Bizimle İletişime Geçin

Eğitim

Mektebin Bacaları

Muallimlik bir iş, bir meslek, bir kariyer basamağı, derece-kademe yükselişi değil, bir ruh ve mefkûre adamlığı idi. “Külliye” dediğimiz fikir fırınlarımız vardı ve oradan “maya”sı bozuk ekmek çıkmazdı mesela. Kariyer hırsı, diploma kültü, kazanç delisi, yükselme ihtirası gibi ruh ve ideal kuvvetini kemiren virüsler mekân tutamazdı.

EKLENDİ

:

(Nurettin Topçudan ilham ile…)

Büyük adamların büyük ağaçların altında yetiştiği asude günlerimiz vardı.

Ulu çınarlar ve asırlık zeytin dallarının gölgesinde tefsir, hadis, fıkıh, kelam, belagat, felsefe, hendese, tıp, tarih, coğrafya vs. tahsil edilirdi.

Sımsıcak kelimelerimiz vardı mesela; mektep gibi, maarif gibi, muallim gibi,

Denize açılan kapılarımız vardı; gece gündüz inci mercan toplardık.

Zemheride ayaz ustura gibi yüzümüzü yalardı da yine de mektebi ana kucağı, kucağın en sıcağı bilirdik.

Tekrarcı, çıkarcı, kuru ezberci müfredatımız yoktu mesela.

Köklerimizden neşet eden mektebi, hayata hazırlayan dinamik bir süreç bilir, sınıfta birinci olanın hayatta sonuncu olmadığı bir sınava tabi tutulurduk.

Mekteple hayatın arası açılmaz, muallimlerimiz mektebin olduğu kadar, milletin kürsülerine çıkar, oradan da irşada devam ederlerdi.

Dilimiz dünyalar kadardı, hatta ötesi de vardı; “Kuyruğunu kapıya kıstırmış kedinin miyavlaması”na benzer bir hırıltıyla konuşmaz, dili “insanın evi” bilir, her daim temiz tutardık.

Sevgisini yalansız, bilgisini parasız paylaşan muallimler vardı mesela; özelden ders vermez, hakikate aşina bir yürek gördüler mi, başlarını ayak yaparak koşarlardı.

Uzun soluklu hakikat arayışı için yola çıkan talebeye önce şefkat ve merhamet aşısı yapılır, sonra iman, aşk, adalet ve bilinçle yol almaları sağlanırdı.

Muallimler, vicdanına bağlı iman, aşk, bilinç ve ideal erleri gibi çalışırlardı.

Faraza “Ağaç yaşken eğilir” konulu bir talimat gelse, eline balta alıp “kesecek yaş ağaç” arayan değil kıyamet sabahına kadar fidan dikmeye kendini adamış engin ruhlar kılavuzluğunda, hedeflenen mefkûreye adım adım yaklaştıran ideal öncüler vardı.

“Millet ruhunu yapan maariftir. Maarifin düşmesi millet ruhunu yerlere sererdi.”  bunun için hasarlı ruhlar muallim yapılmazdı.

Muallimlik bir iş, bir meslek, bir kariyer basamağı, derece-kademe yükselişi değil, bir ruh ve mefkûre adamlığı idi.

“Külliye” dediğimiz fikir fırınlarımız vardı ve oradan “maya”sı bozuk ekmek çıkmazdı mesela.

Kariyer hırsı, diploma kültü, kazanç delisi, yükselme ihtirası gibi ruh ve ideal kuvvetini kemiren virüsler mekân tutamazdı.

Batı fıçısında “alçıya daldırıp dondurulan” ve adına eğitim denilen, hangi ruh vasıflarına deva olduğunu bilinmeyen bilgi yığınları yoktu mesela.

Yedi yaşındaki çocuğa medeniyetimizin çizgilerini yansıtan “okuma kitabını” verir, onun “mankurt”laşmasına fırsat verilmezdi.

Kara tahtalarımız vardı mesela; aramak, sormak, bulmak, paylaşmak için sefere çıkar, erdemli bilgelerin yolunu takip ederdik.

Kes yapıştırın mucidi Prof. Google gibi “verili” bilgilerle yetinilmez, bir kelime, bir kitap ve bin sevap için diyar diyar gezerdik.

Kurtuluş ve yükselişimizin rampası mekteplerdi;  kütüphaneler ve müzeler, mekteplere yakıt ikmali yapılan merkez depolardı ve yakıtımız da hiç bitmezdi.

Taş mekteplerde okurduk, lakin ruhumuz, kalbimiz, aklımız ve fikrimiz taş kesilmezdi.

Eski mektep, “milletin ruhu ve içtimai inkişafını takip edememiş ve cihanın fikir ve irfan hayatıyla bağlarını çoktan koparmış olduğundan, olduğu yerde enkaz halinde yıkıldı, çöktü.

Ya yenisi?

Yenisi de “hakikat aşkının mabedi” olamadı, hâlâ bocalayıp duruyor.

Müfredat açmazı, muallim çıkmazı, kimlik kaosu, şahsiyet bunalımı, eser kıtlığı artarak sürüyor.

Neredesin gayret ey!

Çok Okunanlar