Bizimle İletişime Geçin

Şahsiyet

Mütercim Âsım (1755-1819)

Bundan otuz veya kırk yıl kadar önce eğer Gaziantep’te yaşıyorsanız veya bir vesileyle yolunuz Gaziantep’e düşmüşse Gaziler, Suburcu ve her ikisini birbirine bağlayan ve aralarında bir geçiş sağlayan Mütercim Âsım Caddesi gibi meşhur ve gözde caddelerinden geçmemeniz veya yolunuzun oralara düşmemesi pek mümkün değildi.

EKLENDİ

:

Maskat-ı Re’s/Doğum Yeri, Antep

Bundan otuz veya kırk yıl kadar önce eğer Gaziantep’te yaşıyorsanız veya bir vesileyle yolunuz Gaziantep’e düşmüşse Gaziler, Suburcu ve her ikisini birbirine bağlayan ve aralarında bir geçiş sağlayan Mütercim Âsım Caddesi gibi meşhur ve gözde caddelerinden geçmemeniz veya yolunuzun oralara düşmemesi pek mümkün değildi.

Gaziantep’in en işlek caddelerinden birisi olan Mütercim Âsım Caddesi, özellikle kuyumcu esnafı ve giyim mağazalarının yoğun olduğu bir cadde idi. Günümüzde eski canlılığından çok fazla bir şey kaybetmese de büyüyen ve genişleyen her şehrin kadim sokak ve caddeleri gibi Mütercim Âsım caddesi de az da olsa adları henüz bilinmeyen caddelerin ve dev binaların gölgesinde kalmış gibidir. Çocukluğumuzdan beri adını herkesin bu cadde sayesinde duyduğu büyük bilgin Mütercim Âsım’ın hayatından bazı kesitlere yer vermek ve onun adını bu kez de ustası olduğu kalemle hatırlamak istiyoruz.

Bedreddîn Aynî’nin (ö. 855/1451) deyişiyle “Küçük Buhara” olan Antep’in[1]  fazilet sahiplerinden ve ediplerinden olup çeşitli ilimlere vakıf, üstün vasıflı bir bilgin olan Ebü’l-Kemâl el-Hâc es-Seyyid Ahmed Âsım, nâm-ı diğer Mütercim Âsım,[2] kendisinin de ifadesiyle: “Râkımu’l-hurûf es-Seyyîd Âsım bî çaresinin maskat-ı re’si Arûs-i Arabistan lakabiyle şöhret-yâb olan Ayntâb nâm şehr-i pür âb ü tâb” olan “Arabistan’ın gelini” diye meşhur suyu bol ve güzel Antep’te 1755 yılında dünyaya geldi.[3]

Âsım Efendi, Kahramanmaraş’ın Pazarcık ovasında medfun Semerkantlı Şeyh Osman’ın soyundan gelen şair Husûlî Efendi’nin torunu ve Antep’in tanınmış âlim ve şairlerinden Antep Şer’iyye Mahkemesi başkâtibi Mehmed Cenânî Efendi’nin oğludur. Hz. Hüseyin’in soyundan geldiği hakkında: “Bu hakir Hüseynî olmakla bir kaside…”sinde şöyle demektedir:[4]

Dem olmaz ki vücûdum hûn-i gamla olmaya âlûd

Bu cismin âb u hâki hûn u deşt-i Kerbelâ’dandır[5]

Antep’te iyi bir eğitim gören Âsım Efendi,[6] sarf ve nahiv gibi alet ilimlerini memleketinin âlimlerinden Ömer-zâde Hâfız ve Hacı Hasan-zâde Efendi’lerden, şiir ve edebiyatı babası ve o sırada Antep’te bulunan Kilisli Rûhî Mustafa Efendi’den aldı. Antep Mahkemesi Kalemi görevinden sonra Antep mutasarrıfı Mehmed Nûri Paşa’nın divan kâtibi oldu (1788-89).

Nûri Paşa zamanında yaşanan olaylar ve sonrasında Nûri Paşa hakkında idam kararının verilmesiyle Antep’te çatışmalar başladı. Âsım Efendi, çektiği sıkıntılardan sonra Kilis’e kaçmak zorunda kaldı. Bu felâket sonunda bir gün içerisinde bütün malını ve servetini kaybettiğini “emsâ ganiyyen ve asbaha fakîren/zengin olarak akşamladı, fakir olarak sabahladı” durumuna düştüğünü, Antep’in zengin bir ailesinden olduğu halde sıkıntılar yaşadığını, özellikle de büyük kısmı babası ve atalarından kendisine yadigâr kalan, bir kütüphaneyi dolduracak kadar olan kitaplarının yağmalanmasından büyük üzüntü duyduğunu anlatmaktadır.[7]

Âsım Efendi’nin Antep’te çıkan olaylar sırasında yaşadığı sıkıntıları bizzat kendisinin tasviriyle kısaca şöyle özetlemek mümkündür: Kalabalık güruhtan bazıları evinin bulunduğu mahalleye hücum ettiklerinde can havliyle hemen civarda bulunan bir kocakarının evine sığınmış ve orada son derece dar bir mahzende kalmıştır. Kaldığı yerin “inkârcı kabri” gibi içerisinde pek çok akrep ve yılan bulunan bir mağara olduğunu söyleyen Âsım Efendi, böylece sünnet-i seniyyeye uyarak mağarada gizlendiğini ifade etmektedir.

Mağaradaki manzarayı akıcı ve edebî bir dille, bazen âyetleri şahit getirerek bazen de deyimleri kullanarak heyecanlı bir şekilde anlatan Âsım Efendi, söz konusu mağaraya Hz. Nuh’tan (a.s) bu yana insan ayağının değmediğini “ve ize’l-vuhuşu huşiret/Yabani hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde” (et-Tekvîr /815) haşerat için bir mahşer yeri haline geldiğini, özellikle de akrep, yılan ve örümceklerle dopdolu olduğunu söylemektedir.

Yaşadığı bu kötü durumu kalemin anlatamayacağını, dışarıda ağlama sesleri, içeride akrep ve yılan saldırıları altında “hâifen yeterakkabü, hâiren yetekallebü/sağını solunu kollayarak yerinde duramayan” bir halde olduğunu ifade etmektedir.

“Yakmasun sûz-i derûnum seni, söyletme beni” diyerek secili ifadelerle sözlerine devam eden Âsım Efendi, “ve’l-hâsıl gözümün biri bîrûna/dışarıya nâzır/bakar ve biri derûna/içeriye dâ’ir/dönmüş, ne kıyâma kudret ne ku’ûda cüre’et vâr, ne yâr-ı gâr ve ne gam-küsâr, hazret-i Perverdigâr’dan gayri meded-kâr yok” demektedir.[8]

Bulunduğu mağaradan çıkışını ise şöyle anlatmaktadır:

“Ashâb-ı Kehf ve Rakîm rûhâniyetlerine tevessül birle “Sâniyesneyni iz humâ fi’l-gâr/hani o iki kişiden biri olarak mağaradaydı” (Tevbe 9/40) hazerâtından istişfâ ederek Münci’ü’l-halke dergâh-ı kibriyâsına ilticâ ve “fe-hel ilâ hurucin min sebilin/Bir daha çıkmaya yol var mıdır.” (el-Mü’min 40/11) inkâz ü tesbîlini istid’â üzere iken hamden lillahi’l-Muîni’l-Vehhâbi bi-sebebin mine’l-esbâb’/her bir sebeple veren, yardım eden Allah’a şükrederek- ol mazîk girdâbdan rehâ-yâb olmak müyesser ve hayât-ı tâze bulmak mukadder oldu.”

Âsım Efendi, yaşanan olaylardan sonra gittiği Kilis’te sekiz ay kadar bir zaman kaldıktan sonra geçim sıkıntısı yüzünden ailesiyle kardeşlerini Antep’e geri göndermiş, kendisi de İstanbul’a doğru yola çıkmıştır.[9]

İstanbul’daki İlk Günleri

Yaşadığı sıkıntılardan sonra İstanbul’a gitmeye karar veren Âsım Efendi, bunu kaleme aldığı şiirinde şöyle dile getirmektedir.

Nice bir hıdmet-i mahlûkla mahzûl olalım

Sâil-i Hakk olalım nâil-i mes’ul olalım

Akalım pâyine bir bahr-ı hamiyyet bulalım

Sıla-i himmetine mâ gibi mevsûl olalım

 

Biz de sûret verelim kendümüze kâbil ise

Girelim ehl-i safâ bezmine makbûl olalım

Getür ey sâkî yeter eyledin işğâl bizi

Bir zemân da mey-i bî ğış ile meşgul olalım

 

Kalmadan hâk-i mezelletde hemân ey Âsım

Âzim-i sûy-i semâ-sây-i Sitanbul olalım

 

Âsım Efendî, 1789/1790 yılında otuz beş yaşlarında İstanbul’a gelmiştir.

İstanbul’daki ilk günlerinde kimseyi tanımaması bir tarafa padişaha da durumunu arz edecek imkân bulamadığından dolayı sıkıntılı günler geçirmiştir.[10] İlerleyen zamanlarda İstanbul’daki âlim ve şairlerle tanışan Âsım Efendi, 1796 yılında Tatarcık Abdullah Efendi’nin delaletiyle müderrislik ru’ûsu almaya muvaffak olmuştur. 1798 yılında İbtidâ-i Dâhil (Osmanlı medrese sisteminde bir derece) derecesinden Fazliyye Medresesi’nde ders vermeye başlamıştır.[11]

İlim Dünyasına Giriş

Ebüzziyâ Mehmed Tevfik’e göre, Fransızların “kritik” vasfıyla tarif ettikleri erbâb-ı kalemden olan Âsım Efendi[12], yaşadığı sıkıntılara rağmen İstanbul’da ilmi çalışmalarına devam etmiş ve 1205/1791-1212/1797 yılları arasında Muhammed Hüseyin b. Halef-i Tebrîzî’nin Burhân-ı Kâtı adlı Farsça sözlüğünü altı yılda Tibyân-ı Nâfi der Terceme-i Burhân-ı Kâtı adıyla Türkçe’ye tercüme ederek III. Selim’e takdim etmiştir.

İlk olarak 1214/1799 yılında İstanbul’da basılan bu çalışmasıyla padişah tarafından “sefâret, vekâyi tahriri ve nâmenüvislik” gibi bir göreve tayinle kendisine Hareket-i Dâhil (Osmanlı medrese sisteminde bir derece) rütbesiyle bir medrese ruûsu ve ev verilmesi, üç dört yüz kuruş maaş bağlanması ve ailesini acilen İstanbul’a getirmesi emredilmiştir.

Âsım Efendi’nin ailesi Halep’e kadar gelmiş, ancak Mısır olaylarının patlak vermesi ve İstanbul’un işgal edilmesi gibi yalan ve yanlış haberlerden dolayı geri dönmek zorunda kalmışlardır.[13] Kendisine verilen ev, mahallelerinde gece vakti çıkan bir yangında yanınca, padişah tarafından kendisine hediyeler ve yardımlar gönderilerek teselli edilmiştir.

Âsım Efendi, Arapça öğrenmek isteyenler için manzum olarak Tuhfe-i Âsım (1213/1798) adlı Arapça-Türkçe bir sözlük çalışması yapmıştır. Halepli İbrâhim b. Mustafa el-Mudarî’nin Naẓmü’s-sîre (Siyer-i Halebî) adlı Arapça eserini Terceme-i Siyer-i Halebî adıyla Türkçe’ye çevirmesi onun diğer bir çalışmasıdır. Bir arzıhâl ile III. Selim’e takdim ettiği bu çalışmasının tam da ihtiyaç duyulan bir zamanda Osmanlı Devleti’nin Fransızlarla savaştığı bir sırada ortaya çıkması III. Selim’in yanında yazarının değerini arttırmıştır.[14]

Hacca gitmek ve ailesini İstanbul’a getirmek için izin talep ettiği padişahtan olumlu cevap alınca, III. Selim’in yardımıyla 1215/1801-1216/1802 senesinde deniz yoluyla Hicâz’a giden Âsım Efendi,[15] kış günlerine denk gelen zorlu bir yolculuktan sonra Mısır’a varmıştır.[16]

Mısır’dan Mekke’ye geçerek hac farizasını yerine getirmiş daha sonra da Medine’ye (1802) intikal etmiştir.

Dönüş yolculuğunda Şam ve Halep üzerinden Antep’e gelen Âsım Efendi, bir müddet memleketinde kaldıktan sonra Maraş üzerinden ailesini de yanına alarak İstanbul’a dönmüş ve Üsküdar’da Nuhkuyusu’ndaki evine yerleşmiştir.

III. Selim zamanında yaşanan olaylara şahitlik eden ve o zor günleri de yaşayan Âsım Efendi, III. Selim’in vefatıyla yeniden zor günler yaşamaya başlamış, ancak II. Mahmud’un tahta geçmesiyle birlikte bir nebze de olsa rahat bir hayat sürmeye başlamıştır.

Medine’de hocası Abdullah Necib Efendi ile görüşen Âsım Efendi, onun tavsiyesiyle hac dönüşünde Şerh-i Siyer-i Halebî diğer adıyla İklîl Yâfuh[17] adlı eserini kaleme almıştır. 1801 yılında Mûsıle-i Sahn (Osmanlı medrese sisteminde bir derece) derecesinde Fazliyye müderrisi olan Âsım Efendi, 1813’te Dârü’l-hadis’ten önceki en üstünü olan Süleymaniyye rütbesine yükselmiştir. Bu rütbede iken 1814’te Selanik Kadılığı/Mevleviyyeti tevcih edilmiştir. 1807 yılında Âmir Efendi’nin yerine vak‘anüvis olan Âsım Efendi, ölünceye kadar bu görevde kalmıştır.[18]

Âsım Efendî’nin yaptığı çalışmalardan birisi de Târih’idir. Eserini 1218/1804 yılından itibaren başlatan Âsım Efendi, 1804-1806 yılları arası olaylarını yazıp sadârete sunmuş, ancak Alemdar Vakası’nda Bâbıâli ile birlikte vekâyinâmesi de yanmıştır. II. Mahmud, Âsım Efendi’yi, III. Selim’in tahttan indirilmesinden (1807) itibaren olayları yazmakla görevlendirince, takdim ettiği vekâyinâmenin müsveddelerinden temize çektiği metni padişaha sunmuştur. Çalışmayı beğenen padişah, onu taltif etmiştir. Sadâret kaymakamının sunduğu telhisle de “devrinin yegâne âlimi” olarak geçim sıkıntısından kurtarılmıştır.[19]

Kâmûs, Okyânûs’tur

Yaşadığı dönemin en büyük filologlarından olan ve adı Kâmûs’la eşleşen Âsım Efendî’nin herkes tarafından takdir edilen en önemli çalışması el-Okyânûsü’l-Basît fî Tercemeti’l-Kâmûsi’l-Muhît adlı çalışmasıdır.

Söz konusu çalışma, büyük bilgin Mecdüddîn Fîrûzâbâdî’nin (ö. 817/1415) el-Kâmûsü’l-Muhît adlı Arapça sözlüğünün Türkçe tercümesidir. Kaynaklarda Âsım Efendi’ye bu çalışmayı yapmasını Medine’de iken hocası Abdullah Necib Efendi’nin tavsiye ettiği söylense de bununla birlikte eserinin başında belirttiği üzere Medine’de iken, her ne kadar hocasının adını zikretmese de, “bazı nücebâ-yı ibâd/seçkin kulların irşadıyla” olduğunu ve yaptığı istihareden sonra buna karar verdiğini söylemektedir. 1220 yılında başlayıp 1225 yılında yani beş yılda tamamlanan eser,[20] 1814’te II. Mahmud’a takdim edilmiş ve hemen basılması için ferman çıkartılmıştır.

Arapça kelimelere Türkçe karşılık bulmakta büyük gayret gösteren Âsım Efendi’nin bu sözlük çalışması aynı zamanda Türkçe’nin de zengin bir sözlüğü niteliğindedir. Özellikle bitki ve hayvan adları gibi bilinmesi güç kelimelerin tespitinde yöre ağızlarından da yararlanmıştır. II. Mahmud’un iradesiyle mütercimin büyük oğlu Hamid’in nezâretinde İlk defa 1230/1815-1231/1816, 1233/1817 yıllarında İstanbul’da basılan Kâmus Tercümesi’nin farklı baskıları yapılmıştır. Âsım Efendi’ye “mütercim” unvanını kazandıran bu eseri olmuştur.

Âsım Efendi, Sirâcüddîn Ali b. Osman el-Ûşî’nin (v. 575/1179) kelâma dair el-Emâlî adlı manzum eserini Merahu’l-Meâlî fî Şerhi’l-Emâlî adıyla şerh etmiş ve yaptığı çalışmayı III. Selim’e sunmuştur. Âsım Efendi’nin, İngilizler’in İstanbul’a gelişini tasvir eden Makâle-i İstibsâr-âmiz der Beyân-ı Âmeden-i İngiliz adlı bir çalışması da bulunmaktadır.

Son olarak şunu da söyleyelim ki, Âsım Efendi, başarısını en çok sözlükçülük alanında göstermiş, Arapça ve Farsça’dan Türkçe’ye çevirdiği iki eserle büyük bir dilci olduğunu ispatlamış, “Mütercim” unvanını almayı hak etmiş, ayrıca vak‘anüvis sıfatıyla yazdığı eser ve yaptığı tercümelerle de tarih alanında adını duyurmuştur.

Üç dilde şiir yazacak kadar güçlü bir edip olan Âsım Efendi’nin Tibyân-ı Nâfi ile Kâmus Tercümesi’nin önsözünde yer alan şiirleri bu alandaki maharetini göstermeye yeterlidir. Bir şiirinde şöyle demektedir.

Mey içüp gerd-i kederden dilini sâf eyle

Ruh-i dilber gibi âyîneni şeffâf eyle

Gerçi rindân safâpervere hürmet lâzım

Sâkiyâ lîk demem bâdeyi isrâf eyle

Bu girişme, bu tegâfül, bu nigâh, bu edâ

Beni öldürdü a kâfir, yeter insâf eyle

Gitme ey şehsüvârım yalnız seyrâna

Uğur olsun yoluna bendeni irdâf eyle

Aramam gayrilere cevr u cefâ eylediğin

Derdmend Asım’ı tek mazhar-ı eltâf eyle

Vefatı, Mezarı

Âsım Efendi, 27 Kasım 1819 (9 Safer 1235) tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir. Üsküdar Nuhkuyusu Caddesi’ndeki evinden alınan Âsım Efendi, kaynaklarda zikredildiği üzere Karacaahmet Mezarlığı’nda Harmanlık’tan Miskinler’e giden yolun sağ tarafındaki set üzerine defnedilmiştir. Günümüz için söyleyecek olursak, Âsım Efendi’nin kabri, Üsküdar’da Nuhkuyusu caddesi üzerinde bulunan Şakirin Cami’nin hemen yanındaki kapıdan girildikten sonra ilk sağa dönülecek sonrasında ilk soldan gelen caddeden devam edilecektir. Gasilhaneye giden 2. caddede (4. Ada), Melek Baba türbesinden sonradır.

Âsım Efendi’nin Mezarının Şahidesi

Âsım Efendi’nin Mezarı

Âsım Efendi’nin molla sarıklı şahidesi ve üzerindeki son derece güzel celi ta’lik bir hatla yazılmış kitabesi.

ولنعم دار المتقين.

هذا قبر فاضل الزمان ووحيد الدوران مترجم القاموس المحيط والبرهان القاطع ومترجم سير المنظومة الحلبي وشارح منظومة الأمالى وصاحب التصانيف في الفنون المتنوعة اعني والدنا واستدانا ابي الكمال الحاج السيد احمد عاصم العينتابي المأمور في تحرير وقايع الدولة المحمودية العثمانية سابقا رحمة الله عليه إلى يوم البقاء لروحه الفاتحة. في سنة 9 ص. 1235

“Müttakilerin yurdu ne güzel” (Nahl 16/30) Bu zamanın fazılı, devrinin mümtaz şahsiyeti el-Kâmûsü’l-Muhît, el-Bürhânü’l-Katı’ ve Halebî’nin manzum Siyer’inin mütercimi, el-Emâli manzumesinin şârihi, çeşitli fenlerdeki eserlerin sahibi, yani babamız ve üstâdımız el-Mahmudiye el-Osmaniye devletinin eski vaka’nüvisi Ayıntâblı Ebü’l-Kemâl el-Hâc es-Seyyid Ahmed’in kabridir. Allah’ın rahmeti kıyamet gününe dek onun üzerine olsun.

Ruhu için el-Fatiha. Sene: 9 Safer 1235.

Âsım Efendi’nin İstanbul/Üsküdar Karacaahmet Mezarlığı’ndaki Aile Kabristanı

 

[1] TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul: 1996,  c. 13, s. 468.

[2]  Bursalı Mehmed Tâhir, Osmanlı Müellifleri, İstanbul, Meral y., ty, c. 1, 268 vd.

[3] Âsım Efendi Tarihi, Hazırlayan, Hazırlayan Ziya Yılmazer, İstanbul: 2015, c. 1, s. 323, c. 2, s. 1241.

[4] Âsım Efendi, el-Okyânûsü’l-Basît fî Tercemeti’l-Kâmûsi’l-Muhît, İstanbul: 1305, c. 3, s. 337.

[5] Söz konusu beyit, Kâmûs’un yeni harflerle yapılan baskısında (İstanbul: 2013, c. 5, s. 4740) şöyle geçmektedir:

Dem olmaz ki vücûdum hûn-ı gamla olmaya âlûd

Bu cism-i hâkisârın hâki deşt-i Kerbelâdandır

[6]  Âsım Efendi’nin resmi hakkında bkz. Ebüzziyâ Mehmed Tevfik, Numûne-i Edebiyyât-ı Osmâniyye, İstanbul: 1308, s. 89; İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, İstanbul: 1969, c. 1, s. 54; Üsküdarlı Meşhurlar Ansiklopedisi, İstanbul: 2012, s. 282-283.  Üsküdarlı Meşhurlar Ansiklopedisi’nde “Mütercim Âsım Efendi’nin Karacaahmet Mezarlığı’ndaki Kabri” diye oğlu İsmail Nevres’in kabrinin resmi verilmiştir. Bkz. age. s, 283.

[7] Âsım Efendi Tarihi, 1, 323, 2, 1247, 1248.

[8] Âsım Efendi Tarihi, 1, 322.

[9] Âsım Efendi Tarihi, 1, 322, 323, 324.

[10] Âsım Efendi Tarihi, c. 1, s. 324.

[11] Âsım Efendi Tarihi, c. 1, s. LIV.

[12] Ebüzziyâ Mehmed Tevfik, s. 90

[13] Âsım Efendi Tarihi, c. 2, s. 1226-1227.

[14] Âsım Efendi Tarihi, c. 2, s. 1228.

[15] Hicaza gidişi hakkında farklı tarihler zikreden Âsım Efendi, bir yerde 1215/1800-1801 yılında (c. 1, 53) diğer bir yerde ise 1216 yılında (c. 1, s. 131) hac için yola çıktığını söylemektedir. İbnülemin Mahmud Kemal İnal gibi hacca gidişini 1217 olarak zikredenlerin ise (İnal, c. 1, s. 55), İstanbul’a dönüşünü esas aldığı söylense de (Ziya Yılmazer, c. 1, s. LVI) Avusturyalı şarkiyatçı Hammer Purgstall, İstanbul’da bulunduğu 1804 yılı Mayıs ayında gezdiği Üsküdar’da Âsım Efendi’nin Üsküdar/Bulgurlu’da evi olduğunu ancak, o yaz orada, Âsım Efendi’nin yerine devlet adamı ve meşhur tarihçi Nesif (Nazif) Efendi’nin oturduğunu aktarmaktadır. (Hammer Purgstall, Erinnerungen aus Meinem Leben, s. 149) Buna göre, Âsım Efendi, 1804 yılı Mayıs ayından önce İstanbul’a henüz ailesiyle birlikte dönmemiştir.

[16] Âsım Efendi Tarihi, c. 1, s. 53, 131-132.

[17] Bağdatlı İsmâil Paşa, Hediyyetü’l-Ârifîn, Esmâü’l-Müellifîn ve Âsârü’l-Musannifîn, Beyrut: 1410/1990, c. 1 (5), 184.

[18] TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul: 2006, c. 32, s. 200.

[19] TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 32, s. 201.

[20] Âsım Efendi, el-Okyânûsü’l-Basît fî Tercemeti’l-Kâmûsi’l-Muhît, c. 1, s. 4,5

Çok Okunanlar