Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Mehmet Akif İnan’ın Gençlik Çalışmaları

Milli Gençlik Vakfı’nda yetişen pek çok gencin iki binli yıllarda siyasette ve bürokraside önemli makamlara gelmesiyle millet, kendi duyarlılıkları doğrultusunda bir yönetime erişmiş ve kendi ruh kökünü hedef alan pek çok yasağın bu gençler eliyle ortadan kaldırıldığına şahitlik etmiştir.

EKLENDİ

:

“Gel yürü ey çocuk güvene, aşka

Bulutlar donansın sözleşmemizden”

Mehmet Akif İNAN

 

Gençlik ve gelecek. Birbirini tamamlayan, birbirinin mütemmim cüzü gibi birbirinden ayrılmayan iki kelime. Hemen her çağda, içinde bulunulan zamanın insan kalitesinden kaynaklanan başat problemlerinin izalesi için geleceğin rafine edilerek garanti altına alınması düşüncesi en önemli tartışma konularından birisi olmuştur. Zamandan şikâyet, zamaneden yakınma, gençliğin; yeni-taze nesillerin genç dimağlarının zamanın kirliliklerinden korunarak geleceğin sağlıklı toplumunun inşası düşüncesini doğurmuş, bu çerçevede eğitim sistemi ödevli hale getirilmiş; gençlik, gelecek ve eğitim başlıkları sürekli birlikte ele alınmıştır.

Medeniyetimiz bir gençlik medeniyetidir. İslam, bir gençlik hareketidir ve gençlerin omuzlarında yükselmiştir. Peygamberimiz İslâm toplumunun şekillenmesinde, İslâmî değerlerin yaşanmasında ve yayılmasında gençlere büyük görevler vermiştir. Gençlerin eğitimi ile yakından ilgilenmiş, onların her bakımdan iyi yetişmelerini istemiştir.

Tarihte başarılmış pek çok büyük işin kahramanı gençlerdir. Onlardan biri olan Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u 21 yaşında fethederek Fâtih unvanını almıştır. İstanbul’un Fethi bir gençlik hareketidir. İstanbul’un fethi, genç bir adamın azim, kararlılık ve ön açıcı liderlikle çağ açıp çağ kapatan nitelikte büyük bir başarıya imza atması demektir.

Üstad Necip Fazıl Kısakürek, gençliği bin yıllık medeniyet değerleriyle kucaklaşmaya yönelten bir “Gençliğe Hitabe”de bulunmakta ve yetişmesini arzu ettiği gençliği, “Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik… Zaman bendedir ve mekân bana emanettir şuurunda bir gençlik.” diye tarif etmekte, bu gençliğin gerçekleştirmesini beklediği büyük gelişmeyi dahiyane bir teşbih ile “Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim, manevi babanın tabutunu musalla taşına, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dava taşını da gediğine koymandır!” şeklinde dile getirmektedir.

Arif Nihat Asya da, meşhur Fetih Marşı’nda gençliği, fetihten sembollerle yerli ve milli bir duruşa yöneltmekte, beş asır önce çağ açıp çağ kapatan Sultan Fatih’in yolundan tarihi sorumluluğu üstlenmeye çağırmaktadır. Arif Nihat Asya’nın gençlikten beklentisi, bir an önce kendisiyle olan savaşını bitirmesi ve tarihi misyonunun gereğini yerine getirmesidir. Bunu “Yürü, hâlâ ne diye kendinle savaştasın? / Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!” mısralarında dile getirmektedir.

Türkiye’de 14 Mayıs 1950 tarihinde Demokrat Parti’nin iktidara gelişinin ardından yerli ve milli değerlerin yeniden yeşermesine fırsat verilmiş, millet yavaş yavaş özüne dönmeye ilişkin kurumlarını oluşturmaya başlamıştır. 1951 yılında 5 ilde açılan ve zamanla buna yenileri eklenen İmam-Hatip Okulları, bin yıllık medeniyet değerleriyle meydana getirilen inkıtanın ortadan kaldırılmasına, tarihi bağın yeniden kurulmasına yönelik mücadeleyi taşıyacak bir nesli yetiştirmeye başlamıştır.

Üstad Necip Fazıl’ın konferansları, illerde, ilçelerde açılan Büyük Doğu Cemiyetleri, Milli Türk Talebe Birliği, Akıncılar Derneği, Milli Gençlik Vakfı gibi kuruluşların çalışmaları hep ezilen, örselenen değerleri yeniden ayağa kaldıracak bir neslin yetiştirilmesine yöneliktir. Adı geçen kuruluşların hedefi hep gençlik ve gelecektir.

1950 ve 1960’lı yıllarda bilim adamı kimliğiyle temayüz eden Prof. Dr. Necmettin Erbakan, 1969 yılında siyaset sahnesine atılarak yerli ve milli duruşu ülke yönetimine taşıma mücadelesi vermiştir. Necmettin Erbakan’ın 1975 yılında, örgütlü mücadelesini ve büyük ülküsünü taşıyacak nesilleri, gelecek kuşakları yetiştirebilmek için kurulmasına öncülük yaptığı gençlik örgütlenmesi “Milli Gençlik Vakfı”dır.

Milli Gençlik Vakfı’nda yetişen pek çok gencin iki binli yıllarda siyasette ve bürokraside önemli makamlara gelmesiyle millet, kendi duyarlılıkları doğrultusunda bir yönetime erişmiş ve kendi ruh kökünü hedef alan pek çok yasağın bu gençler eliyle ortadan kaldırıldığına şahitlik etmiştir.

Mehmet Akif İnan’ın Gençlik Çalışmaları

Mehmet Akif İnan, milli duyarlılıkları olan bir çevrede, yerli ve milli bir duyuşla yetişmiştir. Urfa ve Maraş’ta geçen ilk, orta ve lise öğreniminin ardından 1961’de Ankara’ya gelmiş, Ankara’da yükseköğrenime başlamış, bir yandan da Hilal dergisinde çalışarak yayın faaliyetlerine başlamıştır. Mehmet Akif İnan’ın dışarıdan gelenler için Ankara’daki ilk adresi Hilal Yayınevi’dir. Prof. Dr. Şükrü Karatepe, bir anısında bu buluşma ve tanışmaların tadını şöyle nakletmektedir: “İlk karşılaşmamız Hilal Yayınevi’nde oldu. Denizciler Caddesi’nin eski An­kara evleriyle bütünleştiği güney ucunda köhne bir yapıda faaliyet gösteren Hi­lal Yayınevi’ne arkadaşım Ömer Türktekin ve Mehmet Soyak ile beraber gittik. Koridora ve odalara rastgele yığılmış kitap ve dergi paketlerinin arasından ge­çerek ulaştığımız daha düzenli bir büroda Akif İnan, gür sesi, gülümseyen zarif üslubu ve her zamanki gibi şık giyimi ile dikkatimi çekti.”[1]

Mehmet Akif İnan’ın 1964-1969 yılları arasında çalıştığı Türk Ocağı, onun Türkiye’nin aydın, sanatçı, siyasetçi pek çok isimle tanışmasına vesile olmuştur. Türk Ocağı aynı zamanda Ankara’ya çeşitli illerden özellikle öğrenim görmek için gelen gençlerin Mehmet Akif İnan’ı bulduğu adrestir. Burada buluşulur, burada kaynaşılır, büyük şehre ilk kez adım atan gençlere burada yol-yön gösterilir.

1972 yılında Uşak’ta öğretmenliğe başlayan ve 1975’e kadar Uşak’ta, daha sonraki yıllarda da vefat ettiği 2000 yılına kadar Ankara’da öğretmenlik yapan Mehmet Akif İnan’ın okullardaki muhatabı yine gençlerdir. Mehmet Akif İnan, etkileyici, iz bırakan, yön veren bir öğretmendir aynı zamanda. Öğrencilerine yerli ve milli refleksler kazandırmış, milletinin içinden çıkıp milletine yabancılaşan aydınlar haline dönüşmelerini önlemiştir.

Mehmet Akif İnan’ın 1975 yılından itibaren Ankara’da okul dışında gençlikle karşı karşıya bulunduğu çeşitli başka adresler olmuştur. 1976 yılında kurulan Mavera dergisinin ve Akabe Yayınlarının merkezi gençlerin buluşma mekânı ve Mavera’nın başta Mehmet Akif İnan olmak üzere yazı ve yönetim kadrosuyla tanışma ve kaynaşma mekânıdır.

Mehmet Akif İnan, gençlik örgütlenmelerinin yayın organlarına da gerek yazılarıyla gerekse yayın kurullarında yer almak suretiyle katkıda bulunmuştur. 23 Ocak 1976 tarihinde Ankara’da kurulan Akıncılar Derneği’nin ilk sayısı 3 Ağustos 1979 tarihinde yayımlanan “Akıncılar” dergisinin yazarlarından biri de Mehmet Akif İnan’dır. Mehmet Akif İnan, Milli Gençlik Vakfı’nın “Milli Gençlik” adlı dergisinin de yayın kurulunda yer almış ve bu dergide çeşitli yazılar yayımlamıştır.

Mehmet Akif İnan, 1970’li yıllardan itibaren Türkiye’nin pek çok il ve ilçesinde “Mehmet Akif Ersoy”, “Fetih ve Gençlik” gibi başlıklarda konferanslar vermiş, bu konferanslarında milleti değerlerine sahip çıkmaya, milli ve yerli mücadeleyi kucaklamaya bu çerçevede gerçekleştirilen çalışmaları desteklemeye çağırmıştır.

 

[1] “Mehmet Akif İnan’da Sivil Toplum ve Sendika”, Prof. Dr. Şükrü KARATEPE, Doğumunun 75. Vefatının 15. Yılında Mehmet Akif İnan Sempozyumu, Eğitim-Bir-Sen Yayınları, Ankara 2016, s. 227

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yunus Emre Divanı’nda Berceste Beyitler

EKLENDİ

:

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Köy Odaları ve Çekirge

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

EKLENDİ

:

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

Yine bir gün, köyümün köy odasından ve “imece” gibi bazı güzel geleneklerinden, arkadaşım Murat’a bahsedince; “Benim de çocukluğum köyde geçti, bazı şeyleri ben de özlüyor, senin gibi yâd ediyorum, gel farklı bir şey yapalım” dedi. Merakla; ”Hayırdır Murat, maziye yolculuk mu düşünüyorsun yoksa” dedim. “Öyle bir şey abi. Çarşamba günü köye gidelim, bizim arada bir kullandığımız, şark odası formatında odası da olan bir evimiz var, arkadaşlara da haber verelim, bu geleneği canlandıralım.” Format tartışıldı, kararlar alındı, duyurular yapıldı. Çarşamba günü gelince biraz meyve ve kuruyemişle, tabii semaversiz olmaz, eksi yirmi derecede, karlı bir havada Muratların köy evinde toplandık. Benimle on bir kişi olduk.

Herkes yerini alınca, Latife ile Mahmut; “Yıldırım ağa bugün gündemde ne var?” diye sordu. Demek ki en yaşlı bu fakiri gördüler ve oturum başkanlığını bana tevdi ettiler böylece. Diğer arkadaşlar da baş göz hareketleriyle bu görevlendirmeyi tasvip edince, şöyle dedim: “Arkadaşlar madem yetkiyi bana verdiniz, Yakup çayımızı hazırlayadursun, Selami sen bir aşır oku, sonra Muhsin, bir kıssa sen anlat, İbrahim, bir kıssa sen anlat! Müsaade ederseniz bu fakir de size bir dizi anlatsın. Cüneyt, senden de bir uzun hava bekliyoruz. Necmi ney ile eşlik etsin, gerisi de size kalmış, cümbüş başlasın, Sadullah, sen de sobayı odunsuz bırakma, bizi üşütme oğlum.

Selami’nin okuduğu aşırdan sonra Muhsin sözü aldı: “Arkadaşlar, duyduğumuza göre eskiler köy odalarında toplanır cenk okurlarmış, ben cenk bilmem size Ebu Dücane’yi anlatayım. Ne de olsa öğretmeniz. Efendimiz (sav), Uhud Savaşı öncesi, kılıcını sahabe-i kirama göstererek; “Bu kılıcın hakkını kim verir?” dedi. Oradakiler sordular:

– “ Ya Rasulallah bu kılıcın hakkı nedir?”

– “Kılıç kırılıncaya veya şehit oluncaya kadar savaşmaktır” buyurdu.

– “Ben veririm Ya Rasulallah!” diye bir ses duyuldu. Ses duyuluyordu ama sesin sahibi gözükmüyordu. Sesin sahibi Ebu Dücane’ydi. Kısacık boyu ve çelimsiz bedeniyle kalabalığın içinde kaybolmuştu. Efendimiz sanki duymamış gibi tekrar sordu. (Belki de duydu da hakkını veremez bu çelimsiz bedenle diye düşünmüş olabilir.)

İkincide de Ebu Dücane‘den başkasından ses çıkmadı. Üçüncü defa yine sordu. Yine sadece Ebu Dücane: “Ben veririm Ya Rasulullah!” deyince, Efendimiz; “Gel ya Eba Dücane!” dedi ve kılıcını onun beline taktı. Kılıçla beraber, bir ileri bir geri göğsünü gere gere yürüdü, boyunun kısalığından kılıcın ucu neredeyse yere sürtüyordu, tabiri caizse havayla karışık bir volta attı. Sahabeden bazıları dediler ki, Ya Rasulallah Ebu Dücane’ye ne oluyor, bu yaptığı kibir değil mi?”

Efendimiz: “Hayır bu kibir değil, o kılıcı taşımanın vakarıdır” buyurdu.

Peygamber kılıcını taşımanın verdiği sevinçle şiirler söyleyerek düşman saflarına daldı, kahramanca savaştı. Müslümanların büyük sıkıntılara düştüğü sırada paniğe kapılmayıp Hz. Peygamber’in etrafında toplanan otuz sahâbiden ve onun için ölüm biatı yapan sekiz kişiden biriydi Ebû Dücâne. Hz. Peygamber’in dişinin kırıldığı ve etrafının sarıldığı bir sırada, vücuduyla bir kalkan gibi onu korudu. Birkaç düşmanı daha öldürdü ve şehit oldu. Efendimizin kılıcının hakkını vermenin mutluluğu ile fani dünyaya veda etti.

Hz. Peygamber ona, “Allah’ım! Hareşe’nin oğlundan ben nasıl razıysam sen de razı ol” diye dua etti” dedi, sanki bir şeyler daha diyecekmiş gibi dudaklarını titretti, diyemedi ve birden sustu.

Uzunca bir sessizlik oldu, hemen herkes Ebu Dücane’ye gıpta etti. Aslında kimse konuşmak istemiyordu ama ben konuşmak zorundaydım. Program akışına göre sıra İbrahim’e gelmişti, “Hadi bakalım İbrahim söz sende” dedim.

İbrahim kısa bir susma taksiminden sonra, kısık bir sesle; “Muhsin kardeşimiz, bizde konuşacak mecal mi bıraktı, ben bir daha ki sefer size Abdullah b. Mesud’u anlatayım inşallah. Bugün beni mazur görün” dedi.

“Arkadaşlar İbrahim haklı ama vakit henüz erken, ben size bir diziyi ve dizinin kahramanını anlatayım da kasavetimiz dağılsın biraz” diyerek 1978’lerde izlediğim ve bende derin izler bırakan diziyi anlatmaya başladım.

“Zulüm üzerine kurulduğundan olsa gerek ABD diye bilinen ülkeyi de insanlarını da sevemedim. Tabii tövbe edip hakikati ikrar edenler müstesna. Kristof Kolomb yolunu kaybetmiş, bilmeden yeni kıtaya çıkmış ve böylece hayatta kalmayı başarmış. Kolomb’un çıktığı bu kıtada yetmiş beş milyon Kızılderili yaşıyormuş. Sonrası malum, dünya nüfusu sürekli artarken Kızılderili nüfusuysa sürekli azalmış ve beş milyona kadar düşmüş. Nasıl ve neden düştüğü herkesin malumudur. Anlatacağım dizi bu birleşik ülkede çekilmiş. Çocukluk yıllarımda Kung-Fu diye bir dizi izlememiş ve bu dizinin başrol oyuncusu Çekirge’yi tanımamış olsaydım bu vahşi ülkeden bahsetmezdim.

David Carradine diye bir adammış çocukluğumda hayranlıkla izlediğim Kung Fu dizisinin Çekirge’si. 1972-1975 yıllarında çekilmiş ödüllü bir Amerikan dizisiydi.

Şimdi ilham konusuna gelelim. İmam Hatip Lisesi üçüncü sınıf öğrencisiydim ama kalbim ve eylemlerim arasında uyumsuzluk vardı. İbadetlerin tam tadını alamıyor, Cuma namazına bile gidip gitmemekte tereddüt ediyordum.

O günleri yaşayanlar bilir, dinî konuların ana gündemlerinden biri de ‘Türkiye’de Cuma namazı kılınır mı kılınmaz mı?’ konusuydu. Ben de kâh Cuma kılanlardan taraf oluyor cumaya gidiyorum, kâh ‘Cuma kılınmaz’ diyenlerden taraf oluyor cumaya gitmiyordum. Ne var ki ikisi de beni mutlu etmiyordu. Cuma’ya gidiyorum, hutbe konularına bakıyorum “Yok arkadaş böyle Cuma namazı olmaz” diyorum. Haftaya cumaya gitmiyorum, cumaya gitmeyenlerin arasına da kendimi yakıştıramıyorum, hatta utanıyorum. Soranlara da izah edemiyordum.

Yine böyle bir Cuma gününe yakın bir günde hayranlıkla Kung Fu dizisini izliyordum. Çekirge amcasının kayıp oğlunu bulmak için sürekli seyahat ediyor; tabii bu seyahatleri sırasında sürekli başına işler geliyor; kavgalar, yol kesmeler, eşkıyalar vs… Çekirge başına bir iş geldiğinde harekete geçmeden önce oturuyor, gözlerini kapatıyor ve kendine “Ey Çekirge!” diye seslenen hocası Po’nun o gibi durumlarda ne yapılması gerektiğini anlatan derslerini hayal ediyor, tefekkür ediyor. (Bugünkü anlayışıma göre rabıta yapıyor.) Hocası; “Ey Çekirge! sana toplu saldıran olursa şu hareketleri yap!” diyor, gözünü açıyor, o hareketleri yapıyor ve kurtuluyor. Başka bir zaman “Sana silahla saldırırlarsa şu hareketi yap!” diyor, gözünü açıyor o hareketi yapıyor ve yine kurtuluyor. Dizi böyle devam ediyor.

Kendi kendime dedim ki: ‘Benim de Çekirge’nin hocası Po gibi bir hocam olsa, ona sorsam, “Hocam Cuma namazına gideyim mi, gitmeyeyim mi?” o da “Git” derse giderim, “Gitme” derse gitmem. Bu olay benim ilham kaynağım oldu ve hoca aramaya başladım.

Her arayan bulamazmış ama bulanlar da arayanlarmış.

İmam Hatip müfredatından kazandıklarımı bir televizyon dizisiyle tamamlamış oldum. Ben niyet edince Rabbim de yolumu kolaylaştırdı, aradığımı buldum, darısı tüm arayanlara olsun.

Çekirge o dönem bana ilham veren bir karakter olmuştu. Bu yüzden merak edip “Kimmiş bu çekirge, acaba Müslüman olmuş mu, tasavvuftan haberi var mı?” diye araştırdım.

Ne var ki bana ışık olan Çekirge’nin, yani David Carradine’nın, verdiği mesajın içeriğinden haberi yoktu. Bana tuttuğu ışık onu aydınlatmaya yetmemiş ve google haberlerine göre de intihar etmişti. 2009 tarihli haberde; “Kung Fu dizisinin çekirgesi öldü. 72 yaşındaki Carradine’nin cesedinin odasındaki gardıropta çıplak ve asılmış hâlde bulundu. Bir polis yetkilisi, oyuncunun intihar ettiğini sanıyorum.” dediği yazıyordu.

Besteci, müzisyen, şarkı sözü yazarı, heykeltıraş ve ressam olan üç çocuklu Çekirge, dünyada mutlu olamamıştı, yazık ki ilham kaynağım ahirette de mutlu olamayacak.

Sözü Cüneyt ile Necmi ye bıraktık. Başka bir köy odası anısında buluşmak üzere inşallah. Allah’a emanet olun.

 

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yağmur

EKLENDİ

:

Gecenin bu saatinde

Durup dinlenmeden

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gece gece yola düşmüş

Nereden gelir nereye gider

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Öyle sessiz ve usulca

Tel tel düşer yerlere

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gelir yeryüzüne misafir

Dereleri nehirleri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Varır yerin kalbine

Çiçeği ekini yeri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Rahmetle canlanır kâinat

Bahar gelir kışa inat

Yağar yağmur

“Allah! Allah!” dedim

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar