Erzurum denince aklımıza gelen isimlerden biridir Mustafa Ağırman Hoca.
Onu İhsan Süreyya Sırma Hocanın asistanı olarak bildik. Sonrasında alanında yetkin bir isim olarak tanıdık. Akademide kariyer basamaklarında hakkı yenen, fikrinden dolayı engellenen bir ilim adamı olarak haberdar olduk. Ama zulüm ile âbâd olunmadığı, zulüm ebedi olmadığı için verdiği mücadelesinin sonunda tüm haklarını söke söke aldı.
Mustafa Ağırman Hoca bir âlim. İlmiyle amel eden bir âmil. Amellerinde samimiyeti görülen bir değer. Sosyal bir insan. Erzurum’da Abdurrahman Gazi Vakfı’nda hizmete devam ediyor. Oltu Birlik ve Beraberlik Vakfı’nın kuruluşunu gerçekleştirdi. İslami hassasiyetle hareket eden tüm sivil toplum kuruluşlarında aktif oldu. Sohbetlerde bulundu, konferanslar verdi. Sadece Türkiye’de değil Müslümanların olduğu her yerde bulundu, tebliğ ve irşad çalışmalarında yer aldı. Gençlerle beraber olmaktan büyük bir keyif aldı, onları hiç yalnız bırakmadı. Onlara burs verdi, ders verdi, eş buldu, evlendirdi.

Ve hâlâ aynı heyecan ve aşkla devam ediyor çalışmalarına. Efendimiz Aleyhisselam’ı, sahabeyi kiramı, güzel Müslümanları, Müslümanlığın güzelliğini anlatıyor, dersler veriyor, talebeler yetiştiriyor.
Onun durduğu yok. Erzurum’da kendisiyle görüştüğümüzde, bir toplantıya ara vererek gelmişti. Rabbim çalışmalarını sıhhat, afiyet ve bereketle sürdürmeyi nasip eylesin.

Kıymetli hocam, öncelikle teşekkürlerimi iletiyorum. Merhum babanız Ali Ağırman hocaya geçmeden önce sizleri tanıyabilir miyiz?
1954 yılında Erzurum ilinin Oltu ilçesinin İnci köyünde doğmuşum. 1972 yılında Sakarya İmam-Hatip Okulu’ndan, 1976 yılında da İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun oldum. İki yıl Samsun ilimizin Alaçam ilçesinde imam-hatip lisesinde öğretmenlik yaptıktan sonra askere gittim. Askerliğimi önceden yapmış olsaydım veya beni askere almasalardı emekli oluncaya kadar Alaçam’da kalır, imam hatip lisesinde öğretmenlik yapardım. Orada geçen iki yılımı ‘Ömrümün Baharı’ başlıklı bir yazıda anlattım. Güzel günlerdi; gerçekten güzel günlerdi. Okulumuz yeni açılmıştı; ben gittiğimde okulumuzun bir ve ikinci sınıfı vardı. Talebemizin büyük bir çoğunluğu köylerden geliyordu. İki yıl boyunca talebelerimle et ve tırnak gibiydik, birbirimizi çok iyi anlamış ve çok iyi kaynaşmıştık. Okul müdürümüzle ve öğretmen arkadaşlarla çok güzel hizmetler yaptık. İlçe merkezinden ve köylerden de bizi destekleyen çok arkadaşlarımız vardı. Allah, hepsinden razı olsun. Aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen talebelerimizle hâlen daha görüşürüz.

1978 yılının yaz aylarında askere gittim. Askerliğim, Tuzla Piyade Okulu, Erzurum ve Iğdır’da geçti. On sekiz ay askerlik yaptım. Maraş olaylarından dolayı biraz geç teskere aldım. Asteğmen iken, teskeremizi geç aldığımızdan dolayı teğmen olduk. Teğmen rütbesi ile teskere aldım. Askerden sonra bir yıl Eskişehir ilimizin Sivrihisar ilçesinde İmam-Hatip Lisesi’nde öğretmenlik yaptım. 1981 yılında Erzurum Yüksek İslam Enstitüsü’nde girdiğim asistanlık imtihanını kazanarak Siyer ve İslam Tarihi asistanı olarak göreve başladım. 1982 yılında çıkan Yüksek Öğretim Kanunu ile Erzurum Yüksek İslam Enstitüsü ile Erzurum İslami İlimler Fakültesi, Erzurum İlahiyat Fakültesi adı altında birleştirilince ben ve arkadaşlarım İlahiyat fakültesine geçtik.
Yüksek lisansımı ve doktoramı Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma hocamın danışmanlığında yaptım. Hocamla birlikte çok güzel hizmetler yaptık. Hocam, Erzurum’dan Sakarya’ya geçince onun hayru’l-halefi olmaya çalıştım. Hafta içi Erzurum’da, hafta sonları kendi ilçem olan Oltu’da sohbetler yaptım, gençlerle ilgilendim ve hâlen daha ilgilenmeye devam ediyorum. Altmış yedi yaşına gelince Erzurum İlahiyat Fakültesin’den emekli oldum. Şimdi Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak göreve devam ediyorum. Emekli olmam iyi oldu, çünkü hizmet alanım genişledi. Erzurum, Oltu ve Ağrı’daki hizmetlerim kesintisiz devam ediyor. Sizin ve okuyucularımızın dualarını beklerim.
Rabbim bereketli eylesin hocam. Ne güzel! Hoca bir babanın hoca olan oğlusunuz. Hoca oğlu hoca olmak, sizler için nasıl bir mesuliyet getirmektedir?

Evet, hoca bir babanın hoca olan oğluyum. Bundan çok memnunum ve buna layık olmaya çalışıyorum. Babam, beni iyi yetiştirdi. Çocukluğum evde ve câmide geçti. Küçük yaşta namaza başladım ve babamla câmiye gidip gelmeye devam ettim. Câmi âdabını, usûl ve erkânını küçük yaşta öğrendim. Ezan okumayı, kâmet getirip müezzinlik yapmayı da küçük yaşta öğrendim. Cemaatin babama karşı olan hürmetini, babamın da cemaate karşı olan sorumluluğunu küçük yaşta izledim ve idrâk ettim.
Babam, Oltu ilçemizde imam olarak göreve başladığında câminin müezzini yoktu. Babam, aşağı-yukarı beş veya altı sene tek başına görev yaptı. Sabah çok erkenden kalkar, abdestini alır, câmiye gider ve câminin sobasını yakardı. Sobayı yakıp câmiyi ısıttıktan sonra ezan okur ve cemaati beklerdi. Cemaat gelip sabah namazının sünnetini kıldıktan sonra babam o güzel sesi ile Yâsin-i Şerif okur, sonra farzı kıldırırdı. Farz namazdan sonra yapılan duâ ve tesbihattan sonra Haşir sûresinin son âyetlerini mihrâbiye olarak okur, ondan sonra da cemaatle beraber cehri zikir yapardı. Bizim câmide sabah namazları o kadar güzel olurdu ki, kimse câmiden çıkmak istemezdi. Câmiden çıkarken kendimizi ipek gibi hissederdik. Her cuma günü, sabah namazından sonra babamla câmiyi siler, süpürürdük. Yorulurduk ama bu işten çok zevk alırdık.
O zaman câmilerde elektrik süpürgesi yoktu, değil mi?

Evet, yoktu. Benim anlattıklarım altmışlı yıllarda olan hâtıralardır. O yıllarda câmilerde de evlerde de elektrik süpürgesi yoktu. Elimize aldığımız süpürgelerle süpürürdük câmiyi. Rahmetli babam “câmi tozu şifadır oğlum” der ve beni coştururdu. Ben, babamdan mesuliyetin ne demek olduğunu küçük yaşlarda öğrendim. Bundan dolayı kendisine çok dua ediyorum. Mekânı cennet olsun.
Pederiniz Ali Hocaefendi, İstanbul’da görev yapıyor ve aynı zamanda hafız. Onun hafızlık sürecini, eğitim hayatını aktarabilir misiniz?
Erzurum ilinin Oltu ilçesine bağlı olan köyümüzde Osmanlı döneminde sıbyan mektebi varmış. Cumhuriyet kurulduktan sonra uzun bir müddet köyümüzde ilkokul açılmamış. Sıbyan mektebi kapandığı ve ilkokul da açılmadığı için köyün çocukları okuyamamış. Rahmetli babam 1929 doğumludur. Yani çocukluğu ilim bakımından tam mahrumiyet içerisinde geçmiş.
Çocuklarının geleceğini düşünen babalar, köyümüzde Kur’ân-ı Kerim okumasını herkesten iyi bilen Yusuf Altaş’a çocuklarını okutması için ricada bulunmuşlar; o da kabul etmiş. Babam ve arkadaşları Yusuf Altaş’ın etrafında toplanmış ve okumaya başlamışlar. Rahmetli Yusuf Altaş, hafız olmadığı hâlde talebelerini hafızlığa başlatmış ve bu işi başarmış. Ayaklarında biraz sakatlık olduğu için adı Topal Hoca olarak kaldı. Yusuf Hoca, babam ve arkadaşlarını hafız yaptıktan sonra kendini bu işe vakfetmiş. Köyümüzün imamı Ahmet Hoca rahmetli olduktan sonra köylüler Yusuf Hoca’yı imam yapmışlar. Yusuf Hoca hem imamlık yapmış hem de hafız yetiştirmiş. Şöhreti çevreye yayılınca çevre köylerden de talebeler gelmiş ve bizim köy hafızlık merkezi olmuş. Çevre köylerden gelen talebelere köylülerimiz kucak açmış ve hafızlıklarını bitirinceye kadar evlerinde misafir etmişler.
Çok sayıda hafız yetiştiren Topal Yusuf Hoca’nın hafızlarından biri de meşhur Hattat Hafız Hasan Çelebi’dir. Yusuf Hoca, Hasan Çelebi’nin dayısıdır. İnci köyünde sıradan bir köylü vatandaş iken yüzlerce hafız yetiştiren Topal Yusuf Hoca’yı da rahmetle yâd ediyorum. Ben de çocukken namaz sûrelerini ondan okudum ve ezberledim. Makamı cennet olsun. Âmin.
Babam ve arkadaşları hafızlıklarını bitirince köyümüzde, bayram havasında bir merasim yapılmış. İlçe müftüsünün himayesinde, çevre köylerden gelen misafirlerin de iştirakiyle çok büyük bir merasim yapılmış. Hafızlar, üç gün içinde Kur’ân-ı Kerim’i ezber olarak baştan sona okuyorlar, câmiyi dolduran cemaat de dinliyor. Köylülerimiz, ilçe merkezinden ve çevre köylerden gelen hocaları ve misafirleri merasim bitinceye kadar evlerinde misafir ediyorlar. Oğulları hafız olan babalar da köylülere ve misafirlere yemek ikram ediyorlar.
Babam ve arkadaşları hafızlıklarını bitirdikten sonra biraz has okuyorlar yani tekrar yapıp ezberlerini kuvvetlendiriyorlar. Biraz da köy işlerinde çalıştıktan sonra askere gidiyorlar. Askerden geldikten sonra da komşu köyümüz olan Alatarla köyünde biraz Arapça okuyorlar. Osmanlı zamanında Alatarla köyünde resmi medrese varmış. İşte o medresenin yaşlı müderrislerinden biraz Arapça okumuşlar. Bu arada yeni hafızlığını bitiren genç, delikanlı ve bekâr olan Hasan Çelebi, bir yolunu bulup İstanbul’a gitmiş. Tâlim, tecvid ve Tashih-i hurûf okuyup Üsküdar İskele Câmiine müezzin olmuş. Babam ve arkadaşları da kalkıp İstanbul’a gitmişler.
İstanbul’daki hayatı hakkında neler biliyorsunuz?

Babam ve arkadaşları İstanbul’a gidince Üsküdar Çinili’de barınacak bir yer bulmuşlar. Selimiye Câmii imamı ve kurra hafız olan Tahsin Efendiden tâlim, tecvid ve tashih-i hurûf okumaya başlamışlar. İlk günler çok sıkıntılı geçmiş ama dayanıp sabretmişler. Açıkta kalmışlar, aç kalmışlar, parasız kalmışlar ama sabretmişler. Birbirlerini destekleyerek, paylaşarak dayanmışlar. Bu arada Hasan Çelebi, askere gitmek için görevden ayrılmış. Babam, imtihana girerek İskele Câmiine müezzin olmuş. Diğer arkadaşları da kısa zamanda görev almışlar. İki yıl Üsküdar’da hem görev yapmışlar hem de Tahsin Efendiden okumuşlar. 1957 ve 1958 yılını böyle geçirmişler. İki sene içinde Hafız Tahsin Efendiden almaları gereken ilmi alıp biraz da maddi bakımdan rahata kavuşunca müftülükten yıllık izinlerini alıp köye gelmeye ve büyükleri izin verirse eşlerini ve çocuklarını alıp İstanbul’a gitmeye karar vermişler. Karar vermişler ama evdeki hesap çarşıya uymamış.
Rahmetli babam, İstanbul’a giderken ben üç-dört yaşındaydım. Gittiği günü ve geldiği günü hatırlıyorum. Babam, İstanbul’dan gelmeden önce dedem Ahmet pehlivan vefat etmişti. Amcalarım, özellikle babamdan büyük olan Rıfat amcam, babamın tekrar İstanbul’a gitmesine izin vermedi. Diğer arkadaşlarının babaları ve âileleri de izin vermediler. Amcam, babamın köyümüze imam olmasını istiyordu. Babam da hafızlık hocasının mihraptan ayrılmasını ve kendisinin o mihraba geçmesini istemiyordu. Köylülerimizin aşırı isteği ve hocasının muvâfakatı ile babam, Üsküdar müftülüğüne istifa dilekçesini gönderip 1959-1960 arasında köyümüzde bir yıl imamlık yaptı. Arkadaşları da değişik köylerde imamlık aldı ve İstanbul’a gitmediler. Babam, bir yıl sonra mihrabı hocasına bırakıp Oltu ilçe merkezinde yeni yapılan Birlik Câmiinde imamlığa başladı ve 1994 yılında aynı câmiden emekli oldu.
Kendisinin gerek eğitim öğretim gerekse hizmet döneminde arkadaşları, talebeleri hakkında neler söylersiniz?
Babam, hafızlık hocası Yusuf Hoca Efendiye çok hürmet ederdi. Bir de bizim kendisini göremediğimiz Tahsin Efendiden sitayişle bahsederdi. Hafızlık arkadaşları ve Üsküdar’daki mesai arkadaşları ile çok iyi geçindiğini biliyorum. Ben, 1968’de İstanbul’a gelince babamın arkadaşları ile tanıştım ve bu hakikati onlardan öğrendim. Rahmetli babam, Hz. Peygamber Efendimizin “sizin en hayırlınız, başkaları ile iyi geçinen ve başkalarının da kendisiyle iyi geçindiği kişidir” hadis-i şerifini kendisine şiar edinmişti. Bize de böyle yaşamamızı öğretti. Eskilerin ifadesi ile ahlâk-ı hamîde sahibi bir zattı. Arkadaşlarına, talebelerine ve cemaatine karşı çok iyi davranırdı.
Sizin yetişmenizde babanızın, amcanız Rıfat Ağanın, Neşet ağabeyinizin nasıl katkıları, yönlendirmeleri oldu? Yaşadığınız zorluklar oldu mu yoksa her şey çok rahat ve konfor içinde miydi?
Beni babam yetiştirdi ama üzerimde babamdan daha çok annemin emeği vardır diyebilirim. Babam, İstanbul’a gidince beni ve ablamı, annem kanatları altına aldı, bize iyi bir terbiye verdi. Bize hem baba oldu hem de anne oldu. Dedemin ve ninemin himâyesindeydik ama terbiyemizi, dinî duygularımızı, örfü, âdeti anamdan öğrendik. Allah, kendisinden razı olsun o, bizi çok iyi yetiştirdi.
Büyük amcamın yani Rıfat amcamın evi ayrıydı ama dedem, ailenin idaresini ona vermişti. Biz, dedemin evinde, küçük amcam ve onun çocukları ile birlikte kalırdık. Amcalarımın çocuklarıyla kardeş gibiydik. Ninem, hepimize kol, kanat gerer ama babamız olmadığı için bizimle daha yakından ilgilenirdi. Şevket amcam, bana çok iyi davranır; kendi çocuklarından ayırmazdı.
Dedemin evi hanedan bir evdi. Çok misafirimiz olurdu. Köyümüzün yoksulları ile dedem ve Rıfat amcam çok yakından ilgilenirlerdi. Tarlamız, çayırımız çok olduğu gibi davar sürülerimiz ve sığırlarımız vardı. Davarların ve sığırların ayrı ayrı çobanları olurdu. Davar sürülerimize önce rahmetli Mehmet amcam, sonra Şevket amcam, sonra da Rıfat amcamın büyük oğlu Neşet ağabeyim çobanlık yapmış. Rıfat amcam, hem hayvan alış-verişi yapar hem de elbise dikermiş. Çok becerikli biriydi. Terziliği amcası Osman çavuştan öğrenmiş.
Osman çavuş, on iki sene askerlik yapmış. Yedi sene askerlik yapıp akşam teskeresini almış, seferberliği ilan edildiği için sabahleyin teskereleri geri toplamışlar. Beş sene daha askerlik yapmış. Kazım Karabekir Paşanın özel çavuşu imiş. Ruslara esir düşmüş, sonra kurtulmuş ve köye gelmiş. Yakınları bile kendisini zor tanımışlar. Devamlı hâtıralarını anlatırmış, köylüler de dinlerlermiş. Yazan kimse olmadığı için gerçek bir tarih olan bu hâtıralar kaybolup gitmiş. Osman çavuş, ben doğmadan önce vefat etmiş. Vücudunda gezen bir kurşun varmış, o kurşun bir gün baldırından ucunu göstermiş, dedem de bıçak ve çuvaldız gibi sivri uçlu aletlerle çekip çıkarmış; bir müddet sonra da vefat etmiş. Vefat etmeden önce biraz rahatsızlanmış, evde istirahat etmiş.
Akşam işten gelen eşi Sedirye nineme “Sedirye! Bugün bir misafirim geldi ve bana ‘Osman çavuş, hazır ol, bir hafta sonra gelip seni alacağım’ dedi, hafızlara söyle, bir yere gitmesin ve benim salâmı okusunlar” demiş ve dediği gibi olmuş yani bir hafta sonra vefat etmiş. Osman çavuş, imânı sağlam ve ameli tam olan ihlâs âbidesi bir gâziymiş. Mekânı cennet olsun. Âmin.
Merhum babanızla evlad baba ilişkileri çerçevesinde nasıl bir iletişiminiz vardı? Neşe merkezli mi ciddiyet ve resmiyet üzere miydi?
Rahmetli babam, ahlâk-ı hamîde sahibi bir insandı. Beni hiçbir zaman kırmadı ve incitmedi. Hafızlık yaparken ezberimi yapamadığım günler olurdu, bu durumda kızmazdı ve “yarın iyi çalış, gel!” derdi. Bana devamlı İstanbul’u anlatırdı. “Seni, İstanbul’a gönderecek ve orda okutacağım” derdi. Bir de “biz okuyamadık, ama seni imam hatip okulunda okutacağım” derdi. İmam hatip okulunun adını ilk defa babamdan duydum. Bana bu okulda okuma aşkını babam aşıladı. Rahmetli babam, icap ettiği zaman neşeli, icap ettiği zaman da ciddi olurdu. Zaten bir insanın her zaman aynı hâl üzere olması mümkün değildir. Belâğatta önemli olan muktezây-ı hâle göre söz söylemek; insanlarla münasebette de önemli olan, muktezây-ı hâle göre davranmaktır. Babam da öyle yapardı. Her konuda olduğu gibi bu konuda da ben, rahmetli babamdan çok şey öğrendim.

Babanızın sizi en çok sevindiren özellikleri nelerdir?
Rahmetli babam, akşam eve gelirken eli boş gelmezdi. Her zaman bizi ve özellikle küçük kardeşlerimi sevindirirdi. Buradan babalara seslenmek ve “devamlı çocuklarınızı sevindirin” demek isterim. Yakınları ile çok yakından ilgilenirdi.
1960 yılında şehre geldikten sonra, köydeki yakınlarına devamlı hediyeler gönderirdi. Rahmetli babaanneme ve büyük kardeşi Rıfat amcama çok saygılı davranırdı. Büyüklere hürmeti, küçüklere sevgiyi ben babamdan öğrendim. Cemaati içerisinde her görüşe sahip insanlar vardı, bunların hepsi babama çok hürmet ederdi. Babam da hiçbirini diğerinden ayırmaz hepsine eşit şekilde davranırdı. Babamın beni en çok sevindiren üç özelliği, çocuklarına düşkün olması, yakınlarına ikram etmesi ve çevresi ile iyi geçinen biri olmasıdır.
Babanızla yaşadığınız en huzur veren zamanlar nelerdir?
Babamla yaşadığım en huzurlu zamanlar, onun arkasında namaz kıldığım zamanlardır. Özellikle sabah namazlarında çok huzur duyardım. Babam iyi bir hafızdı, sesi ve tilâveti çok güzeldi. Sabah namazlarını kıldırırken kıraati sabâ makamından yapardı. Fâtiha’dan sonraki kıraati, bir ayn secâvendinden diğerine kadar olurdu. Namazdan önce Yâsin-i şerifi okur, duâ ve tesbihâttan sonra da Haşr Suresinin son ayetlerini okurdu. Daha sonra cemaatin de katılımıyla zikir yapardı. İşte bu, bize çok huzur verirdi. Namazdan sonra herkes kendini ipek gibi yumuşak, kuş gibi hafif hissederdi. Câminin altındaki yurtta kalan yüz öğrencinin de bu zikre katıldığı günleri şimdi arıyorum.
Rahmetli babamla birlikte yaşadığım en huzurlu zamanlardan biri de 2013 yılının yaz tatilinde babam, annem ve kardeşlerimle birlikte yaptığımız Umre ibadetidir. Babama orada yaptığım hizmet ve bundan duyduğum huzur benim ömrümün baharıdır. Babası hayatta olanlara tavsiye ederim, babaları ile hiç olmazsa bir kere hacca ve umreye gitsin ve babalarına orada hizmet etsinler.
Babanızla yaşadığınız en üzüntü veren gün ve olay nedir?
Babam, annesini çok sever ve ona hürmette kusur etmezdi. Babasının yani dedemin vefatında İstanbul’da olduğu ve cenazesinde bulunamadığı için çok üzülürdü. Babaannem 1964 yılında kansere yakalandı ve 1965 yılında vefat etti. Babamla beraber yaşadığım en üzüntülü olay budur diyebilirim. Bu, âile içinde duyduğumuz üzüntüydü. Babamla birlikte yaşadığımız en büyük üzüntü 28 Şubat sonrası oldu. Babamın imam olduğu câminin altındaki yurdumuz kapandı. Çocuklar, mağdur oldu. Okulun talebesi azaldı. Arıkovanı gibi canlı olan câmimiz, biraz sessizleşti. Rahmetli babam, ben ve cemaat, çok üzüldük. Elhamdülillah, geldi geçti o günler.

Babanız hayatta olsaydı ona neler söylemek ve yapmak isterdiniz hocam?
Babam hayatta olsaydı, ondan babası Ahmet pehlivan ve amcası Osman Çavuş hakkında daha çok bilgi alırdım.
Babam şimdi hayatta olsaydı, ona daha çok saygı ve hürmet gösterirdim.
Sağlığında hürmette kusur etmedim ama şimdi yanımda olsaydı daha çok hizmet ederdim.
Kuş gibi uçtu gitti; bir daha geri gelmiyor. Ne kadar beklersen bekle, bir daha geri gelmiyor. İstanbul’dan gelmesi için iki sene bekledim, geldi. Ama şimdi gelmiyor. Galiba yerinden memnun ki gelmiyor. Yahya Kemal, öyle diyor değil mi ‘Sessiz Gemi’de?
Bugün anne babalar ve çocuklar arasında ilişkiler çok soğudu ve insanlar birbirinden adeta uzaklaşıyor. Çocuklarınızla ev ortamında, aile bütünlüğünde nasıl bir iklim vardır?
Benim üçü oğul, üçü kız olmak üzere altı çocuğum var. Çocuklar küçükken onlarla ilişkilerimiz ve muhabbetimiz çok iyi oluyor. Büyüyünce bu ilişki biraz zayıflıyor. Çocuklarımın babamla yani dedeleri ile de ilişkileri çok iyiydi. Babamın vefatına onlar benden daha çok üzüldüler. Çocuklarımın dördü üniversiteyi bitirdi, biri üniversitede okuyor, biri de imam hatip lisesinden daha yeni mezun oldu. Çocuklarımızla birlikte evimizi bir mektep, bir medrese ve bir mâbed haline çevirmeye çalışıyoruz. Rabbim, bana ve bütün babalara kolaylık versin. Âmin…

Bir baba olarak çocukların nelere dikkat etmesi gerekiyor?
Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’de bize babalar ve oğullar hakkında bilgi verir. Kur’ân-ı Kerim’de ve Hadis-i şeriflerde Hz. Âdem ve oğulları, Hz. Nûh ve söz dinlemeyen oğlu, Hz. İbrahim ve oğulları, Hz. Yakup ve oğulları, Hz. Dâvûd ve oğlu Hz. Süleyman, Hz. Zekeriya ve oğlu Hz. Yahya hakkında bilgiler ve mesajlar vardır. Hz. Nûh’un olanca yalvarmasına rağmen söz dinlemeyen oğluna karşılık, Hz. İbrahim’in söz dinleyen ve “baba emrolunduğun şeyi yap” diyen oğlu İsmail’den söz edilmektedir. Babalar, çocuklarını iyi tanımalı ve onları kırıp dökmeden yola getirmelidirler.
Sevgili Peygamberimiz bir baba olarak bizlere her yönüyle örnek. Nasıl bir babaydı Efendimiz Aleyhisselam?
Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’in Ahzâb sûresinin 21. âyetinde Hz. Peygamber Efendimizi bize örnek gösteriyor ve şöyle buyuruyor: “Andolsun ki, Rasûlullah, sizin için, Allâh’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allâh’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” Bu âyette, Hz. Peygamber Efendimizin, Allâh’ın hoşnutluğunu kazandıracak davranışlarda bulunmak isteyenler için mükemmel ve canlı bir örnek, en büyük fazilet numûnesi olduğu anlatılmaktadır. Böylece, Hz. Peygamber Efendimizin, hislerine mağlup insanları memnun etmek ve onlara pratik değerden mahrum birtakım nazarî kaideler öğretmekle görevli olmayıp, onun hedefinin, insanlığa amelî kaideler öğretmek ve bu kaideleri kendi yaşayışıyla izah ve tarif etmek olduğu anlaşılmış olmaktadır. Binâenaleyh, onun hayatı ve sîreti incelenirken bu nokta asla gözden uzak tutulmamalıdır.
Bunun dışında tarihte babalık vasfıyla öne çıkan âlim, arif veya zatlardan kimler öne çıkıyor hocam?
Bu konuda peygamberlerin hepsi öne çıkar ama Yüce Allah, Hz. Lokman’ın oğluna olan nasihatlerini nazara vermektedir. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’de her peygamberin öne çıkan özelliğini kullarına anlatarak onlara peygamberler üzerinden mesaj vermektedir. Bu konuda Asr-ı Saâdet’te ve İslam Tarihi’nde çok güzel örnekler vardır. Bu örnekleri burada anlatmayayım da sonra bir kitap halinde sunayım. Yani anlatırsam konu çok uzar, gider. Ama siz bu sorunuzla bana bir kitap yazmam gerektiğini hatırlatmış oldunuz. Buna da çok teşekkür ederim.
Eyvallah hocam. Merakla bekliyoruz.
Aktif ve sosyal bir kişiliğiniz var hocam. Bir taraftan ilmî çalışmalar diğer taraftan sosyal, kültürel çalışmalar, gençlik hizmetleri… Bunları nasıl sığdırıyorsunuz hayatınıza? Bu konuda genç ilim yolcularına, eğitimcilere neler söylemek istersiniz?

Ben, fakültede Peygamberler Tarihi ve bir de Siyer okutuyorum. Kur’ân-ı Kerim’de adı geçen peygamberlerin ve özellikle bizim Peygamberimizin gece-gündüz nasıl çalıştığını görüyorum ve Efendimiz Aleyhisselam’ı örnek almaya çalışıyorum.
Evet, çok çalışıyorum ve bundan da memnunum. Hocalarımızdan Allah razı olsun, bize bu aşkı onlar verdiler. Üzerimde emeği olan hocalarımdan biri de Prof. Dr. Osman Öztürk beydir. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’ne girdiğim 1972 senesinde doktorasını daha yeni bitirmiş ve bize derse gelmeye başlamıştı. İlk derste “çocuklar, gemileri yakan on talebe arıyorum” demiş ve şöyle devam etmişti: “Bu on talebe ile yaz-kış devamlı okuyacağız. Bunlar, Şubat tatiline ve yaz tatiline gitmeyecekler. Belki bayramlarda izin verebilirim, memleketlerine hemen gidip gelebilirler. Arapça, Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelâm ve diğer dersleri okuyacakları hocaları ben bulacağım bu arkadaşlar da okuyacaklar.”
Hocamızın bu talebine ilk cevap veren ben oldum. Dört yıl, bu halkanın derslerine katıldım. Mezun olduktan sonra öğretmen olunca hocamın elini öpmek ve vedalaşmak için odasına gittim. Elini öpüp kendisine teşekkür ettikten sonra “Hocam, lütfen hakkınızı helal ediniz” dedim. Mekânı ve makamı cennet olsun rahmetli hocam, bana şöyle dedi: “Mustafa, bir ömür boyu okutmaya devam edersen hakkım helal olsun.” “Hocam, sırtıma çok ağır bir yük yükledin ama inşâallah ben de bu yükün altından kalkacağım” dedim ve gözyaşları ile Hocamın odasından ayrıldım. Osman Bey Hocam, yaşadığı hayat boyunca beni maddî ve manevî bakımdan destekledi. Allah, kendisine rahmet etsin. Ondan aldığım aşk ve heyecanla çalışmaya devam ediyorum.
Erzurum merkezde ‘Abdurrahman Gazi Vakfı’mız var. Afganistan’da şehit olan Bahaddin Yıldız’ın adını verdiğimiz Yüksek Tahsil Talebe Yurdu’muz var. Burada geleneksel hale getirdiğimiz ‘Cumartesi Sohbetleri’ yıllardan beri devam etmektedir. Bahattin Yıldız, Sivas’tan gelip İzmir’e yerleşen bir âilenin oğludur. İzmir İmam-Hatip Lisesi ve Erzurum İktisadi İlimler Fakültesi mezunudur. Üniversitede talebe iken, tahsiline ara vermiş ve Afgan cihadına katılmış bir mücâhid ve gâzidir. Cihaddan sonra döndü ve yarım kalan tahsilini bitirdi. Erzurum’da çok güzel hizmetleri olan bir kardeşimizdir. Birlikte çok çalıştık. Onun adını Erzurum’da yaşatıyoruz. Şimdi de Yüce Allâh’ın izniyle ‘Münevver Hanımlar Kız Yurdu’nun temelini atacağız. Dualarınızı bekleriz.
Erzurum’da yıllardan beri Üniversite Câmii’nde vaaz ve sohbet ederim. Çağrıldığım her vakfın ve cemaatin sohbetine giderim. Daha çok da talebe evlerindeki sohbetlere katılır ve onlara ayrı değer veririm.
Altmış yedi yaşına gelip Erzurum Üniversitesi’nden emekli olduktan sonra Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi’nde derslere giriyorum. Perşembe akşamları Üniversitenin konferans salonunda herkesin katıldığı Asr-ı Saâdet sohbetlerini devam ettiriyorum. Oradan çıkıp talebe yurtlarına gidiyorum. Cuma günü de Üniversite Câmii’nde vaaz ediyorum. Yaz tatillerinde de Ağrı’dan Erzurum’a talebe getiriyor ve onlara Arapça okutuyorum.
Her ay iki dergiye, İlkadım ve Yeni Dünya dergilerine yazı gönderiyorum. İlkadım’da ‘Cihad Dersleri’ köşesine, Yeni Dünya dergisinde de ‘O Erler ki’ köşesine yazı gönderiyorum. İlmî çalışmalarımı devam ettiriyorum. Cumartesi, pazar günleri de vakıfta ders okutuyorum. Şehid Hasan el-Bennâ’nın “vâcibâtunâ ekseru min evkâtinâ: yapacağımız işlerimiz vakitlerimizden çoktur” sözünü kendime şiar edindim, devam ediyorum. Ayrıca Oltu’daki faaliyetlerimiz de devam ediyor. Yorulmuyorum ve bıkmıyorum. Rabbime hamdolsun.
Türkiye geneli çalışmalarda yer alıyorsunuz ve az önce de belirttiğiniz gibi memleketiniz Oltu’da da bir vakıf kurarak yılardır genç yaşlı herkese yönelik faaliyetler yapıyorsunuz. Yerelde bu çalışmaları yapmanın ne gibi bir gerekliliği ve yararı vardır? Okuyucularımıza neler tavsiye edersiniz bu konuda?
Oltu ilçemizde ‘Oltu Birlik-Beraberlik Vakfı’ adında bir vakfımız var. Vakfımızın, bir yüksek tahsil talebe yurdu, bir erkek Kur’ân kursu, bir kız Kur’ân kursu, bir dört-altı yaş gurubu, bir de üniversite hazırlık dershanesi var. Bunların hepsi rahmetli babamın imam olduğu câminin altındaki yurtta kalan talebelerin bereketidir. Vakfın işlerini her biri güzel vazifelerde olan işte o talebeler yürütüyor. Ben de onlara nezaret ediyorum ve yol gösteriyorum. Babamın İstanbul’da kalmayıp ta köyümüze imam olmasının hikmetini şimdi anlıyorum.
Her Müslümanın yerine getirmekle mükellef olduğu görevlerden biri de ‘sıla-i rahim’dir. Sıla-i rahim, sadece doğup büyüdüğümüz köyü ziyaret etmekten ibaret değildir. Yakınlarımızı ziyaret etmekle birlikte onların dertlerine çare bulmaktır, sıkıntılarını gidermektir, ellerinden tutmaktır. Hz. Hatice annemiz, Hz. Peygamber Efendimizi anlatırken onun sıla-i rahime ne kadar önem verdiğini ve bunu nasıl gerçekleştirdiğini anlatmaktadır. Bu vazife, Yüce Allah’ımızın emri, peygamberimizin de sünnetidir. Bu konuşmayı yaptığımız şu günlerde bizim vakfın dershanesine devam eden talebelerin üniversite imtihanındaki başarısını öğrendim ve çok sevindim. Demek ki bizim yani Müslümanların yerelde çok iyi çalışmamız gerekmektedir. Bu çalışmaları da sıla-i rahim olarak görmemiz ve bu çalışmaları yaptığımızda ibadet ettiğimizin hatta cihad ettiğimizin farkına varmalıyız.
Son olarak şunu sorayım: Babaları hayatta olan evlatlara ne tavsiye edersiniz?

Bu sorunun cevabı konuşmamız arasında zaman zaman geçti ama kısa ve net olarak şunu söylemek isterim. Babaları hayatta olan arkadaşlar, bunu bir fırsat bilin ve fırsatı iyi değerlendirin. Biliniz ki, giden bir daha geri gelmiyor. Bir de şunu söylemek isterim. Çocuklarınıza iyi bir babalık yapın. Onları sevin, okşayın, bağrınıza basın ve geleceğe iyi hazırlayın.
Teşekkür ederim hocam.
Ben de teşekkür ederim.

Rabbim Hepinizden razı olsun İbrahim Hocamı ve Hacım Ali Hocamıda yakinen tanırım iyiki vardılar İslama Hizmetleri unutulmaz Hacım Ali Hocama ve Ahirete göçenlere Rabbim Rahmet eylesin mekanları cennet olsun