Bizimle İletişime Geçin

Düşünce

Kur’an’ın Dilsel Mahiyeti

Son zamanlarda kutuplaşmaya yol açan İlahî kelamın dilsel mahiyeti üzerinden bir tartışma başladığı ve yürüdüğü görülmektedir. Tarihte kalmış, ümmetin çoğunluğunun görüşüne mazhar olmamış şaz bir takım görüşleri, bilgisi ve ilgisi olmayan halka taşımak bir aşırılık olduğu gibi, bu tartışma üzerinden bir tekfir propagandası başlatmak da benzer bir aşırılık gibi görünüyor. Sözün özü, ataların dediği gibi, her söz üslubuyla söylenmelidir, her taş yerinde ağırdır ve yine ilim geleneğimizin benimsediği gibi insanlara akılları, bilgileri ve ilgileri ölçüşünde hitap edilmelidir.

EKLENDİ

:

Yüce Allah, her peygambere gönderdiği kavmin dilinde vahiy indirmiştir. Şu ayet meali bu gerçeği ifade etmektedir: “İstisnasız her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açık açık anlatsın; bundan sonra Allah dilediğini sapkınlık içerisinde bırakır, dilediğini de doğru yola iletir. O, güçlüdür, hikmet sahibidir.” (İbrahim 14/4). İbn Kesîr ayetin açıklamasında bunun Yüce Allah’ın halkına yönelik bir sünneti yani değişmez sosyal ve beşeri kanunu olduğunu dile getirir (bk. İbn Kesir, Tefsir, ilgili ayet yorumu). Yüce Allah bu sünneti doğrultusunda vahyini kimi zaman İbranice, kimi zaman Süryanice kim zaman da Arapça indirmiştir. Cebrail vasıtasıyla bütün bu dillerde inen ilahî kelamlar, Allah’ın zatıyla kaim kelamına delalet etmektedir. Vahyi indiren, âlemdeki hiçbir türe benzemeyen kadîm olan Allah’tır. Allah hitabını peygambere bir cümle şeklinde bildirdiğinde ona uygun sesler yani Arapça’nın ya da bir başka dilin kalıplarına uygun lafızlar yaratır, ardı sıra onları muhataba işittirir” (Bâkıllânî, et-Takrîb ve’l-İrşâd es-Sağîr (nşr. Abdullah b. Ali Ebû Zenîd), Beyrut 1413/1993, I, 322; Ebü’l-Muin en-Nesefî, Tebsıratü’l-edille, DİB Yayınları, Ankara 2004, I, 372)
İmam Matüridî, Kur’an’ın Arapça olarak yani lafız ve mana şeklinde Hz. Peygamber’e geldiğine “Hiç kuşkusuz, “Kesin olarak bunları ona bir başka insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Oysa ona öğretiyor dedikleri kişinin dili yabancıdır, bunun dili ise açık seçik Arapça’dır. Allah’ın âyetlerine inanmayanlar yok mu, Allah onlara hidayet vermeyecek; onlar için elem verici bir azap vardır. Ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlar böyle bir yalanı uydurabilirler, asıl yalancılar onların kendileridir.” (Nahl 16/103-105) ayetlerini delil olarak getirir ve şayet sadece mana olarak gelseydi Yüce Allah insan tarafından öğretilmesini bir iftira olarak nitelemezdi diye yorum getirir.
Bütün bunlar gösteriyor ki vahiy, peygamberin konuştuğu dille indirilmiştir. Son Peygamber Hz. Muhammed Mustafa (sav) Arapça konuştuğu için Kur’an o dilde gelmiştir. Ancak geçmişte Batınîler (Karmatiler ve İsmaililer) günümüzde ise bir kısım çağdaş araştırmacılar, Kur’an’ın mana olarak geldiğini, daha sonra Hz. Peygamber’in kendi diliyle onu ifade ettiğini iddia etmişlerdir. Yukarıdaki bilgiler doğrultusunda değerlendirildiğinde onların bu iddia ve kanaatlerinin isabetli olmadığı açıktır. Nitekim İmam Matüridî, Batınîlerin bu görüşünü Te’vilatü’l-Kur’an / Te’vilât Ehli’s-Sunne adlı tefsirinde eleştirmiş, reddetmiş ve Kur’an’ın hem lafız hem de mana olarak Allah tarafından Cebrail vasıtasıyla Hz. Muhammed’e indirildiğini net bir şekilde ifade etmiştir (I, 74; III, 121, 541).
Şu da bir gerçek ki, kaynaklarda geçtiği gibi Cebrail, Hz. Peygamber’e çoğunlukla insan suretinde gelmiş, onunla Arapça iletişim kurmuş ve Kur’an metnini de Arapça olarak getirmiştir. Yusuf Suresinin başında geçen “Biz onu Arapça Kur’an olarak indirdik” (Yusuf 12/2) ayetinin anlamını Ebü’l-Leys es-Semerkandî, “Biz Cebrail’i Kur’an’ı Arap diliyle okusun diye Muhammmed’e gönderdik” şeklinde yorumlamıştır. (bk. Tefsîrü’s-Semerkandî, nşr. Adil Ahmed- Ali Muhammed, Beyrut 1427/2006 III, 149.)
“İşte, sakınsınlar yahut hatırlamalarını sağlasın diye onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda uyarılarımıza tekrar tekrar yer verdik. Gerçek hükümran olan Allah, yüceler yücesidir. Sana O’nun vahyi okunup bitirilmeden önce Kur’an’ı okumada aceleci davranma ve “Rabbim, İlmimi arttır!” de.” (Tâhâ 20/113-114) ayetlerinde geçtiği gibi Cebrail bizzat Kur’an’ı getirip okuduğunda Hz. Peygamber ezberleme veya vahiy katiplerine yazdırma gayretiyle acele ederdi. Bu ayette Hz. Peygamber’in aceleyle tekrar etmemesi veya hemen yazdırmaya yönelmemesi, Cebrail tarafından okuma işlemi tamamlandıktan sonra okuması veya imla ettirmesi emredilmektedir. Kıyame Sûresi 16-19 ayetlerinde de aynı hususa işaret edilir. (İbn Kesîr, Tefsir, ilgili ayet yorumu.) Bazı rivayetlerde buradaki acele etmesine yönelik uyarının; manasını açıklama, yazdırma veya acele hüküm verme şeklinde gelmesi yine Kur’an’ın lafız-mana bütünlüğü içinde geldiğini teyit eder. (Taberî, Tefsîr, ilgili ayet yorumu; Kurtubî, Tefsir ilgili ayet yorumu).
Hz. Peygamber, gelen Kur’an ayetlerini Cebrail okuyup bitirmeden okuma veya yazdırma hususunda uyarıldığına göre, O, Cebrail’den Kur’an’ı Arapça olarak dinliyordu ve Arapça olarak tekrar ediyordu. Çünkü Tâhâ ve Kıyâme Sûrelerinde ifade edildiği gibi lafız olmaksızın mananın tekrarı veya aceleyle okunması söz konusu olamaz. Bütün bu gerçekler Kur’an’ın lafız ve mana olarak Hz. Peygamber’in konuştuğu dil olan Arapça geldiğini göstermektedir. Mana olarak geldiği iddialarının doğru kabul edilmesi durumunda, bir yandan Hz. Peygamber’in tercüman konumuna düşmesi diğer yandan ise gelen mananın orijinal değil, tercüme metin olduğu anlamına gelir. Bu durum Kur’an’ın diğer dillere tercümelerinin de Kur’an kabul edilmesini beraberinde getirir. Halbuki diğer dillere yapılan tercümelerin veya yorumların Kur’an kabul edilemeyeceği hususunda İslam alimlerinin ezici çoğunluğunun ittifakı bulunmaktadır. Nitekim bu gün İncillere yöneltilen en büyük eleştiri, tespit edilen ilk İncillerin Hz. İsa’nın konuştuğu dilde değil, Yunanca olarak yazılmış olmasıdır. Bu da İncillerin orijinallerinin bulunmadığının delili olarak sunulmaktadır. Çünkü hiçbir tercüme orijinal manayı tam olarak yansıtamaz ve bu yüzdendir ki bilimsel/akademik çalışmalarda tercümeler, ikincil kaynak kabul edilir.
Bununla birlikte şu gerçeği bilmekte de yarar vardır: Nasıl ki peygamberlere has olan ismet sıfatı imtihanı ortadan kaldırmıyorsa, vahiy alması da peygamberi beşer üstü bir konuma çıkarmaz ve onun beşerî özelliklerini yok etmez. Bu konuda Yüce Allah bizi baştan uyarıyor ve Hz. Muhammed’e (sav) şöyle söylemesini emrediyor: “De ki: Ben sizin gibi bir beşerim. Şu var ki bana tanrınızın tek olduğu vahyolunuyor.” (Kehf 18/110) “De ki: ‘Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır’ demiyorum. ‘Ben gaybı da bilmem’. Size, ‘ben bir meleğim’ de demiyorum. Ben sadece bana indirilen vahye uyuyorum.” (En’âm 6/50). Bu ayetlerde Hz. Peygamber’in vahiy alması dışında diğer insanlardan bir farkının olmadığı açıkça ifade edilmektedir. Zaten birçok ayette Hz. Peygamber’in sadece tebliğ etmekle görevli olduğu, kimseyi zorla Müslüman yapmak gibi bir yükümlülüğünün bulunmadığı vurgulanmıştır. Onun birinci ve öncelikli görevi insanlara doğruları söylemek, gelen vahyin uygulamasını göstermek ve yaptıklarının ne gibi sonuçlar doğuracağını haber vermektir.

KUR’AN’IN MAHİYETİ KONUSUNUDAKİ GÖRÜŞLER

Kur’an’ın Allah’tan insana intikali ve mahiyeti konusunda İslam düşüncesinde dört temel görüş bulunmaktadır:
1. Ahmed b. Hanbel’in görüşü: Kur’an, Allah’ın kelamıdır, mahiyeti konusunda konuşmak doğru değildir. Ancak onun bazı taraftarları, Mu’tezile’ye yönelik sert muhalefet tavırları yüzünden okunan, dinlenen ve ezberlenen Kur’an lafızlarının dahi yaratılmamış olduğunu iddia etme aşırılığına düşmüşlerdir. (Ahmed b. Hanbel, er-Red ale’z-zenâdıka ve’l-Cehmiyye, nşr. Ali Sâmi en-Neşşâr, Ammar Cem’î et-Tâlibî, Akâidü’s-Selef, İskenderiyye 1971, s. 77-78; Ebü’l-Muîn en-Nesefî, Tebsıratü’l-edille, I, 383).
2. Mu’tezile’nin görüşü: Kur’an lafız ve mana olarak yaratılmış ve Cebrail vasıtasıyla Hz. Peygamber’e indirilmiştir. Onlar, Kur’an’ın yaratıldığı mahallin Levh-i Mahfuz, Cebrail veya Hz. Peygamber olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir. Ancak Mu’tezile içindeki ağırlıklı görüş, Kur’an’ın lafız ve mana olarak Levh-i Mahfuzda yaratıldığı ve elimizde bulunan Kur’an’ın, orada bulunan Kur’an’ın ifadesi olduğu şeklindedir. Onlara göre okuduğumuz, yazdığımız ve dinlediğimiz Kur’an Allah’ın kelamıdır ve fiilidir yani Allah’ın yaratmasıyla meydana gelmiştir. Onlara göre Kur’an lafız ve mana olarak mucizedir ve mucize olması da yaratılmışlığının bir göstergesidir. Bunun ötesinde ne Allah’ın bir kelam sıfatı vardır ne de Kur’an’ın ezeliliği söz konusudur. Görülüyor ki, Mu’tezile lafız-mana ayrımına değil, sadece Kur’an’ın yaratılmasına odaklanmıştır. (Ebü’l-Kasım el-Belhî, Kitâbü’l-Makalât, nşr. Hüseyin Hansu vd., İstanbul 2018, s. 268-269; Ebü’l-Muîn en-Nesefî, Tebsıratü’l-edille, I, 385, Zemahşeri, el-Keşşâf, Kahire ts. Mektebetü’t-Tevfikiyye, II, 754)
3. Ehl-i Sünnet kelam mezhepleri olan Eş’arîler ve Matürîdîlerin görüşü: Allah’ın kelamı olan Kur’an yaratılmamıştır. Ancak lafız-mana bütünlüğü içinde yaratılıp Cebril’e verilen ve oradan Hz. Peygamber’e gelen okuduğumuz, dinlediğimiz ve ezberlediğimiz Kur’an yaratılmıştır. Arapça olarak yaratılmış olan bu Kur’an, Allah’ın ezeli kelamına delalet etmektedir. Matüridîler bu ikili durumu, kelam-ı nefsî ve kelam-ı lafzî diye tasnif etmişlerdir. Kelam-ı nefsî, yaratılmamış olan Allah’ın kelam sıfatı; kelam-ı lafzî ise, Cebrail’e intikal ettiği andan itibaren yaratılmışlık vasfı kazanmış elimizdeki Kur’an’dır. Eş’ariler ise bu ayrımı, Allah’ın dışındaki varlıklarda bulunan kelam yani Kur’an yaratılmış olup Allah’ın ezelî kelamına delalet etmektedir şeklinde formüle etmişlerdir. Bu kategoriyi Kerramiler, hikaye ve mahki isimlendirmesiyle ifade etmişlerdir. İlk Ehl-i Sünnet kelamcıları olan İmam-ı A’zam Ebû Hanife ve İbn Küllab el-Basrî’nin bu görüşlerin oluşmasında ve şekillenmesinde katkıları büyüktür. (bk. Ebü’l-Muîn en-Nesefî, Tebsıratü’l-edille, I, 368-369, 383-384; Şehristânî, el-Milel ve’n-nihal, nşr. Abdulemir Ali Mehnâ, Ali Hasan Fâgur, Beyrut 1410/1990, I, 108).
4. Karmatî ve İsmailî diye de isimlendirilen Batınîlerin görüşü: Kur’an bir tasavvur ve hayal olarak Hz. Peygamber’in zihnine/kalbine indirilmiş, Hz. Peygamber de kendi lisanı ile bu manayı ifade etmiş yani lafza dökmüştür. (bk. Matüridî, Te’vilatü Ehli’s-Sunne, nşr. Fatıma Yusuf el-Hıyemi, Beyrut 142572004, III, 121, 541). Batınîlerin bu görüşünü, son zamanlarda bazı çağdaş araştırmacıların da dile getirdiği görülmektedir.

BATINÎ ANLAYIŞA YÖNELİK KISA DEĞERLENDİRME
Batınîlerin Kur’an’ın manası Allah’a, lafzı Hz. Peygamber’e ait şeklindeki anlayışa gitmelerinde, klasik felsefeden mülhem âlem ve insan anlayışının etkisi büyüktür. Onlara göre âlem ay altı ve ay üstü şeklinde iki kategoriye ayrılır. Ay üstü âlem, cisim ve cismanî olandan arınmış, oluş ve bozuluş kanunlarına tabi olmayan ruhaniyet ve sermediyet alemidir. Ay altı alem ise tam tersine oluş ve bozuluş kanunlarına tabi cisim ve cismanî unsurlardan oluşur. Bu ayrım felsefede, fizik ve metafizik şeklinde ifade edilmiştir. Buna göre insanın bedeni ay altı alemin bir unsuru dolayısıyla oluş ve bozuluş kanununa tabi cisimdir, insanın nefsi/ruhu ise oluş ve bozuluşa tabi olmayan ay üstü aleme ait ruhani varlıktır ve oradan bilgi alabilme kabiliyetine sahiptir. Son akıl olan ve suretler veren Akl-ı faal ile ittisal eden yani birleşen nefis/ruh, yetkinliğe erişir ve hakikat bilgisine sahip olur. Batınîler felsefeden mülhem aklı, kalem-i a’la veya Cebrail; nefsi ise levh-i mahfuz olarak isimlendirmektedirler.
Batınîlere göre Kur’an ruhaniyet alanı olan ay üstü alemden gelmiştir. Orada cismanî yani maddenin özelliği sayılan seslerden ve şekillerden oluşan araz kabilinden lafızların bulunması söz konusu değildir. Öyleyse Kur’an mana olarak ruhanî âlemden yine ruhanî olan Cebrail vasıtasıyla Hz. Peygamber’in ay üstü âleme ait ruhuna gelmiş, O’nun cismani tarafını teşkil eden ve bedeninin konuşma aracı olan ağız ve diliyle lafza dökülmüştür. Zaten Batınîler, peygamberin bedenini değil, ruhunu peygamber olarak kabul ederler. Onlara göre “bir peygamber yiyen içen, bozulan ve ölen maddî ve cismanî ceset değil; yemeyen, içmeyen, bozulmayan ve ölmeyen yani maddeden arınmış ezelî basit cevher olmalıdır.” (Mâtürîdî, Te’vîlâtü Ehli’s-Sunne, nşr. Fatıma Yusuf el-Haymî, Beyrut 1425/2004, III, 12, 320).

Ehl-i Sünnet anlayışına göre ise âlem, Allah’ın dışındaki her şeyi ifade eden bir yapının adı olup cevher, araz ve onların birleşmesiyle meydana gelen cisimlerden oluşmuştur. Dünya, ahiret, melek, cin, şeytan ve gök cisimlerinin tamamı âlemin unsurlarıdır. Bu cisimlerin kimisi latîf görünmez, kimisi de kesîf görünebilir. Dolayısıyla bütün âlem cisimlerden müteşekkildir. Yeniden dirilmeden itibaren Ahiret hayatı da cismanî olarak gerçekleşecek ve devam edecektir. Ay üstü âlemin ruhanî olması diye bir şey söz konusu değildir. Melekler de görünmeyen cism-i latîf varlıklardır. İmam Matüridî “Onlar cisimlerdir ama görünmezler” (Matüridî, Te’vilât Ehli’s-Sünne 1425/2004, IV, 560) diyerek meleklerin cisim olduğunu açıkça ifade etmiştir. Meleklerin cisim olduğunun bir başka göstergesi, Cebrail’in cisim olan insan suretine bürünebilmesidir. Dolayısıyla Batınîlerin alem anlayışı Ehl-i Sünnetin anlayışı ile taban tabana zıttır.
Öte yandan nasıl ki insan, ruh ve beden birlikteliğiyle bir anlam ifade ediyorsa, kelime de mana ve lafız birlikteliğiyle ancak bir anlam ifade eder. Tek başına ruhun ve tek başına bedenin insan kabul edilmesi söz konusu olmadığı gibi, kelime de sadece lafza veya manaya indirgenemez. Lafızlar mana için bir kalıptır. Kalıp bozulduğu veya değiştirildiği takdirde mananın bütünlüğü ve ölçüsü kaybolur. Batınîler sanki tam da bunun gerçekleşmesini istemektedirler. Böylece lafızdan kopardıkları manayı kafalarına göre bir kalıba sokma imkanına kavuşmak istemektedirler. Diğer bir deyişle istedikleri kelimeye çıkarlarına ve durumlarına uygun bir anlam yükleme peşindedirler. Nitekim tarih boyunca Batınîlerde görülen en önemli haslet, yerine ve zamanına göre kelimelere anlam yükleyerek insanların kafalarını karıştırmak olmuştur. Takiyye tam da bu işlemin adıdır yani istediği manayı istediği kalıba yükleyerek, kimini gizleyerek kimini açığa çıkartarak planlarını yürütmeleridir. Böylece onlar kendi kafalarına göre ikiyüzlülük de yapmış olmamaktadırlar. Halbuki yaptıkları tam da ikiyüzlülüktür.
SÖZÜN ÖZÜ
Son zamanlarda kutuplaşmaya yol açan İlahî kelamın dilsel mahiyeti üzerinden bir tartışma başladığı ve yürüdüğü görülmektedir. Tarihte kalmış, ümmetin çoğunluğunun görüşüne mazhar olmamış şaz bir takım görüşleri, bilgisi ve ilgisi olmayan halka taşımak bir aşırılık olduğu gibi, bu tartışma üzerinden bir tekfir propagandası başlatmak da benzer bir aşırılık gibi görünüyor. Meseleye Ehl-i Sünnt ve’l-Cemaat topluluğunun “Ehl-i Kıble tekfir edilemez” ilkesi çerçevesinde yaklaşmanın daha isabetli, orta yolu tutan ve kucaklayan bir tavır olacağında şüphe yoktur. Kaldı ki, Kur’an’ın mahiyetiyle ilgili tarihte yapılmış tartışmalarda hiçbir tarafın kazanç sağlamadığı görülen bir gerçektir. Yüzyıllarca süren bu tartışma, İslam dünyasında kutuplaşma ve parçalanmadan başka bir işlev görmemiştir. Bu gibi tartışmaların tek yararlı tarafı, ilim meclislerinde ve akademik ortamlarda fikir egzersizi yapmaya vesile olmaktır. Bu konuların özel ilmî mahfillerde müzakere edilmesi de bu çerçeveden değerlendirilmelidir. Ancak bu gibi nazarî ve farazî mülahazalar asla dışarıya taşınmamalıdır. Sözgelimi bir tıp bilim adamının kadavra üzerinde yaptığı işlemleri, dışarıya taşıyıp sağlıklı insanlar üzerinde denemeye kalkışması veya yaptığı işlemleri ilgisi olmayan insanlara aktarması ne kadar zararlı ve gereksizse, bu gibi tartışmaların özel ilim meclisi dışına yani bu konularla bilgisi ve ilgisi olmayan insanlara taşınması da aynı şekilde gereksizdir. Sözün özü, ataların dediği gibi, her söz üslubuyla söylenmelidir, her taş yerinde ağırdır ve yine ilim geleneğimizin benimsediği gibi insanlara akılları, bilgileri ve ilgileri ölçüşünde hitap edilmelidir. Vesselâm!

Düşünce

Dijital Bağımlılık

Bağımlılık, on yıl öncesine kadar uyuşturucu, alkol, sigara gibi kötü alışkanlıkların insanlara verdiği zarar olarak tanımlanırken 2010’lu yıllardan sonra “dijital bağımlık” olarak tanımlanan yeni bir bağımlılık türü insanlığı tehdit etmeye başladı. Dijital aygıtları “iş gereği” kullanmaktan ziyade “işini, evini, aile hayatını, eşini, çocuğunu, baba ve anasını, okulunu, sporunu, yemeğini, sokakta oynamasını, bir hobi edinmesini, kitap okumasını, eğitimini, dostlarını ziyaret etmesini, araştırma yapmasını, uyumasını, sohbet etmesini, ibadet etmesini… “ gibi normal bir insanın bizzat yaparak mutlu olacağı asgari işleri çok fazla sayıda ve sürede terk edip bu terk etmeyi alışkanlık haline getirdiği gibi gerçek hayattan koparak “dijitale aşırı yapışık yaşamasına” dijital bağımlılık demeye başladık.

EKLENDİ

:

Bağımlılık, on yıl öncesine kadar uyuşturucu, alkol, sigara gibi kötü alışkanlıkların insanlara verdiği zarar olarak tanımlanırken 2010’lu yıllardan sonra “dijital bağımlık” olarak tanımlanan yeni bir bağımlılık türü insanlığı tehdit etmeye başladı. Dijital aygıtları “iş gereği” kullanmaktan ziyade “işini, evini, aile hayatını, eşini, çocuğunu, baba ve anasını, okulunu, sporunu, yemeğini, sokakta oynamasını, bir hobi edinmesini, kitap okumasını, eğitimini, dostlarını ziyaret etmesini, araştırma yapmasını, uyumasını, sohbet etmesini, ibadet etmesini… “ gibi normal bir insanın bizzat yaparak mutlu olacağı asgari işleri çok fazla sayıda ve sürede terk edip bu terk etmeyi alışkanlık haline getirdiği gibi gerçek hayattan koparak “dijitale aşırı yapışık yaşamasına” dijital bağımlılık demeye başladık.

Şimdilerin dijital ürünleri, gelecek birkaç yıl içinde de yoğun bir şekilde hayatımıza girecek olan “sanal dünyalar” tümleyeni, insanı, içine girince çıkamayacağı dijital dünyanın sarmal dehlizlerine doğru çekiyor/çekecek. Günümüzde adını saydığımız/bildiğimiz bir kaç web sitesi, birkaç oyun ve üç beş sosyal medya uygulamasıyla hemhâl olmuş insanlar bile kendilerini bu “illet” in bağımlılığından kurtaramıyorken gelecekte durumun bugünden “çok daha kötü” olacağı kesindir.  Bugün üç-beş site bir oyun, bir sosyal medya olarak ifade edilen bağımlılık odaları, yarın gökteki yıldızlar kadar sayılamayacak kadar çoğalacak ve bugün sadece “dijital bağımlık” olarak ifade edilen kavram gelecek yıllarda branşlara ve kategorilere ayrılarak insanı esir alacaktır. Yapay zekâ ile güçlendirilmiş, duygulara hükmeden ve hayatı tekdüzeleştirip insanları “sanal dünya”ya hapsederek “mutlu” yaşattığını iddia eden küresel bağımlılık (zehirlenme)  anaforuna gireceğiz. Dahası bu zehirlenme ile beraber yaşa, cinsiyete, bağlama, konu başlıklarına, kategorik duruma ve zaman faktörü gibi değişik bağımlılık türleri ve tedavileri ortaya çıkacak. Örneğin 18 yaşın bağımlığı ile 60 yaş bağımlılığı farklı düzlemlerde ele alınıp irdelenecek. Bağımlının cinsiyeti (E,K) ile beraber cinsiyetsizliği ya da bağımlılık konusunun oyun, kumar, eğlence, kültür, sanat vb. alanlarda farklılaşması, teşhis ve tedavide de fark oluşturacaktır. Nasıl ağır sanayinin havayı kirleten, elektroniğin karbondioksit emilimini arttıran, kimya sanayiinin çevreye zehir pompalayan yan etkileri varsa “sanal dünya”ların da kategorik bağımlılık etkilerinin insanlığı çepeçevre sarması bilim ve teknolojinin “normal” bir sonucu olarak gösterecektir.

Dijital bağımlılığın uyuşturucu ve alkol bağımlılığından “daha farklı” ve “zor” olduğu bir gerçek. Çünkü diğer bağımlılıklar din, ahlâk ve hukuk kuralları yanında toplum ve kişiler tarafından “kötü”, ”günah” ve “suç” etiketleri ile damgalanmaktadır. Bu nedenle madde bağımlılığı hemen hemen tüm insanlık tarafından “kötü” sayılan veya kötü bilinen bağımlılıklardır. Hatta bu maddeler her mekân ve her ortamda kullanılmadığı için, orta yerde kullanılması, gösterilmesi, reklâmı ve hatta alınıp satılması bile suç sayılmıştır. Hâlbuki dijital bağımlılık hayatın içinde bizimle yaşayan, 7/24 yanımızdan ayrılmayan, işte, evde, piknikte, yatakta, derste, çarşıda, dağda, parkta, vapurda, trende hemen her yerde ve her saat cebimizden çıkarıp “bir nefes çekip” bağımlılığımızı devam ettirdiğimiz bir zehirden başka nedir ki? Ayrıca ebeveynler bebeklerin eline sus ağlama diye verdiği dijital oyuncakları, “çocuğum sana bir hediyem var” diyerek devam ettirilen bağımlılık aracını (maddesini) normal üstü tarza getirip kalıcı kılarlar. Ayrıca “büyüklerin” gece gündüz başından ayrılmadığı, elinden düşürmediği bu uyuşturucu aygıtların kötü, günah ve suç aygıtı olması artık insan ve toplum nazarında neredeyse imkânsız hâle gelmem üzeredir. “Kötü olsa idi ailemiz bize almaz, kendileri de ellerine alıp kullanmazlardı” cümlesi kesinlikle çocuklarımızın ve gençlerimizin doğal içsesleridir. Oysa gerçek hiç de öyle değildi! Büyük bir yanılsama, gerçek olmayan, hayali, sanal, dijital yaşama özentisi ve boşluğu vardı. Çünkü insanlık 7’den 70’e bir dijital yanılsamayı, sanal dünya bağımlılığını yaşamaya başlamıştı…

Daha başlangıçtaki basit haliyle dijital bağımlılığı: “oyun bağımlılığı, sosyal medya bağımlılığı ve aşırı bilgisayar kullanımı” olarak üç grupta incelemek mümkün. Bugün, en başta oyun bağımlılığı ile (sırasıyla) çocuklar, gençler ve yetişkinler; sosyal medya bağımlılığı ile (sırasıyla) yetişkinler, gençler ve çocuklar ve en nihayet iş gereği aşırı bilgisayar kullanımı bağımlılığı ile (sırasıyla) yetişkinler, gençler ve çocuklar maalesef “dijital bağımlı” duruma gelmiş bulunmaktadır. Bugün hiç kimse bağımlı olmadığını iddia edemez. Bağımlı olduğumuz kesin olup belki “tedavi edilmesi gerekenler ve gerekmeyenler” şeklinde ayırabiliriz. Bağımlı olup tedavisi gerekmeyenleri şöyle test edebilirsiniz: İşleriniz aksamıyor, boş zamanlarınızın yüzde ondan fazlası bilgisayar/telefonla uğraşmakla geçmiyor, ailenize, çocuklarınıza ve çevrenize zaman ayırabiliyor ve her şeyden önemlisi çevrenizde telefon kullanmayan bir yakınınız size “sen bağımlı değilsin” diyorsa siz tedavi edilmesi gerekmeyen bağımlısınız. Dijitale bağlı olup “bağımlı olmayan” tek grup var onlar da tuşlu telefon kullanan, aranınca ulaşılamayan  “yaşlı” büyüklerimizdir.

Diğer yandan “sanal dünyalar” olarak adlandırılan sanal gerçeklik (Virtual Reality (VR)), karma gerçeklik (Mixed Reality (MR)) ve arttırılmış gerçeklik (Augmented Reality (AR)) uygulamaları bugün sizlerin sahip olduğu dijital bağımlılığın ve dijital riskin fersah fersah ötesinde bir sanal bağımlılık ve gerçek risk ile milyar dolarlık devasa projelerle insanlığın başına çökmek için hazırlık yapıyor, gün sayıyor. Önceki bir yazımda bahsettiğim “sanal gerçeklik” gerçek olmayan (sanal) bir dünyayı gerçekmiş gibi insana sunmaktadır. İnsan beş duyu organı ile gerçeği sanaldan ayırır. Uykusunda bir rüya görür, ayılınca aklı ile hayal gördüğünü anlar ve o defteri kapatır. Ya da halüsinasyon gören biri gördüğü ucube nesneye eli ile dokunmaya çalışır, dokunamaz ve hayali olduğunu anlar. Eğer kişi rüyadan çıkamaz veya halüsinasyonun etkisinden kurtulamazsa bu şekilde yaşamaya devam eder. Bu da girilen ve etkisinden çıkılamayan ortam olup insan yaşamı için öncelikle gerçek hayatta büyük bir “risk” oluşturur ve ayrıca büyük bir “ahlak” sorunu ortaya çıkarır. Elinde akıllı telefonla büyüyen 4-5 yaşlarında bir çocuğun yerde gördüğü küçük bir karıncanın görüntüsünü büyük görmek için karıncanın üstünde eliyle ekran büyütme işareti yaptığı bir zamana ulaştık. Çocuk gerçek yaşamı sanal dünya ile karıştırmakta ve telefon/tabletin sunduğu “büyük görüntü oluşturma sarmalından” kurtulamamaktadır. Çünkü çocuk gördüğü nesnelerin hangisinin gerçek hangisinin sanal olduğunu ayırt edememektedir. İnsan beyni ses, görüntü, bedenen temas, koku, tat gibi sanal yanıltmalar ile birkaç saniye içinde “sanal dünyanın” kahramanı haline gelebilmektedir. Beş duyu organı ile sanal dünyada etkileşen insana yapay zekâ desteği ile tasarlanmış sahneler gerçek/doğal hissi yaratacak ve insanı bu sanal dünyadan çıkarmak da pek kolay olmayacaktır. Çünkü insan aslında sanalda yaşarken gerçek dünyadan daha mutlu olduğunu hissedip gerçekte yaşadığına kendisini de inandıracak ve bu ortamdan çıkması için akli hiçbir sebep insanı ikna edemeyecektir.

İnsanları saatlerce web, oyun, sosyal medya gibi uygulamalarla uğraştırmak gelecekte bağımlılığını atamayacağımız sanal dünyaların kapısında (uçurumun kenarında) gezindirme ve alıştırma çalışmalarıdır. Bugünkü alınan hazzın yüz katı, hatta bin katı haz alan insanlık, sanal dünyalara girince çıkabilecek midir? Çünkü orada sorunsuz insanlar, şefkatli anne ve babalar, saygılı toplum ve daha nice sanal mutluluklar gelecek nesilleri bekliyor olacaktır.

Okumaya Devam Et...

Düşünce

Dijital ve Sanal

Ekranda görülen dijital ürünlerin görüntüsü aslında “sanal”dır. Sanal ise gerçek olmayan, hayali demektir. Bu ürünlerin bazılarının kaynağı dijital, bazılarının kaynağı ise doğaldır. O halde hayali/sanal varlıklara, dijitalden üretilen ürünlerdir diyebiliriz. Bu görünen ürünler aslında gerçek olmayıp sadece görüntüdür. Bilgisayar veya dijital aygıtlarla oluşturulmuş dijital ürünlerin (belgeler, sesler, resimler, animasyonlar, çizgi veya video filmler) tümü sanaldır, varlık dünyaları dijital kodlardır. Diğer taraftan kaynağı doğal olan varlıkların dijitale aktarılması ile gerçek varlığın görüntüsü/sesi artık dijital ürüne dönüşerek sanallaşır. Örneğin yüz yıl önce çekilmiş bir resmi dijitale aktararak canlandırıp ses ekleyerek konuşmalı video bile yapabilirsiniz. O halde doğada gördüğünüz ağacın bilgisayara aktarılmış görüntüsü de sanaldır. Diğer taraftan sanal olan görüntünün aslı hiç olmayabilir de. Yani ekranda görülen, duyulan ürün gerçekte hiç olmayan bir şeyi tasvir ediyor olabilir, tıpkı resim ve heykel sanatlarında olduğu gibi veya mimarların yaptığı projeler gibi.

EKLENDİ

:

Teknolojik gelişmeleri ve bilimsel yenilikleri konuşan bilişimciler diğer branşlara göre daha fazla yabancı kelime kullanırlar. O kahrolası “bilgili ve üstün görünme” aldatmacası yanında yeni icatlardan bahisle yeni kelimeleri de dilimize ellemeye çalışırlar. Batı menşeli kelimelerin tam olarak ne anlama geldiğini bilmeden veya o kelimenin zihin dünyamızdaki karşılığını beynimizde ilişkilendirmeden konuşulanı/yazılanı anlamaya çalışmak beyhudedir. Bu sorun sadece bilişim teknolojilerinde değil tüm bilim dallarını kapsayan genel bir sorundur.

Anlamını bilmediğimiz bir kelimeyi çok duymak ve çok kullanmak o kelimenin ileride doğru anlaşılmasına engel oluşturur. Kelime anlaşılmadığı zaman kelimenin bir adım sonra bize öğreteceği  “kavramsal karşılığı” da anlaşılmaz olur. Örnek olarak matematikteki tanjant kelimesini alalım. Tam olarak bu kelimenin tercümesi söylenmediği için bırakın bu konuyu, matematiğin tümünü zor diyerek sayısal bilimlerden uzak kalmışız. Hâlbuki biri çıkıp tanjant demek “karşı” kotanjant demek “komşu” deseydi milyonlarca insanımız matematikten de hayattan da soğumayacaktı. Kelimelerin ne anlama geldiğini bilmediğimiz gibi  “diğerlerinin kullandığı gibi”  laf kalabalığına getirip kullanırsak savrulup gitmeye devam edeceğiz demektir. Yüz yıldır Milli Eğitim Bakanlığına matematik kitabı yazanlar ısrarla yabancı kelimeleri kullanmaya ve matematik fobisini gencecik çocuklarımızın beyinlerine üflemeye devam etmektedirler. Demek ki kelimeyi bilmemek insan başta olmak üzere topluma ve bilime olumsuz olarak yansımalar yaptırmaktadır.

Bu yazımızda başlıktan da anlaşılacağı üzere iki kelimeyi gündemimize alıyoruz: Dijital ve sanal.

Dijitali sanal’dan daha çok duyduğunuzu ve okuduğunuzu tahmin etmek zor değil. Anlamını bilip bilmediğinizden emin değilim, zira yukarıda dediğim gibi çok duymak/okumak bu kelimeyi anladığımız mânâsına gelmeyebiliyor.

Sözlüklere bakıldığında “dijital”in birkaç farklı anlamının var olduğunu görebilirsiniz. Yani bir tanımda bir anlamı, diğer tanımda ise daha başka bir anlamı ifade ediyor olabilir. Basitten karmaşığa doğru öğretim modeli oluşturarak anlatmaya çalışırsam, dijital’in kelime karşılığı “sayısal” demektir. 0 ve 1 rakamlarının her birine dijit (digit), 0 ve 1 lerden oluşturulan  (101110011) gibi rakamsal kelimelere de dijital (sayısal) denir. Dijital rakamları bilgisayarlar kullanır ve biz o kullanılan rakamları ne görürüz ne de biliriz. Görsek de bizim anlayacağımız türden bir şey değildir. Klavyede bir tuşa bastığımızda bilgisayarımızın içindeki tercümanlar bu karakterleri (yazı, rakam ve işaretleri)  bilgisayarın anladığı ve kullandığı bir nevi “kod” olan 0 ve 1 dijitlerine çevirir. Mesela 999 sayısının dijital karşılığı 111100111’dir.  Ekranda yazdığınız her bir harfin dijital karşılıkları vardır ve bunu bilgisayar bilir, okur, anlar, yorumlar. Aynı şeklide ekranda gördüğümüz “renkler, sesler, taramalar, resimler, animasyonlar, fotoğraflar, pdf’ler, dokumanlar, jpegler, http’ler, canlı konuşmalar, görüntülü konuşmalar, e-postalar, kelimeler, programlar, ekran tasarımları, web tasarımları, animasyonlar, oyunlar, 3B şekiller, proje tasarımları, bilimsel deneyler, canlandırmalar, MR, tomografik görüntüler, vb.” tümü dijital ürünlerdir. Tek şartımız var ekranda görmek! Ekranda görülen her şey sözlüklerde dijital olarak tanımlansa da aslında ekranda görülen dijital değil, yapı taşı dijital olan, dijitalden yapılmış dijital ürünleridir.

Ekranda görülen dijital ürünlerin görüntüsü aslında “sanal”dır. Sanal ise gerçek olmayan, hayali demektir. Bu ürünlerin bazılarının kaynağı dijital, bazılarının kaynağı ise doğaldır. O halde hayali/sanal varlıklara, dijitalden üretilen ürünlerdir diyebiliriz. Bu görünen ürünler aslında gerçek olmayıp sadece görüntüdür. Bilgisayar veya dijital aygıtlarla oluşturulmuş dijital ürünlerin (belgeler, sesler, resimler, animasyonlar, çizgi veya video filmler) tümü sanaldır, varlık dünyaları dijital kodlardır. Diğer taraftan kaynağı doğal olan varlıkların dijitale aktarılması ile gerçek varlığın görüntüsü/sesi artık dijital ürüne dönüşerek sanallaşır. Örneğin yüz yıl önce çekilmiş bir resmi dijitale aktararak canlandırıp ses ekleyerek konuşmalı video bile yapabilirsiniz. O halde doğada gördüğünüz ağacın bilgisayara aktarılmış görüntüsü de sanaldır. Diğer taraftan sanal olan görüntünün aslı hiç olmayabilir de. Yani ekranda görülen, duyulan ürün gerçekte hiç olmayan bir şeyi tasvir ediyor olabilir, tıpkı resim ve heykel sanatlarında olduğu gibi veya mimarların yaptığı projeler gibi.

Dijital ürünler “sanal/cyber” ortamlarda ortaya çıkarlar. Eğer dijital ürün görüntü ise ekran veya yazıcıdan; ses ise hoparlörden ortaya çıkar. Başta TV ekranları olmak üzere ekranı olan her teknolojik aygıt “sanal görüntü” sunan bir “ortamdır.”  İster görüntü ister ses ya da başka bir dijital ürünleri işleyen her aygıt başlı başına bir “sanal ortamdır.” Ayrıca ekranda görülen dijital ürünlerin hiç biri gerçek olmayıp hayali ürünlerdir. Gerçek olmayan dijital ürünler hayali/sanal ortamda ortaya çıkarak insanlığı olumlu ya da olumsuz etkilemeye devam etmektedir. Özelde bir dijital ürün ile ilgilenen kullanıcı aynı zamanda kullandığı sanal ortamı ile “sanal dünya”ya bağlanır ve artık sanal dünyaların bir üyesi olur. Nasıl galaksilerin oluşması için tek tek yıldızlara ihtiyaç var, “sanal dünyalar” için de dijital ürünleri sanal ortamda kullanan biz (tv, bilgisayar, akıllı telefon kullanıcıları) varız. Hiç birimiz “sanal dünya”yı bilmeyiz ama aslında bilgimiz ve iznimiz dışında oluşturulmuş “sanal dünyaların” vaz geçilmez birer elemanı (çalışanı, belki de kölesi) olduğumuzu bundan sonra anlayabilirsek, sanal dünyaları idare eden dijital efendilerimize karşı da bir tavır geliştirebiliriz.

Bir önemli bilgi harddiskte depolanırken veya kablolu/kablosuz olarak bir yerden bir yere aktarılırken ekranda görüldüğü formda olmayıp dijital kod yapısında aktarılır. Örneğin flaş diskte depolanan önemli resimlerimiz, bir hikâyenin seslendirilmesi veya müzik parçası, bir kitabın tarandıktan sonra saklanması demek, dijital kodlar halinde dönüştürülüp saklanması anlamındadır. Depolanan kodu ne zaman kullanmak istersek ilgili cihaz, dijital kodu bizim algılayacağımız ortama yani sanal ortama tam da bizim görmek istediğimiz şekilde aktarır. İşin ilginç yanı ise bir şeyin gerçeğine ulaşılamadığında “sanal”lık devreye girer ve sanal ses, sanal görüntü olarak ortaya çıkar. Uzak illerdeki yakınlarımızı ziyaret edip göremediğimizde, görüntülü telefonumuzu kullanıp “sanal ziyaret” yaparız. Hatta gerçekte olmayanlar canlandırılarak sunulur ve zihnimize yerleşir. Yazılar, şekiller, filmler ve daha neler neler insan zihnine gerçekmiş gibi hitap eder.

İnsanı “gerçek”likten koparan sanal dünyaların efendileri (dijital efendilerimiz) sanal üstü fantezileri sadece bugüne değil en fantastik imgelerle süsleyip geleceğe hazırlık yapmaktadır. İnsanı ele geçirme ve onu her alanda kendine bağımlı kılarak “kendi dünyasında” tutma işi belli oranlarda geçekleşmiş gözükmektedir. Sanal dünyaların günahsız köleleri olan okul çağındaki çocuklarımız 5-10 sene sonra bir sabah aniden örgütlenmişçesine “okula gitmeme, doğal et yememe, cinsiyet değiştirme, sokağa çıkmama vb” gibi kararlar alırlarsa, bunları kimin durdurup ikna edeceğini şimdiden düşünmemiz gerekmektedir. Çocukları geçip gençlere bakınca durumun daha vahim olduğu görülecektir. Birkaç yıl içinde herkesi sarıp sarmalayacak kişiselleştirilmiş yapay zekâ uygulamaları gençleri “rüzgârın önündeki yaprak” misali sürüklerken savrulan yaprakları kim toplayacaktır? Face, insta gibi kısaltılıp sevimli hale getirilen uygulamaların başından kalkamayan, bağımlılığından kurtulamayan yetişkin grubumuza ne demeli? Tüm toplum kesimleri “sanal dünyalar”ın ajanı olarak, ücretsiz kölesi olarak, bir uç karakolu olarak gününü bilmem kaç saatini dijital efendilerin kucağında geçirmektedir. Her bilgisayarı veya akıllı telefonunuzu açtığınızda gerçek dünyadan sıyrılıp sanal dünyaya girdiğinizi, artık bir insan değil bir cyborg olduğunuzu, akıl, izan, ruh, namus, din, dil, ırk, cinsiyet gibi insani değerlerden sıyrılıp hibrit bir sanal varlık olduğunuzu,  sanalda geçirdiğiniz her saat başı kulakları yukarıya doğru uzanan bir yaratığa dönüştüğünüzü unutmayınız.

Okumaya Devam Et...

Düşünce

“Kehanet”, Bilim, Tanrı ve Son-umu-z(t)

Tanrı’yı ölüme mahkûm eden Aydınlanma felsefesinden sonra bile, bugün gelinen nokta itibariyle, insan yok oluşu kabullenememekte, yeni formlarda tanrılar icat ederek, yeni bir başlangıcın ümidini verecek ipuçlarını aramaktadır. Ya da kendini Tanrılaştırarak ölümsüzlüğü ebedi bir fiziki bedende elde etmeye çalışmaktadır. İnanılan tek Tanrı, bunu en azından insan zihninde huzurlu bir ölümü temin edecek netlikte sağlarken, uzayda ve uzaylılarda ya da başka biçimlerde (transhümanizm bu bağlamda değerlendirilebilir) yeni bir başlangıcın, ebediliğin ve Tanrı’nın aranması neye işarettir?

EKLENDİ

:

“Tanrı, bizi ölümlü kıldığı için ilk katildir” der Albert Camus. Bu, insanın Tanrıya bir sitemi ya da onu böyle bir yazgıya mahkûm etmesine karşı bir öfke olarak değerlendirilebileceği gibi, esasında farklı bir yaşam biçimine de çağrıdır aslında. Zira ölüm ister bir hakikat bilinci isterse de bir hiçlik durumu olarak ele alınsın her iki halde de bir yaşam biçimine ve bir dünya tasavvuruna denk gelir. Ölümün hakikat, daha doğrusu ezeli ve ebedi hakikatle kurulacak ilişki için bir düğüm ve yeni bir başlangıç olarak kavranmasının yanı sıra, onun hiçlik olarak tasavvur edilmesi ölümün kendisi üzerine düşünmeyi askıya almaz. Ölümün hiçlik olarak kavranmasında bile insan zihni, onunla baş edebilmenin yollarını arar: Epiküros’un ünlü “ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum” sözü ile Camus’nun absürt kavramı bunun bazı tezahürleri olarak değerlendirilebilir. Elbette hiç şüphe yok ki, ölüm üzerine tefekkür -yine her iki bakış açısında da- bir başlangıçla birlikte mütalaa edilir. Hakikat olarak ölüm, hayatı var eden bir yaratıcı üzerinden kavranırken, hiçlik olarak ölüm belirsiz, anlamsız (zira anlam bizi metafiziğe götürür) ve tesadüfî bir başlangıçta temellenir. Her iki açıdan da başlangıç bitiş, bitiş de başlangıçtır.

Aşağı yukarı böylesi bir öz üzerine temellenen ve Nicolas Cage’in başrolünü üstlendiği “Kehanet (Knowing)” filmi baba-oğul (burada da farklı bir gönderme söz konusudur), iki ayrı tasavvur ve kavrayışa işaret ederek yarı bilim kurgusal bir anlatım üzerinden meseleyi ele almaya çalışır. Her ne kadar eski bir film sayılsa da yukarıda konuya ilişkin tematik anlatımıyla yeniden izlenmeyi hak eden filmlerden birisidir. Film, özetle küçük bir kız çocuğunun, kulağına fısıldananları döktüğü kâğıttaki matematiksel şifrelerin izleğinde elli yıl boyunca gerçekleşen felaketlerin ardından son şifrenin aynı zamanda insanlığın da sonunu getirecek büyük felaketin şifresi olduğunun, son sahnede çarpıcı bir şekilde sunulduğu bir hikâye örgüsüne sahip. Ancak film sadece bundan ibaret değil: Film aynı zamanda insanın var olmasıyla birlikte düşünülmeye başlanan ama özellikle bilimsel gelişmeler ve Aydınlanma ile birlikte farklı biçimler alan başlangıç-bitiş, varoluş-yok oluş (son) ve Tanrı-insan etrafında dönen metafiziksel ve felsefi, aynı anda bilimsel tartışmaya ya da Schopenhauer’un “bu müphem, esrarengiz, azap verici, rüya gibi gelip geçici varoluş meselesinin bizim için ne kadar büyük ve yakîn bir mesele olduğu düşünülecek olursa, bir kimse onun diğer bütün meseleleri ve amaçları gölgelediğini derhal fark eder” dediği meseleye bütünlükçü bir açıdan bakmamıza imkân veriyor.

Bir astrofizikçi olan Profesör John (Nicolas Cage), babası bir peder olmasına rağmen, bir yıl önce eşini kaybetmenin etkisi ile (M. Gibson’ın “İşaretler” adlı filmini hatırlatırcasına) Tanrı inancını kaybetmiş ve evrendeki her şeyin tesadüf-kaza-karmaşıklığın sonucu olduğunu düşünür hale gelmiştir. Ancak, öğrencilere verdiği derslerde, evrende her şeyin yerli yerinde, en uygun şekilde ve kıvamında olduğunu anlatması zaman zaman kendisinde derin tereddütler meydana getirmektedir. Filmin ilerleyen sahnelerinde son şifrenin dünyanın yani “everyone else”ın sonu olduğunu gösterdiği ve kahramanımızın da bunu kabullenmekten başka bir çaresi olmadığı, dramatik bir şekilde anlatılmakta. Bu arada, oğlunu ve şifreli notları yazan küçük kızın torununu takip eden birileri vardır ve bu iki çocuk da gaipten fısıltılı sesler duymaktadırlar.

Film, (filme göre) semavi dinlerin ve onların peygamberlerinin iddia ettikleri metafiziksel varlıkların ortaya çıkıp, insanlık için yeni bir başlangıcın (hiçlik burada yerini yeni bir başlangıca bırakmakta ama bu başlangıç, filmin anlatısına göre semavi dinlerin anlattığı türden bir başlangıç değil; bir nevi bilimsel bir temeli olabilecek bir başlangıç) adımını atmalarıyla son bulmakta. John, çocuklarla birlikte, notları bırakan küçük kızın bıraktığı son şifreyi çözerek bir yere gelir; kara bulutların arasından gök yarılırcasına bir ışık huzmesi süzülür: Bu, insanla konuşan, ona medeniyetini veren göklerin Tanrısı ya da Tanrılarıdır (!). Bu Tanrı, yüksek bir medeniyet kurmuş olan, bu dünyada da yaşamı bilinmeyen zamanlarda var eden uzaylı başka bir ırktır. Bu ırk, dünyanın sonunun geldiği bu anda, uzayda yaşama elverişli başka bir gezegende insan ırkının varlığını sürdürmesi için sözü edilen iki çocuğu almaya gelmiştir, peygamberlere gelen melekleri anımsatırcasına. Sonunda ışıksal (nurani) varlıklar halinde, bedenlerinden ışık haleleri (melek tasvirlerini andıran) yayılan yaşam formları, çocukları, “insan aklını ve hayal gücünü hayrette bırakan” uzay gemilerine alarak dünyadan ayrılırlar. Sonuçta çocuklar insanlığın yeni Âdemleri ve Havvaları olarak başka bir gezegene bırakılır. Güneşte bir süpernova oluşur, dünya yanar, insanlar yok olur ama insanlık devam eder; cennette olmasa da başka bir gezegende.

Bu kısa özetten sonra filmin, başta değindiğimiz tartışmalara bütünlükçü açıdan bakmamıza imkân vermesi konusuna gelelim. İnsanlığın belki de en temel sorunu ya da sorusu “yaşamın kökeni ve yaşamın sonu ne”, başka bir anlatımla yaşamın yolu nereden gelip nereye çıkmakta. Bu anlamda film sanki bilimsel uğraşın bu soruya ve yaşamın kaynağı sorusuna evrimden başka verebildiği ikinci yanıtı görsel bir şekilde sunmakta. Fakat burada dikkat çeken nokta, semavi dinlerin yaşam ve Tanrı algılamasının gerçek biçimi (!) gösterilmeye çalışılırken, yine de onların öngörüleri ve öndeyişlerinin dışına çıkılamıyor olmasıdır. Her ne kadar olağan algılama ve yaşam biçimi ile dinlerin aslında insan imgeleminin ve ilkel insan kavrayışının yetersizliğinin bir ürünü olduğu (Tanrı, melekler, ruhani varlıklar vs.) anlatılmak istense de yukarıda dile getirilen soru ve sorunların cevabı yine aşkın-metafiziksel bir yerde/güçte (uzaylılarda) aranmaktadır ki, bu da bize sonucun değişmediğini; aşkınlığın bir şekilde insan yaşamına girdiğini göstermektedir. Bu yansıtış biçimini “Star Gate” “M.Ö. 10000” ya da “Prometheus” gibi filmlerde de görmek mümkün. Hatta ilk olarak 1951’de çekilen ve uyarlanarak yeniden gösterime giren, başrolünü de Keanu Reeves’in oynadığı “Dünyanın Durduğu An” filmi de bu kapsamda değerlendirilebilir.

Sonuç olarak, burada Tanrı’nın, semavi dinlerin ortaya koyduğu şekli ile olup olmaması ya da cennetin yani öldükten sonra tekrar başka bir yerde hayat bulmanın olup olmaması veya da bunun biçiminin nasıl olacağından ötesinde (zira bu, başka bir merhalenin münderecatındandır bu aşamada) gözler önüne serilen insanın yok oluşu (ferdi anlamda) ve insanlığın yok olma ihtimali sorunu zihinlerimizi meşgul eden ve etmesi gereken önemli bir konu olarak önümüzde durmaktadır. Böylece ilk insan ile son insanın ya da gelecekteki insanın aynı insan olduğu, diğer bir ifade ile sorununun, derdinin aynı olduğu ortaya çıkmaktadır: Sonumuz ne olacak? Bu soru yani Son-yok oluş düşüncesi insanın geçici olduğunu bilmesiyle de ilişkilidir. İnsan geçici-fani olduğunu bilen ve bunun gerilimini sarsıcı bir şekilde hisseden tek canlıdır. Zygmunt Bauman’ın tabiriyle “her insan hayatını ölümün gölgesinde geçirir.” Bu gölge insanın üstünden hiç eksilmez ve insanı sürekli bir arayışa iter. Bu arayışta nereden geliyorum, burada işim ne ve nereye gidiyorum gibi üç temel ve asırlık soru, insanlık tarafından farklı şekillerde cevaplanmaya çalışılır. Dünya ziyaretimizin amacı da her bir insan teki için bu sorulara verdiği cevaplara göre şekillenir.

Filmin en son sahnesinde John, peder olan babasının evine gider ve annesi ile kız kardeşiyle birlikte hepsi birbirine sarılırlar. Babası ona, “bu yeni bir başlangıç” der, John, “evet baba artık inanıyorum” diye, cevap verir. Onun inandığı ile babasının inandığı ayrı şeylerdir. Ancak insanın yaradılışı ya da doğası, biçimi ne olursa olsun John’un anladığı şekilde böylesi bir yok oluşu kabullenememektir. Yok olmamak isteği insanın doğasında mündemiçtir. Zira “vermek İsteyen istemek vermiştir” insana.

Tanrı’yı ölüme mahkûm eden Aydınlanma felsefesinden sonra bile, bugün gelinen nokta itibariyle, insan yok oluşu kabullenememekte, yeni formlarda tanrılar icat ederek, yeni bir başlangıcın ümidini verecek ipuçlarını aramaktadır. Ya da kendini Tanrılaştırarak ölümsüzlüğü ebedi bir fiziki bedende elde etmeye çalışmaktadır. İnanılan tek Tanrı, bunu en azından insan zihninde huzurlu bir ölümü temin edecek netlikte sağlarken, uzayda ve uzaylılarda ya da başka biçimlerde (transhümanizm bu bağlamda değerlendirilebilir) yeni bir başlangıcın, ebediliğin ve Tanrı’nın aranması neye işarettir?

Bu anlamda insanın ya da insanlığın yarını, uzaydaki sayısız galaksilerden birindeki başka bir gezegende fakat kendi tikel varlığı olmadan mı olacaktır, yoksa kendisi ile birlikte bilinmeyen başka bir gelecekte mi? Her iki durumda da bir yarın umudu her zaman insanın derinliklerinde kendine yer bulmaktadır. Bilimin geldiği noktada, bu ebedilik arayışının bilinç aktarımı ve sentetik beden gibi gelişmelerle bu dünyada gerçekleştirilebileceği düşüncesi giderek kuvvetlenmektedir. Fakat bunun nasıl bir nasıl bir insanlık durumundan geçerek gerçekleşeceği ve nasıl bir insanlık duruma evirileceğini kestirmek son derece güçtür.

Ve son söz: Ölüm ve yok oluş ve bunun bizlerde meydana getirdiği gerilim, bizleri bunun ardındaki gerçeği aramaya yöneltmiştir. Her ne kadar modern bilim anlamında bu alana dair gerçekliğin kendisini bize apaçık sunmasını sağlayacak bilgilere ulaşmamız olanaksız gözükse de farklı düzlemlerde de olsa bu arayış bir ihtiyaç olarak her zaman olacaktır. En azından insanlar bunu huzur içinde bir ölüm adına yapacaklardır.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar