çığlık dolu sevincini olmasa bile, aynı nazenin ruhunu taşımak adına o kederli, düşünceli gözleri pencereden yana yatırmak olurdu yine de. Sonra hava birden bozar, gün sessizce kararır, taze susam kokularına karışan ocakbaşlarında kahveler yudumlanırken, başlar birer birer önlere eğilir, derken hırıltılı bir boğaz, “Gençliğimde çok kar yağardı…” der ve aynı hırıltılı ses başını pencereye çevirdikten sonra bir müddet susardı o an. Bütün gözlerin çevrildiği aralıkta bekleyen kar, bu derin çizgiler boyunca ilerleyen asırlık çınarın yüzünde kısa bir zaman eğleştikten sonra, artık geldiğini, bir müddet dünya üzerinde misafir kalacağını böylelikle cümle âleme duyurmuş olurdu.

Kadim zamanların bilinen hikâyelerinde kar, yeni bir çağ demekti aslında. Nazlanarak gelişini ağustosta arayanlar olduğu gibi, aralık boyunca sabırsızlananlar da mebzûl miktar sayılırdı. Bereketle soluklanan sonbahar boyunca, dağ kırlangıçlarının izlerine bakıp rüzgârın uzun vadiler boyu ıssızlığa meyyal esişini hesap etmeye çalışanlar, “Kar çok olur bu sene inşallah.” dedikten sonra uzun uzun susarlardı. Kalbin bu bülbül yuvasını andıran köşesinde eğleşenler, şüphesiz karla gelecek bereket sofrasının doyumsuz lezzetlerini de çok iyi bilirlerdi. Öyle ki, kışlığın kışlığıyla, kuşluğun da kuşluğuyla nam saldığı devirlerde, hasat sonrası başlayan hazırlıklar arasında duran unun, tütünün ve yakacağın istiflendiği o mübarek zamanlarda hayat, duru bir gök konukluğuna ait masmavi temennilerle geçip giderdi. Zira hayat, bütün canlılığına rağmen yine de yavaş akar, en sıradan hâlinde bile hikmet dolu taraflar aranırdı. Eh, kıştı işte gelen, kardı; geniş avlular boyu serpilip coşan yazdan sonra, ‘ağır misafir’di karşılanacak olan.

Hatırlamak ibadetten sayılmış olsaydı şayet, muhtemelen epey bir sevap yazdırabilirdim omuzlarımın üstündeki kâtiplere. Zira kar sesiyle büyülenen eski dünya için yaşamak, buğusu kadim, varlığı mahut seyirlikler, oyunlar zümresi arasında eskimeyen tatlarla sokulurdu evlere. Evler yani, her biri köstebek yuvasını andıran çehreleriyle şehirlerin içli şarkılarıydılar o vakit. İçli, yoksulluk şarkıları… Kış radyosunun bulunduğu odalarıyla, hep aynı frekansın sabah sevincine eş tez canlılığıyla taşarlardı daracık avlulardan. Çıtırdayan soba yanında, cızırdayan güğümdeki su kadar berraktı ruhlar. Karla karşılanan sabah sevincinin o çocuk kalbiyle seyrine durduğumuz zamanlarını kim yeniden yaşamak istemez ki? Ezgili bir nehir gibi akıp giden unutulmuş bir sandık içindeki albümlerde aradığımız o vefa düşkünü samimiyet, kış bahçelerine adanmış kadim ruhlarla düşüverir birden aklımıza. Hem, nasıl da geçivermiştir yıllar böyle, inanmak kabil midir? Doğrusu, karla ışıltılı, karın ışıltısıyla değişen o telaşlı ve fakat içine çekilmiş ruhlar için gittikçe kararan ilk akşamların yalınkat telaşını şimdi kime, nasıl anlatabiliriz ki?

Karla hatırlanan zamanlardı ki çatılarda uzunca biriken ağartılı akşamlarla çoğalırdı her şey. Sokakları boyayan yemek kokularıyla akşam, kesilen elektrikten mahrum evlerle mukayyet, ay ışığının aydınlattığı alacakaranlık içinde duru renklerin seyrine amade naif bir ruh esrimesinin tavsayan düşlerine bırakırdı kendini. Uzun sessizliklerin dolup boşaldığı elektriksiz zamanlarda hayat, şehrin ıssızlığını büyüten kocaman bir mağara olurdu. İçine sokuluverdiğimiz, içimizin ateşiyle ısınan o mağarada biz çocuklar, hışırtılı bir radyonun hüzünkâr türküleriyle büyürdük tastamam. Fakat inandığımız aydınlığın ezanlara ayarlı vakitlerini dualarla karşılamayı ise hiç unutmazdık. Bilirdik ki Allah bütün her şeyden büyüktü ve Allah bütün eksiğimizin yegâne tamamlayıcısıydı.

Pek dokunaklı, düşündüren taraflarıyla zihnimizde tandır hikâyelerine, masallarına dair ışıklı yollar bir bir açılıyor olsa da doğrusu, “Tepegöz”, “Hayber Kalesi”, “Kerem ile Aslı”, “Tahir ile Zühre” arasında, ancak karla tamamlanan hayâl meyal resimler, düş kırıntıları canlanıyor gözümün önünde. Tuhaftır, artık bu anlatıların gerisinde kalıp rahmete kavuşanları bile hatırlayamaz olduk. Oysa onlar, çocukluk evrenimizin biricik öznesiydiler ve iki diş kalmış yaşlarına rağmen bereketin en gizli taraflarında eğleştiklerini ise hiç anlayamazdık. Oysa karla toprağa sokulan adamlardı hepsi. Her birinin yüzlerinde okunan aynı yavaşlığın tesiriyle, yedi iklim yedi bölgede aynı övgüyle seslenmemek ne mümkün.

Seni toprak sanacaklardı, ruhunu aşkla karıştırabilseydin eğer. Uzaklara dalmış sanacaklardı işte, yorgun bir tren sesine, bir ömrü parçalara bölen asil bir acıya… Sonra işte seni, şarkılarına kadar kederli, ucuz insan pazarında satılığa çıkarılmış, huzursuz ihtiyarlardan sanacaklardı; yüzünü kefeninle mezada koyabilseydin eğer. Yüzünü senin, toprakla kefenlenen o uzak zamanlarda, taş bağırlı dağlara çevirdiğinde en çok, hayretle bakan bir çift göz göreceklerdi. Sen topraktın sonra, topraktandın; körelmiş sancı da senindi, uçarı sevinç nöbetleri de… Sözlerinde sızı bulanlar, buldukları sızılarla sözlendiklerini anladıklarında sen, huzura varan topal karınca olacaktın ruhunu aşkla karıştırabilseydin eğer.

Karla karşılanan iki dirhem bir çekirdek sözlerin, biliyorum ki edebiyatımızda umutlu bir köşeye oturtulan hüzünlü bir tarafı da var. Çağın söz yangınına ruhlarıyla düçar olanlar da bilir ki hayat, bukleli kırgınlıkların istiflendiği kocaman bir ıslahevidir artık. Kış emzirmez hiç birimizi bundan sonra. Kış, unutulmuş o yoksul, o öksüz yüzlerinde sevinç kırıntılarıyla bekleşen çocukların hakkıdır ve tahta pervazlı pencereler önünde, aynı pırıltılı gözlerde beliren tarifsiz hayretle birlikte, okşanmamış bir sevincin düşe çağıran o tatlı çığlığını koyvermek sadece onlara yakışır şüphesiz: “Kar yağıyor!”                

Çok Okunanlar