1. Anasayfa
  2. Seyahat Notları

İstanbul Günlüğü (5): Memleket Yanıma Oturdu

İstanbul Günlüğü (5): Memleket Yanıma Oturdu
0

İnsan her vakit memleketin yolunu tutamaz; fakat bazen memleket, hiç ummadığı bir anda gelip insanın yanına oturur. Bir tabureye, bir lokmaya, bir sessizliğe sığar.

Nereden buldu, nasıl yaptırdı bilmem; Mehmet, elinde közlenmiş biberle patlıcanla çıkageldi. Dumanı üstünde tüten pide, küçük kaplarda zeytin, peynir… Tatlı, tohumsuz patlıcan; Adıyaman’ın top biberi ile Samandağı’nın zehir gibi sivri biberi olduğunu da kaydetmeli. Soğuk ve yağmurlu bir İstanbul öğlesinde, o kokuyla mest olduk, içimize memleket havası doldu.

Sur dibindeki çayhanede taburelere oturduk; Salim de vardı. Salim, Mehmet ve ben, mal bulmuş mağribi gibiydik. Biberin, patlıcanın kabuklarını zevkle sıyırdık. Avuçlarımızda küçülen bardaklarda çayı yudumlarken, közlenmiş sebzenin kokusu zihnimizde bir şeyleri uykusundan uyandırdı sanki; “bizim oralarda” diye başlayan muhabbetin kapısı aralandı.
Antep’te fırınlar erken vakitte açılır. Bu tür esnafın mesaisi sabah-yatsı namazı güzergâhındadır. Namazdan çıkanlar ekmeklerini alır, çorbasını, beyranını içer, ciğerini, katmerini yiyip işine koyulur. Geç saate kalan esnaflık edemez; ritim böyledir. Gün henüz ağarmadan tırnaklı pideler sıraya dizilir. Közlenmek üzere biber, patlıcan, domates gelir; nohut, kavurma tezgâha çıkar. Fırın, dürümcü, çorbacı mahalleliden önce ayaktadır. Simit, poğaça da bulunur ama böylesi kahvaltı pek makbul sayılmaz; daha çok atıştırmalık, esasen de ‘tembel işi’ sayılır.

Damak tadınızla ayrı düşmüşseniz, ne yerseniz yiyin midenizdeki açlığı bastıramazsınız. Yemekle aranız açılır, zorunlu bir iş gibi bıkkınlığa bulanır; doysanız da doymazsınız.
Gurbette insan açlığını bile tuhaf yaşar. Sofraya oturur, karnı doyar; ama eksik kalkar. Çünkü mesele karın değildir; damak da hafıza tutar. Bir kere alıştığı tadı, kokuyu, usulü unutmaz. Başka yerlerde yapılan ne kadar özenli olursa olsun, hep bir yerinden aksar. Baharatın ölçüsü tutmaz, ateş aceleye gelir, ekmek kütükleşir.

Aynı malzemeler kullanılır belki; et ettir, un undur. Ama el başkadır, niyet başkadır. O yüzden gurbette yenen yemek çoğu zaman bir benzetmeden ibaret kalır. Aslına benzediği ölçüde can yakar. İnsan bir lokmayla memleketine varacakmış gibi olur; ama varamaz. O lokma yarım kalır.

Neyse ki bu sefer midemiz de gönlümüz de doydu. Biberin, patlıcanın kabuğunu soyarken acele etmedik. Ateşten kalan is parmaklarımızda gezindi. O an yediğimiz şey biber, patlıcan değildi; alıştığımız sabırdı, bildiğimiz usuldü. Çay bardakları avucumuzda küçüldükçe mesafe de küçüldü. Konuşmalar ağırlaştı, sözler yatağına yerleşti.

Mehmet’in getirdiği o közlenmiş biberle patlıcan bize memleketi anlatmadı; memleketi yaşattı. O gün anladım ki insanı doyuran çoğu zaman yemek değil, hatırladığı yerdir. Biz o öğlen, sur dibinde bir lokmayla biraz tamamlandık.

Ramazan Toprak Gazeteci. 1971 Şanlıurfa doğumlu. Evli, üç çocuk babası.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir