Bizimle İletişime Geçin

Şahsiyet

Mütercim Âsım (1755-1819)

Bundan otuz veya kırk yıl kadar önce eğer Gaziantep’te yaşıyorsanız veya bir vesileyle yolunuz Gaziantep’e düşmüşse Gaziler, Suburcu ve her ikisini birbirine bağlayan ve aralarında bir geçiş sağlayan Mütercim Âsım Caddesi gibi meşhur ve gözde caddelerinden geçmemeniz veya yolunuzun oralara düşmemesi pek mümkün değildi.

EKLENDİ

:

Maskat-ı Re’s/Doğum Yeri, Antep

Bundan otuz veya kırk yıl kadar önce eğer Gaziantep’te yaşıyorsanız veya bir vesileyle yolunuz Gaziantep’e düşmüşse Gaziler, Suburcu ve her ikisini birbirine bağlayan ve aralarında bir geçiş sağlayan Mütercim Âsım Caddesi gibi meşhur ve gözde caddelerinden geçmemeniz veya yolunuzun oralara düşmemesi pek mümkün değildi.

Gaziantep’in en işlek caddelerinden birisi olan Mütercim Âsım Caddesi, özellikle kuyumcu esnafı ve giyim mağazalarının yoğun olduğu bir cadde idi. Günümüzde eski canlılığından çok fazla bir şey kaybetmese de büyüyen ve genişleyen her şehrin kadim sokak ve caddeleri gibi Mütercim Âsım caddesi de az da olsa adları henüz bilinmeyen caddelerin ve dev binaların gölgesinde kalmış gibidir. Çocukluğumuzdan beri adını herkesin bu cadde sayesinde duyduğu büyük bilgin Mütercim Âsım’ın hayatından bazı kesitlere yer vermek ve onun adını bu kez de ustası olduğu kalemle hatırlamak istiyoruz.

Bedreddîn Aynî’nin (ö. 855/1451) deyişiyle “Küçük Buhara” olan Antep’in[1]  fazilet sahiplerinden ve ediplerinden olup çeşitli ilimlere vakıf, üstün vasıflı bir bilgin olan Ebü’l-Kemâl el-Hâc es-Seyyid Ahmed Âsım, nâm-ı diğer Mütercim Âsım,[2] kendisinin de ifadesiyle: “Râkımu’l-hurûf es-Seyyîd Âsım bî çaresinin maskat-ı re’si Arûs-i Arabistan lakabiyle şöhret-yâb olan Ayntâb nâm şehr-i pür âb ü tâb” olan “Arabistan’ın gelini” diye meşhur suyu bol ve güzel Antep’te 1755 yılında dünyaya geldi.[3]

Âsım Efendi, Kahramanmaraş’ın Pazarcık ovasında medfun Semerkantlı Şeyh Osman’ın soyundan gelen şair Husûlî Efendi’nin torunu ve Antep’in tanınmış âlim ve şairlerinden Antep Şer’iyye Mahkemesi başkâtibi Mehmed Cenânî Efendi’nin oğludur. Hz. Hüseyin’in soyundan geldiği hakkında: “Bu hakir Hüseynî olmakla bir kaside…”sinde şöyle demektedir:[4]

Dem olmaz ki vücûdum hûn-i gamla olmaya âlûd

Bu cismin âb u hâki hûn u deşt-i Kerbelâ’dandır[5]

Antep’te iyi bir eğitim gören Âsım Efendi,[6] sarf ve nahiv gibi alet ilimlerini memleketinin âlimlerinden Ömer-zâde Hâfız ve Hacı Hasan-zâde Efendi’lerden, şiir ve edebiyatı babası ve o sırada Antep’te bulunan Kilisli Rûhî Mustafa Efendi’den aldı. Antep Mahkemesi Kalemi görevinden sonra Antep mutasarrıfı Mehmed Nûri Paşa’nın divan kâtibi oldu (1788-89).

Nûri Paşa zamanında yaşanan olaylar ve sonrasında Nûri Paşa hakkında idam kararının verilmesiyle Antep’te çatışmalar başladı. Âsım Efendi, çektiği sıkıntılardan sonra Kilis’e kaçmak zorunda kaldı. Bu felâket sonunda bir gün içerisinde bütün malını ve servetini kaybettiğini “emsâ ganiyyen ve asbaha fakîren/zengin olarak akşamladı, fakir olarak sabahladı” durumuna düştüğünü, Antep’in zengin bir ailesinden olduğu halde sıkıntılar yaşadığını, özellikle de büyük kısmı babası ve atalarından kendisine yadigâr kalan, bir kütüphaneyi dolduracak kadar olan kitaplarının yağmalanmasından büyük üzüntü duyduğunu anlatmaktadır.[7]

Âsım Efendi’nin Antep’te çıkan olaylar sırasında yaşadığı sıkıntıları bizzat kendisinin tasviriyle kısaca şöyle özetlemek mümkündür: Kalabalık güruhtan bazıları evinin bulunduğu mahalleye hücum ettiklerinde can havliyle hemen civarda bulunan bir kocakarının evine sığınmış ve orada son derece dar bir mahzende kalmıştır. Kaldığı yerin “inkârcı kabri” gibi içerisinde pek çok akrep ve yılan bulunan bir mağara olduğunu söyleyen Âsım Efendi, böylece sünnet-i seniyyeye uyarak mağarada gizlendiğini ifade etmektedir.

Mağaradaki manzarayı akıcı ve edebî bir dille, bazen âyetleri şahit getirerek bazen de deyimleri kullanarak heyecanlı bir şekilde anlatan Âsım Efendi, söz konusu mağaraya Hz. Nuh’tan (a.s) bu yana insan ayağının değmediğini “ve ize’l-vuhuşu huşiret/Yabani hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde” (et-Tekvîr /815) haşerat için bir mahşer yeri haline geldiğini, özellikle de akrep, yılan ve örümceklerle dopdolu olduğunu söylemektedir.

Yaşadığı bu kötü durumu kalemin anlatamayacağını, dışarıda ağlama sesleri, içeride akrep ve yılan saldırıları altında “hâifen yeterakkabü, hâiren yetekallebü/sağını solunu kollayarak yerinde duramayan” bir halde olduğunu ifade etmektedir.

“Yakmasun sûz-i derûnum seni, söyletme beni” diyerek secili ifadelerle sözlerine devam eden Âsım Efendi, “ve’l-hâsıl gözümün biri bîrûna/dışarıya nâzır/bakar ve biri derûna/içeriye dâ’ir/dönmüş, ne kıyâma kudret ne ku’ûda cüre’et vâr, ne yâr-ı gâr ve ne gam-küsâr, hazret-i Perverdigâr’dan gayri meded-kâr yok” demektedir.[8]

Bulunduğu mağaradan çıkışını ise şöyle anlatmaktadır:

“Ashâb-ı Kehf ve Rakîm rûhâniyetlerine tevessül birle “Sâniyesneyni iz humâ fi’l-gâr/hani o iki kişiden biri olarak mağaradaydı” (Tevbe 9/40) hazerâtından istişfâ ederek Münci’ü’l-halke dergâh-ı kibriyâsına ilticâ ve “fe-hel ilâ hurucin min sebilin/Bir daha çıkmaya yol var mıdır.” (el-Mü’min 40/11) inkâz ü tesbîlini istid’â üzere iken hamden lillahi’l-Muîni’l-Vehhâbi bi-sebebin mine’l-esbâb’/her bir sebeple veren, yardım eden Allah’a şükrederek- ol mazîk girdâbdan rehâ-yâb olmak müyesser ve hayât-ı tâze bulmak mukadder oldu.”

Âsım Efendi, yaşanan olaylardan sonra gittiği Kilis’te sekiz ay kadar bir zaman kaldıktan sonra geçim sıkıntısı yüzünden ailesiyle kardeşlerini Antep’e geri göndermiş, kendisi de İstanbul’a doğru yola çıkmıştır.[9]

İstanbul’daki İlk Günleri

Yaşadığı sıkıntılardan sonra İstanbul’a gitmeye karar veren Âsım Efendi, bunu kaleme aldığı şiirinde şöyle dile getirmektedir.

Nice bir hıdmet-i mahlûkla mahzûl olalım

Sâil-i Hakk olalım nâil-i mes’ul olalım

Akalım pâyine bir bahr-ı hamiyyet bulalım

Sıla-i himmetine mâ gibi mevsûl olalım

 

Biz de sûret verelim kendümüze kâbil ise

Girelim ehl-i safâ bezmine makbûl olalım

Getür ey sâkî yeter eyledin işğâl bizi

Bir zemân da mey-i bî ğış ile meşgul olalım

 

Kalmadan hâk-i mezelletde hemân ey Âsım

Âzim-i sûy-i semâ-sây-i Sitanbul olalım

 

Âsım Efendî, 1789/1790 yılında otuz beş yaşlarında İstanbul’a gelmiştir.

İstanbul’daki ilk günlerinde kimseyi tanımaması bir tarafa padişaha da durumunu arz edecek imkân bulamadığından dolayı sıkıntılı günler geçirmiştir.[10] İlerleyen zamanlarda İstanbul’daki âlim ve şairlerle tanışan Âsım Efendi, 1796 yılında Tatarcık Abdullah Efendi’nin delaletiyle müderrislik ru’ûsu almaya muvaffak olmuştur. 1798 yılında İbtidâ-i Dâhil (Osmanlı medrese sisteminde bir derece) derecesinden Fazliyye Medresesi’nde ders vermeye başlamıştır.[11]

İlim Dünyasına Giriş

Ebüzziyâ Mehmed Tevfik’e göre, Fransızların “kritik” vasfıyla tarif ettikleri erbâb-ı kalemden olan Âsım Efendi[12], yaşadığı sıkıntılara rağmen İstanbul’da ilmi çalışmalarına devam etmiş ve 1205/1791-1212/1797 yılları arasında Muhammed Hüseyin b. Halef-i Tebrîzî’nin Burhân-ı Kâtı adlı Farsça sözlüğünü altı yılda Tibyân-ı Nâfi der Terceme-i Burhân-ı Kâtı adıyla Türkçe’ye tercüme ederek III. Selim’e takdim etmiştir.

İlk olarak 1214/1799 yılında İstanbul’da basılan bu çalışmasıyla padişah tarafından “sefâret, vekâyi tahriri ve nâmenüvislik” gibi bir göreve tayinle kendisine Hareket-i Dâhil (Osmanlı medrese sisteminde bir derece) rütbesiyle bir medrese ruûsu ve ev verilmesi, üç dört yüz kuruş maaş bağlanması ve ailesini acilen İstanbul’a getirmesi emredilmiştir.

Âsım Efendi’nin ailesi Halep’e kadar gelmiş, ancak Mısır olaylarının patlak vermesi ve İstanbul’un işgal edilmesi gibi yalan ve yanlış haberlerden dolayı geri dönmek zorunda kalmışlardır.[13] Kendisine verilen ev, mahallelerinde gece vakti çıkan bir yangında yanınca, padişah tarafından kendisine hediyeler ve yardımlar gönderilerek teselli edilmiştir.

Âsım Efendi, Arapça öğrenmek isteyenler için manzum olarak Tuhfe-i Âsım (1213/1798) adlı Arapça-Türkçe bir sözlük çalışması yapmıştır. Halepli İbrâhim b. Mustafa el-Mudarî’nin Naẓmü’s-sîre (Siyer-i Halebî) adlı Arapça eserini Terceme-i Siyer-i Halebî adıyla Türkçe’ye çevirmesi onun diğer bir çalışmasıdır. Bir arzıhâl ile III. Selim’e takdim ettiği bu çalışmasının tam da ihtiyaç duyulan bir zamanda Osmanlı Devleti’nin Fransızlarla savaştığı bir sırada ortaya çıkması III. Selim’in yanında yazarının değerini arttırmıştır.[14]

Hacca gitmek ve ailesini İstanbul’a getirmek için izin talep ettiği padişahtan olumlu cevap alınca, III. Selim’in yardımıyla 1215/1801-1216/1802 senesinde deniz yoluyla Hicâz’a giden Âsım Efendi,[15] kış günlerine denk gelen zorlu bir yolculuktan sonra Mısır’a varmıştır.[16]

Mısır’dan Mekke’ye geçerek hac farizasını yerine getirmiş daha sonra da Medine’ye (1802) intikal etmiştir.

Dönüş yolculuğunda Şam ve Halep üzerinden Antep’e gelen Âsım Efendi, bir müddet memleketinde kaldıktan sonra Maraş üzerinden ailesini de yanına alarak İstanbul’a dönmüş ve Üsküdar’da Nuhkuyusu’ndaki evine yerleşmiştir.

III. Selim zamanında yaşanan olaylara şahitlik eden ve o zor günleri de yaşayan Âsım Efendi, III. Selim’in vefatıyla yeniden zor günler yaşamaya başlamış, ancak II. Mahmud’un tahta geçmesiyle birlikte bir nebze de olsa rahat bir hayat sürmeye başlamıştır.

Medine’de hocası Abdullah Necib Efendi ile görüşen Âsım Efendi, onun tavsiyesiyle hac dönüşünde Şerh-i Siyer-i Halebî diğer adıyla İklîl Yâfuh[17] adlı eserini kaleme almıştır. 1801 yılında Mûsıle-i Sahn (Osmanlı medrese sisteminde bir derece) derecesinde Fazliyye müderrisi olan Âsım Efendi, 1813’te Dârü’l-hadis’ten önceki en üstünü olan Süleymaniyye rütbesine yükselmiştir. Bu rütbede iken 1814’te Selanik Kadılığı/Mevleviyyeti tevcih edilmiştir. 1807 yılında Âmir Efendi’nin yerine vak‘anüvis olan Âsım Efendi, ölünceye kadar bu görevde kalmıştır.[18]

Âsım Efendî’nin yaptığı çalışmalardan birisi de Târih’idir. Eserini 1218/1804 yılından itibaren başlatan Âsım Efendi, 1804-1806 yılları arası olaylarını yazıp sadârete sunmuş, ancak Alemdar Vakası’nda Bâbıâli ile birlikte vekâyinâmesi de yanmıştır. II. Mahmud, Âsım Efendi’yi, III. Selim’in tahttan indirilmesinden (1807) itibaren olayları yazmakla görevlendirince, takdim ettiği vekâyinâmenin müsveddelerinden temize çektiği metni padişaha sunmuştur. Çalışmayı beğenen padişah, onu taltif etmiştir. Sadâret kaymakamının sunduğu telhisle de “devrinin yegâne âlimi” olarak geçim sıkıntısından kurtarılmıştır.[19]

Kâmûs, Okyânûs’tur

Yaşadığı dönemin en büyük filologlarından olan ve adı Kâmûs’la eşleşen Âsım Efendî’nin herkes tarafından takdir edilen en önemli çalışması el-Okyânûsü’l-Basît fî Tercemeti’l-Kâmûsi’l-Muhît adlı çalışmasıdır.

Söz konusu çalışma, büyük bilgin Mecdüddîn Fîrûzâbâdî’nin (ö. 817/1415) el-Kâmûsü’l-Muhît adlı Arapça sözlüğünün Türkçe tercümesidir. Kaynaklarda Âsım Efendi’ye bu çalışmayı yapmasını Medine’de iken hocası Abdullah Necib Efendi’nin tavsiye ettiği söylense de bununla birlikte eserinin başında belirttiği üzere Medine’de iken, her ne kadar hocasının adını zikretmese de, “bazı nücebâ-yı ibâd/seçkin kulların irşadıyla” olduğunu ve yaptığı istihareden sonra buna karar verdiğini söylemektedir. 1220 yılında başlayıp 1225 yılında yani beş yılda tamamlanan eser,[20] 1814’te II. Mahmud’a takdim edilmiş ve hemen basılması için ferman çıkartılmıştır.

Arapça kelimelere Türkçe karşılık bulmakta büyük gayret gösteren Âsım Efendi’nin bu sözlük çalışması aynı zamanda Türkçe’nin de zengin bir sözlüğü niteliğindedir. Özellikle bitki ve hayvan adları gibi bilinmesi güç kelimelerin tespitinde yöre ağızlarından da yararlanmıştır. II. Mahmud’un iradesiyle mütercimin büyük oğlu Hamid’in nezâretinde İlk defa 1230/1815-1231/1816, 1233/1817 yıllarında İstanbul’da basılan Kâmus Tercümesi’nin farklı baskıları yapılmıştır. Âsım Efendi’ye “mütercim” unvanını kazandıran bu eseri olmuştur.

Âsım Efendi, Sirâcüddîn Ali b. Osman el-Ûşî’nin (v. 575/1179) kelâma dair el-Emâlî adlı manzum eserini Merahu’l-Meâlî fî Şerhi’l-Emâlî adıyla şerh etmiş ve yaptığı çalışmayı III. Selim’e sunmuştur. Âsım Efendi’nin, İngilizler’in İstanbul’a gelişini tasvir eden Makâle-i İstibsâr-âmiz der Beyân-ı Âmeden-i İngiliz adlı bir çalışması da bulunmaktadır.

Son olarak şunu da söyleyelim ki, Âsım Efendi, başarısını en çok sözlükçülük alanında göstermiş, Arapça ve Farsça’dan Türkçe’ye çevirdiği iki eserle büyük bir dilci olduğunu ispatlamış, “Mütercim” unvanını almayı hak etmiş, ayrıca vak‘anüvis sıfatıyla yazdığı eser ve yaptığı tercümelerle de tarih alanında adını duyurmuştur.

Üç dilde şiir yazacak kadar güçlü bir edip olan Âsım Efendi’nin Tibyân-ı Nâfi ile Kâmus Tercümesi’nin önsözünde yer alan şiirleri bu alandaki maharetini göstermeye yeterlidir. Bir şiirinde şöyle demektedir.

Mey içüp gerd-i kederden dilini sâf eyle

Ruh-i dilber gibi âyîneni şeffâf eyle

Gerçi rindân safâpervere hürmet lâzım

Sâkiyâ lîk demem bâdeyi isrâf eyle

Bu girişme, bu tegâfül, bu nigâh, bu edâ

Beni öldürdü a kâfir, yeter insâf eyle

Gitme ey şehsüvârım yalnız seyrâna

Uğur olsun yoluna bendeni irdâf eyle

Aramam gayrilere cevr u cefâ eylediğin

Derdmend Asım’ı tek mazhar-ı eltâf eyle

Vefatı, Mezarı

Âsım Efendi, 27 Kasım 1819 (9 Safer 1235) tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir. Üsküdar Nuhkuyusu Caddesi’ndeki evinden alınan Âsım Efendi, kaynaklarda zikredildiği üzere Karacaahmet Mezarlığı’nda Harmanlık’tan Miskinler’e giden yolun sağ tarafındaki set üzerine defnedilmiştir. Günümüz için söyleyecek olursak, Âsım Efendi’nin kabri, Üsküdar’da Nuhkuyusu caddesi üzerinde bulunan Şakirin Cami’nin hemen yanındaki kapıdan girildikten sonra ilk sağa dönülecek sonrasında ilk soldan gelen caddeden devam edilecektir. Gasilhaneye giden 2. caddede (4. Ada), Melek Baba türbesinden sonradır.

Âsım Efendi’nin Mezarının Şahidesi

Âsım Efendi’nin Mezarı

Âsım Efendi’nin molla sarıklı şahidesi ve üzerindeki son derece güzel celi ta’lik bir hatla yazılmış kitabesi.

ولنعم دار المتقين.

هذا قبر فاضل الزمان ووحيد الدوران مترجم القاموس المحيط والبرهان القاطع ومترجم سير المنظومة الحلبي وشارح منظومة الأمالى وصاحب التصانيف في الفنون المتنوعة اعني والدنا واستدانا ابي الكمال الحاج السيد احمد عاصم العينتابي المأمور في تحرير وقايع الدولة المحمودية العثمانية سابقا رحمة الله عليه إلى يوم البقاء لروحه الفاتحة. في سنة 9 ص. 1235

“Müttakilerin yurdu ne güzel” (Nahl 16/30) Bu zamanın fazılı, devrinin mümtaz şahsiyeti el-Kâmûsü’l-Muhît, el-Bürhânü’l-Katı’ ve Halebî’nin manzum Siyer’inin mütercimi, el-Emâli manzumesinin şârihi, çeşitli fenlerdeki eserlerin sahibi, yani babamız ve üstâdımız el-Mahmudiye el-Osmaniye devletinin eski vaka’nüvisi Ayıntâblı Ebü’l-Kemâl el-Hâc es-Seyyid Ahmed’in kabridir. Allah’ın rahmeti kıyamet gününe dek onun üzerine olsun.

Ruhu için el-Fatiha. Sene: 9 Safer 1235.

Âsım Efendi’nin İstanbul/Üsküdar Karacaahmet Mezarlığı’ndaki Aile Kabristanı

 

[1] TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul: 1996,  c. 13, s. 468.

[2]  Bursalı Mehmed Tâhir, Osmanlı Müellifleri, İstanbul, Meral y., ty, c. 1, 268 vd.

[3] Âsım Efendi Tarihi, Hazırlayan, Hazırlayan Ziya Yılmazer, İstanbul: 2015, c. 1, s. 323, c. 2, s. 1241.

[4] Âsım Efendi, el-Okyânûsü’l-Basît fî Tercemeti’l-Kâmûsi’l-Muhît, İstanbul: 1305, c. 3, s. 337.

[5] Söz konusu beyit, Kâmûs’un yeni harflerle yapılan baskısında (İstanbul: 2013, c. 5, s. 4740) şöyle geçmektedir:

Dem olmaz ki vücûdum hûn-ı gamla olmaya âlûd

Bu cism-i hâkisârın hâki deşt-i Kerbelâdandır

[6]  Âsım Efendi’nin resmi hakkında bkz. Ebüzziyâ Mehmed Tevfik, Numûne-i Edebiyyât-ı Osmâniyye, İstanbul: 1308, s. 89; İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, İstanbul: 1969, c. 1, s. 54; Üsküdarlı Meşhurlar Ansiklopedisi, İstanbul: 2012, s. 282-283.  Üsküdarlı Meşhurlar Ansiklopedisi’nde “Mütercim Âsım Efendi’nin Karacaahmet Mezarlığı’ndaki Kabri” diye oğlu İsmail Nevres’in kabrinin resmi verilmiştir. Bkz. age. s, 283.

[7] Âsım Efendi Tarihi, 1, 323, 2, 1247, 1248.

[8] Âsım Efendi Tarihi, 1, 322.

[9] Âsım Efendi Tarihi, 1, 322, 323, 324.

[10] Âsım Efendi Tarihi, c. 1, s. 324.

[11] Âsım Efendi Tarihi, c. 1, s. LIV.

[12] Ebüzziyâ Mehmed Tevfik, s. 90

[13] Âsım Efendi Tarihi, c. 2, s. 1226-1227.

[14] Âsım Efendi Tarihi, c. 2, s. 1228.

[15] Hicaza gidişi hakkında farklı tarihler zikreden Âsım Efendi, bir yerde 1215/1800-1801 yılında (c. 1, 53) diğer bir yerde ise 1216 yılında (c. 1, s. 131) hac için yola çıktığını söylemektedir. İbnülemin Mahmud Kemal İnal gibi hacca gidişini 1217 olarak zikredenlerin ise (İnal, c. 1, s. 55), İstanbul’a dönüşünü esas aldığı söylense de (Ziya Yılmazer, c. 1, s. LVI) Avusturyalı şarkiyatçı Hammer Purgstall, İstanbul’da bulunduğu 1804 yılı Mayıs ayında gezdiği Üsküdar’da Âsım Efendi’nin Üsküdar/Bulgurlu’da evi olduğunu ancak, o yaz orada, Âsım Efendi’nin yerine devlet adamı ve meşhur tarihçi Nesif (Nazif) Efendi’nin oturduğunu aktarmaktadır. (Hammer Purgstall, Erinnerungen aus Meinem Leben, s. 149) Buna göre, Âsım Efendi, 1804 yılı Mayıs ayından önce İstanbul’a henüz ailesiyle birlikte dönmemiştir.

[16] Âsım Efendi Tarihi, c. 1, s. 53, 131-132.

[17] Bağdatlı İsmâil Paşa, Hediyyetü’l-Ârifîn, Esmâü’l-Müellifîn ve Âsârü’l-Musannifîn, Beyrut: 1410/1990, c. 1 (5), 184.

[18] TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul: 2006, c. 32, s. 200.

[19] TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 32, s. 201.

[20] Âsım Efendi, el-Okyânûsü’l-Basît fî Tercemeti’l-Kâmûsi’l-Muhît, c. 1, s. 4,5

Okumaya Devam Et...

Şahsiyet

Bosna’lı Bir Âlim: Muhammed Tayyib Okiç

Muhammed Tayyib Okiç, Türkçe bildiği için Hamidullah ve Tanci’ye göre bir farklılık arz etmektedir. Ankara İlâhiyat Fakültesi Dergisinde birçok makalesi yayınlanmıştır. Sarı Saltuk meselesiyle ilgili olarak Yusuf Ziya Yörükan’la girdikleri ilmî tartışma için yazdıkları, ayrı bir kitap olacak kadar geniştir. (Yarım yüzyıl sonra ayrı bir kitap olarak basılmıştır.) Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi Dergisi’nin 1975’te yayınlanan 1. Sayısında yer alan Mevlid ile ilgili uzun makale de, henüz aşılamayan araştırmalardan biridir: Çeşitli Dillerde Mevlidler ve Süleyman Çelebi Mevlidinin Tercemeleri.

EKLENDİ

:

 

İnsanoğlunun ilk muallimi Allah’tır. İkincisi peygamberlerdir, üçüncüsü âlimlerdir. Allah, her şeyi bütün boyutlarıyla, peygamberler Allah’ın bildirdiği kadarıyla bilir. Âlimler ise bu iki kaynaktan istifade ederek, alın teriyle birlikte hakikatin peşine düşerler.

Bu hakikat arayışı bazen bir evin, bir medresenin içinde bazen bir kulübenin, bir manastırın köşesinde bazen da uzun ve yorucu seyahatler eşliğinde gerçekleşir. “Eşyanın hakikatini görmek, anlamak ve kavramak” için girişilen bu çileli yolculukların tatlı mevhibeleri, sonsuz armağanları da vardır. Bunların delili, “bilenlerle bilmeyenler bir olur mu” (Zümer, 39/9) sorusunu soran İlk Muallim’in, o çilekeşlerle ilgili övgüleridir. Fâtır suresinin 27. ayetinde tabiat olaylarından, yağmurdan, kâinattaki rengârenk hayvanlardan insanlardan bahsettikten sonra 28. ayette şu müjdeli tespit yer alır: “Kulları içinde Allah’a gerçek anlamda saygı ve bağlılık gösterenler bütün bu hakikatleri hakkıyla anlayıp kavrayan âlimlerdir.”

İlim, genel anlamda  “Allah’ın ayetleri”ni arayıp bulma, anlama faaliyetidir. Bu ayetler de Zâriyât suresinin 20 ve 21. ayetlerine göre, iki yerde; yeryüzünde ve insandadır. Dolayısıyla tabiatla ve insanla ilgili bütün ilimler mühimdir ve saygıdeğerdir. Bu tespitten hareketle bazı ilimleri değerli, bazılarını değersiz gibi görmek doğru değildir. Fakat insanın gücü hepsini anlamaya ve anlatmaya yetmeyeceğinden adeta görev taksimi yapılmış, sonsuz derecede zengin olan Allah’ın alîm isminin tecellilerini herkes, kabiliyeti/imkânları/ilgisi ve zamanı oranında arayıp bulmaya sonsuz muammayı çözmeye çalışmıştır.

Hangi dönem ve hangi medeniyete mensup olursa olsun her devletin kendine göre bir ilim irfan ve sanat çizgisi vardır. Bunun için kurumlar kurmuş, yatırımlar yapmış, söz konusu sahanın ustalarını yetiştirmenin yollarını aramıştır. Bu ustaların arayıp buldukları gerçekler bazen ülke sınırlarını aşamamış bazen da komşu ülkelerdeki meslektaşlara ışık tutmuştur. Bu uluslararası yarışta bazı üst yöneticiler fiilen işin içine girerek bütün imkânlarını seferber etmiş, farklı alanların “usta”larını ülkesine davet etmiş bazı liderler de bu “hakikat âşık”larını sürgüne göndermiştir. Söz konusu talihsiz uygulamanın baş aktörleri ve teşvikçileri arasında, Keçecizâdenin tabiriyle “müdâhane-i âlimân”ı yeni tabirle “kifayetsiz muhteris”leri ilk sıraya koymak gerekir.

Osmanlı Sonrası

Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’un, düşman kuvvetlerince yüz yıl önce 15 Mart 1920’de işgal edilmesiyle birlikte bu topraklarda yeni bir dönem başlamıştır. 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan TBMM, üç yıl sonra Cumhuriyet’i ilân etmiş ve bir dizi kanunlarla yolunu çizmiştir. Bu kanunların bir kısmı ilim ve irfan hayatıyla ilgili idi. İlmi temsil eden medrese, ”yetersizdir” gerekçesiyle 1924’te, irfanı temsil eden tekke, “zararlıdır” mülahazasıyla 1925’te kapatıldı. Üç sene sonra da harfler değişti. Çizilen rotaya göre açılan yeni mektep ve fakültelerde diğer ilim dalları belli bir seviyede ilgi görürken 1930’lu yıllarda ülkemizde bir tane imam hatip okulu, bir tane ilâhiyat fakültesi yoktur. Uzun yıllar sonra bu yanlıştan kısmen dönülmüş, 1949’da Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi, 1951 yılında yedi ilde İmam Hatip Okulu, 1959’da ise İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü açılmıştır. Bu sefer başka bir problem, aradaki inkıta sebebiyle bu orta dereceli ve yüksek okullara öğretmen bulma zorluğu ortaya çıkmıştır. Bu açığın bir kısmı -Ferid Kam’ın kendisi için kullandığı- “köhne müderris”lerle kapatılmış, bazı dersler için ise hoca bulunamamıştır.

İşte rahmetle anmak için dikkatinize sunmak istediğim  “Üç Muhammed” tam bu noktada karşımıza çıkmaktadır: Asya’dan Muhammed Hamidullah, Afrika’dan Muhammed Tavit Tanci ve Avrupa’dan Muhammed Tayyib Okiç.

Geçen yüzyılın ikinci yarısında dünyanın farklı ülkelerinden ülkemizdeki dinî eğitim ve öğretime omuz vermek için birçok insan gelip geçmiştir. Kimi Kazan’dan Kahire’den, kimi Bağdat’tan, Bosna’dan.. Hepsine müteşekkiriz, öz evlatları gibi onlara duacıyız.

Vefat yıldönümü vesilesiyle şimdilik size “üçler”den tanıtmak istediğim zat Muhammed Tayyib Okiç’tir.

  1. Tayyib Okiç

Bosna’nın Tuzla sancağının Graçanitsa kasabasında 1 Aralık 1902 tarihinde doğdu. Babası yüksek tahsilini İstanbul medreselerinde tamamlayan Reisululema muavini Mehmet Tevfik Efendi’dir. Saraybosna’da İlahiyat, Belgrad Üniversitesinde Hukuk tahsilinden sonra Sorbon Üniversitesinde doktorasını tamamladı (1931). İkinci Dünya savaşı yıllarında Türkiye’nin Belgrat elçiliğinde sekreterlik ve mütercimlik yaptı. Savaş bittikten sonra 1945’de Türkiye’ye geldi ve Başbakanlık arşivinde araştırmalar yaptı. 1950’de yeni açılan Ankara Üniversitesi İlâhiyat fakültesine sözleşmeli profesör olarak atandı. 1964-1971 yılları arasında Konya Yüksek İslâm Enstitüsü, 1973-1977 yılları arasında Erzurum Yüksek İslâm Enstitüsünde hocalık yaptı. Tito rejimi tarafından Yugoslavya’ya girişi yasaklanan Okiç’in, değişik sebeplerle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da olamayınca -Muhammed Hamidullah gibi- “vatansız” olarak ülkemizde -zaman zaman da maddi sıkıntılarla birlikte- yaşadı.

9 Mart 1977’de Ankara’da vefat etti.

Vasiyeti gereği ülkesine götürülüp defnedildi. O tarihte talebesi Süleyman Ateş, Diyanet İşleri Başkanı idi. Okiç’in hayatı ve eserlerini konu alan Armağan kitap 1978’de Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi tarafından yayınlanmıştır: Prof. M. Tayyib Okiç Armağanı

Ankara İlâhiyat Fakültesinin Tefsir, Hadis, Fıkıh gibi temel derslerini okutan Okiç, daha sonraki yıllarda söz konusu Fakültenin hocaları olacak olan asistanların yetişmesinde büyük emekleri vardır. Özellikle Tefsirde İsmail Cerrahoğlu, Süleyman Ateş, Hadiste Talat Koçyiğit, Mehmet Hatiboğlu, Fıkıh’ta Abdülkadir Şener’i saymak gerekir. Hocamızla ilgili olarak topladığım bütün bilgi, makale ve belgeleri, hakkında Uludağ Üniversitesinde doktora tezi hazırlayan hemşehrisi Behlul Kanaqı’ya verdim. O da tezini 2017’de tamamladı.

Ülkemizde yayınlanan bazı eserleri şunlardır:

1.Bazı Hadis Meseleleri Üzerine Tetkikler, İstanbul 1959, Ankara 2017 (Atlas Yayınları)

2.Kur’ân-ı Kerim’in Uslûb ve Kıraati, Ankara 1963

3.İslâmiyet’te Kadın Öğretimi, Ankara,1981/2021 (Atlas Yayınları)

4.Sarı Saltuk Meselesi, Ankara, 2017 (Atlas Yayınları)

5.Tefsir ve Hadis Ders Notları, Ankara, 2017 (Atlas Yayınları)6

6.Makaleler I Ankara 2021

7.Makaleler II Ankara 2021

Makaleleri

Muhammed Tayyib Okiç, Türkçe bildiği için Hamidullah ve Tanci’ye göre bir farklılık arz etmektedir. Ankara İlâhiyat Fakültesi Dergisinde birçok makalesi yayınlanmıştır. Sarı Saltuk meselesiyle ilgili olarak Yusuf Ziya Yörükan’la girdikleri ilmî tartışma için yazdıkları, ayrı bir kitap olacak kadar geniştir. (Yarım yüzyıl sonra ayrı bir kitap olarak basılmıştır.) Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi Dergisi’nin 1975’te yayınlanan 1. Sayısında yer alan Mevlid ile ilgili uzun makale de, henüz aşılamayan araştırmalardan biridir: Çeşitli Dillerde Mevlidler ve Süleyman Çelebi Mevlidinin Tercemeleri.

Talebesi Mustafa Ateş’in Arapça’dan tercüme ettiği Tasavvuf ve Hayat isimli esere (İstanbul 1966) takriz yazdığı gibi 1969 yılında yayınlanan Mahir İz’in Tasavvuf isimli eseri için de tanıtım yazısı yazmıştır. (İslâm Medeniyeti, sy. 22 Ağustos 1969)

On kadar yabancı dil bilen hocamızın kütüphanesi Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesine intikal etmiştir. Mehmet Mahfuz Söylemez’in kütüphane ile ilgili yazısı Siirt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisinin 1. sayısında yayınlanmıştır.

28-29 Haziran 2010 tarihinde Türkiye-Bosna Hersek makamları ortaklaşa Saraybosna’da Prof. M. Tayyib Okiç Sempozyumu tertiplemiştir.

İstanbul Pendik’te Prof.Dr. Muhammed Tayyib Okiç Anadolu İmam Hatip Lisesi eğitim ve öğretimine devam etmektedir. Hocamızın hayatı, ahlâkı ve eserleri için Diyanet İslâm Ansiklopedisi’nin ilgili maddesine de bakılabilir.

Makaleleri bir araya toplayarak neşreden Şenol Korkut ve Osman Özbahçe’ye teşekkür borcumuz vardır.

Netice

Hz. Muhammed Mustafa’nın getirdiği esasları insanlığa sunmak için bir ömür gece gündüz çalışan Üç Muhammed’e borcumuz çoktur. Onlar hizmetlerini ilim aşkıyla ve Hz. Allah’ın rızası için yaptıklarından bizden sadece dua istemektedirler. Fakat gurbet hayatının çileleri içinde, kendi ülkelerine girememe ıstırabını unutarak bizleri/bir nesli besleyip büyüten bu insanların hiç biri hatasız ve kusursuz olduğunu iddia etmemiştir. Hiç bir âlim de böyle bir kirli çukura düşmez. Aksine onlar hatalarını gösterenlere gönülden teşekkür ederler. Fakat bu zatlar için ülkemizde yaşayan bazı kimselerin reva gördüğü, tenkit sınırlarını aşan ölçüsüz lafların altından nasıl kalkacaklardır?  Büyük Mahkeme’de bunun hesabını nasıl vereceklerdir? Bu sorunun cevabını bilmiyorum.

Okumaya Devam Et...

Şahsiyet

Abdülhak Hamid Tarhan ve Evlilikleri

Hamid’in görevden alınması, büyük ihtimalle Ali Kemal’in deyişiyle Babıâli’de herkesin diline dolanan ve pek hoş karşılanmayan dedikodularla abartılı şekilde dolaşan bu tuhaf sırra, yani Lüsyen’le olan ilişkisine değil, onun muhtemelen zincirden boşanırcasına gittiği gecelerin birinde, bir gece kulübünde masasına davet ettiği kadın tarafından hakarete uğramışlığının ve kavga ettiği kişilere kartvizitini çıkarıp gösterdiği halde, üzerinde Türk elçisi yazılı bir kartın yırtılıp suratına fırlatılmışlığının Osmanlı Hükümeti’nce affedilmemiş olmasından dolayıdır.

EKLENDİ

:

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan yolda, karizmatik kişiliği ve yazdığı eserlerle, dostunun da düşmanının da övdüğü Abdülhak Hamid, fenomen bir şairdir. Şairliği yanında, kadınlara karşı olan zaafları ve evlilikleriyle hep gündemde kalır. Bizim bu yazıyı yazmaktan amacımız, belli sınırları koruyarak ve titizlikle hareket ederek büyük insanların aile hayatına, aşklarına, vefa ve duygularına neşter vurarak dersler çıkarma amacına yöneliktir. Bu yazıda, ne şair Abdülhak Hamid’i yerin dibine batırmak ne de şu veya bu şekilde onun kişiliğini lekeleyerek vitrine dizmektir gayemiz.

Tanzimat’tan Cumhuriyete geçişte büyük devlet adamı ve şairlerin, oluş veya bir türlü olamayış buhranı içinde kıvranan toplumun, aile hayatının ve kişilerin gelip geçen ve akıp giden dalgacıklarına, çalkantı ve çırpıntı unsurlarına egemen olan anafor ve yabancı kadınlarla evlilik olayı, incelenmeye değer bir konudur… Abdülhak Hamid, bunlar içinde bir prototip olduğu için onu gündeme taşıyıp paylaşmak istedim.

Abdülhak Hamid, 1852’de İstanbul’da Bebek’teki Hekimbaşı Yalısı’nda, köklü ve eski bir ulema ailesinin bireyi olarak dünyaya gelir. Babası, tarihçi ve diplomat Müverrih Hayrullah Bey, annesi Kafkasya’dan kaçırılmış bir cariye olan Münteha Hanım’dır.

Düzgün bir eğitim hayatı görmeyen Abdülhak Hamid, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e gelinen kertede, kendisine saygıdan öte hayranlık duyulan ve yüceltilen başka bir şair, hemen hemen yok gibidir edebiyat camiasında…

Süleyman Nazif, onu göklere çıkarır ve kendisine “Şair-i Azam” lakabını takar. Bu yakıştırma ve patent, Süleyman Nazife aittir. Celal Nuri: “Shakespeare bile bazen Hamid’e yaklaşıyor” der. Birbiriyle kanlı bıçaklı olan Tevfik Fikret ve Mehmet Akif, Hamid hayranlığında birleşirler. Yahya Kemal, sırf Hamid’i görebilmek için Paris’ten Londra’ya gider. Şair-i Azam”dır Hamid, birkaç nesil edebiyatçıyı büyüleyen bir sanatkârdır o…

Üstad Necip Fazıl: “Meselâ, en gülünç yaftaydı, o, Hamid’in kuyruğuna takılan “Şair-i Azam” tenekesi. Şairlik, masonluk muydu ki, “üstad-azam” dercesine “en büyük” manasına bir sıfatla ifade edilmiş olsun?… Eğer Süleyman Nazif bu tenekeyi Hamid’in kuyruğuna takmamış olsaydı, kim, neyin farkında olacaktı ve takıldıktan sonra da kim, neyin farkında oldu?…

Üstad, Hamid’in son demlerindeki hayat tarzını ve yaşadığı Nişantaşı’ındaki  evini şöyle tasvir eder. “Abdülhak Hamid’in evine, başında siyah satenden takkesi İbnül Emin Mahmud Kemal ile Ekrem Ve Cemal Reşid’in babaları, “Nazariyat-i edebiye” yazarı eski bakanlardan Reşid Rey de gelir ve bunlar Şair-i Azam ile “Yâd-i mazi (geçmişi anma) kılıklı, tatlı tatlı konuşurlardı. O zaman Hamid’in tiryakisi olduğu Genç Şair (Necip Fazıl’ın kendisi), bu muhterem adamların meclislerini bomba mizacıyla örselememek için bir kenara çekilir ve Lüsyen Hanımefendi (Abdüklhak Hamid’in dördüncü eşi) ve bazı kadın misafirleri arasında otururdu. Lüsyen Hanım, onu ecnebi ziyaretçilerine şöyle tanıtırdı:

-Otuzundan eksik şairlerin en üstünü!..

Bu “otuzundan eksik” sözü, o zamanlar moda, Fransızca bir tabir…

Hamid, resmi olarak dört defa evlenir. 1874 yılında Edirne’de ağabeyi Nasuhi Bey’in konağında Pirizâde ailesinden on üç yaşındaki Fatma Hanım ile evlenir ve onunla beraber İstanbul’a gelir. Çiftin, Abdülhak Hüseyin ve Hamide adında iki çocuğu olur. Abdülhak Hamit, evliliğinin bu yıllarında, ilk şiirlerini yazmaya, başlar.

1883’te Bombay konsolosluğuna atanır. Hasta olan hanımına, havasının yarayacağını düşünerek bu görevi memnuniyetle kabul eder. Üç yıl kaldığı Bombay’da (Hindistan) doğanın güzellikleri, kendisine coşkun şiirler için ilham kaynağı olur adeta. Ancak Fatma Hanım’ın durumu iyileşmeyip verem teşhisi konulunca, ailesi ile İstanbul’a doğru dönüş yoluna çıkar. Fatma Hanım, İstanbul’a varamadan Beyrut’ta vali olan Nasuhi Bey’in konağında hayatını kaybeder (1885).

Şair, Beyrut’ta kaldığı kırk gün boyunca, her gün Fatma Hanım’ın mezarını ziyaret eder ve ünlü şiiri “Makber ‘i” yazar. Makber’in yayımlanması ile ünü birden artar ve bu ünü imparatorluk sınırlarına taşar. O güne kadar düzyazı alanındaki eserleriyle tanına Hamid, eşinin ölümünden sonra şairliği ile anılır olur. Neden anılmasın ki o:

“Eyvâh! Ne yer ne yâr kaldı,

Gönlüm dolu ah ü zâr kaldı.

Şimdi buradaydı gitti elden,

Gitti ebede gelip ezelden.

 

Ben gittim o hâksâr kaldı,

Bir köşede târumâr kaldı.

Bâkî o, enîs–i dilden eyvâh!

Beyrût’ta bir mezâr kaldı.”

 

Üstad Necip Fazıl’a göre, onun bu ünlü şiirini “Lüsyen Hanım’a sorarsanız, şaheseri bilinen “Makber”i, ilk sevdiği ve evlendiği kadın, meşhur Fatma Hanım’ın ölümünden, onun ölmüş farzıyla yazılmıştır. Korkunç sanatkâr hokkabazlığı!..”

1890’da Bayan Nelly adlı İngiliz hanımla-ki Beyrut’ta hanımının vefat ettiği günlerde başlar bu duygusallık- evlenen Hamid, 1895’te Lahey elçiliğine atanır. İki yıl sonra Londra Elçiliği Müsteşarı olarak yeniden Londra’ya gider. Eşinin rahatsızlığı üzerine İstanbul’a dönen şair, 1900-1906 yıllarını İstanbul’da geçirir. 1906’da Brüksel büyükelçiliğine atanınca eşini, İskoçya’daki ailesinin yanında bırakarak Brüksel yolunu tutar Hamid.

Vereme yakalanan eşini, çok sevmesine rağmen başka kadınlarla birlikte olmaktan kendini alamayan Abdülhak Hamid, Florence Ashly ile birlikte yaşamaya başlar ve onu İstanbul’a getirir. Eşinin, durumu öğrenmesi üzerine, onun yanına dönmek zorunda kalır. Bayan Nelly’nin, 1911’de veremden ölmesinden sonra tekrar İstanbul’a döner. Ölen eşi için “Medfen” adını vereceği “Makber”’e benzer bir eser yazmayı düşündüyse de bu hayalini gerçekleştiremez. Ailesinin önerisiyle üçüncü evliliğini 1911 yazında Cemile Hanım ile yapan Hamid’in bu evliliği, ancak 20 gün sürer. Cemile Hanım’dan ayrılan Hamid, Brüksel’e dönmeyi tercih eder.

1912’de Hamid, 18 yaşındaki Belçikalı Bayan Lüsyen (Lucienne) ile dördüncü defa evlenir ve onunla İstanbul’a döner. Bu evliliğin ilginç yanları vardır kuşkusuz. 1908’de Brüksel ortaelçiliğine atanan Hamid, Lüsyen Hanım’la orada tanışır. Aralarındaki büyük yaş farkına rağmen, 6 Mayıs 1912 günü Londra’da onunla evlenecek ve 6 ay sonra Sadrazam Kâmil Paşa Hükümeti’nin Dış İşleri Bakanı Noradungyan Efendi tarafından görevden alınır.

Hamid’in görevden alınışının, onun “zendostluğu”na (kadınlara aşırı düşkünlüğüne) bağlayanlar olmuştur. Büyük bir Hamid hayranı olan Ali Kemal, görevden alma olayını İkdam Gazetesi’ndeki bir başyazısında (7 Ocak 1913):  “Öyle bir sahib-i dehâyı, bi-perva azleden Hariciya Nazırı’nı (Dış İşleri Bakanı) eleştirerek şiddetle kınar ve güya Hamid’in gereğinden fazla kadınlara aşırı düşkün olduğu ve memuriyet rütbesine uygun düşmeyen bir kadınla beraber yaşadığı için” bu hareketin kendisine reva görüldüğünü iddia eder. Ali Kemal’ın, “göreviyle bağdaşmayan bir kadın” dediği, Lüsyen Hanım’dan başkası değildir.

Hamid’in görevden alınması, büyük ihtimalle Ali Kemal’in deyişiyle Babıâli’de herkesin diline dolanan ve pek hoş karşılanmayan dedikodularla abartılı şekilde dolaşan bu tuhaf sırra, yani Lüsyen’le olan ilişkisine değil, onun muhtemelen zincirden boşanırcasına gittiği gecelerin birinde, bir gece kulübünde masasına davet ettiği kadın tarafından hakarete uğramışlığının ve kavga ettiği kişilere kartvizitini çıkarıp gösterdiği halde, üzerinde Türk elçisi yazılı bir kartın yırtılıp suratına fırlatılmışlığının Osmanlı Hükümeti’nce affedilmemiş olmasından dolayıdır.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “Gençlik ve Edebiyat Hatırları”nda, kendileri gibi gençler dururken bir bar kızının yaşlı Hamid’e niçin bağlandığını sorgulandığında, kızdan şu cevabı alır. “İl est un tigre” (O, bir kaplandır).

Kırk yıllık Hariciye Hatırları’nda Esat Cemal Paker, Hamid’in Londra günlerine, onun şu beytiyle atıfta bulunur.

“Şaribü’l-leyli ve’n-neharım ben

Karlar altında nevbaharım ben” (Ben, gece gündüz içen biriyim. Karlar altındaki bir İlkbahar gibiyim).

Hamid, Lüsyen’le ölünceye kadar ayrılmama yeminini ettiği halde, bu yeminini bozar ve 1920’de eşi Lüsyen Hanım’dan dostça ayrılır. Hamid, Lüsyen’i 1920 yılının Ekim ayında bir İtalyan asilzâdesiyle, Kont (Dük) ile Soranzo (Soranza) ile deyim yerinde ise, kendi eliyle evlendirir. Lüsyen Hanım (Kontes (Düşes) Soranzo (Soranza)’dır artık…

Ancak Lüsyen Hanım ile yazışmayı sürdürmekten geri kalmaz Abdülhak Hamid… Eski eşi Lüsyen Hanım, 1927’de İtalyan eşini ve kontes unvanını terk edip 7 yıl sonra kendisine, yani Hamid’e tekrar dönecektir. 1929 yılında gerçekleşen ara seçimde TBMM III. dönem İstanbul milletvekili olarak meclise giren Hamid, IV. ve V. dönemlerde de İstanbul milletvekilliği görevini sürdürür.

12 Nisan 1937’de devletin kendisine tahsis ettiği bir apartmanda, Maçka Palas’ta hayatını kaybeder. Ulusal cenaze töreniyle Zincirlikuyu Asri Mezarlığı’na gömülür. Bu yeni mezarlığa gömülen ilk kişi o olur.

Okumaya Devam Et...

Şahsiyet

Mustafa Asım Köksal: Bir İslam Âlimi

1955 yılında yıllık iznini geçirdiği memleketi Develi’de Halk Partisi eski milletvekillerinden biriyle İtalyan müsteşrik Leone Caetani’nin İslam Tarihi üzerine bir tartışma yaparlar. İslam’a karşı büyük bir saldırı niteliği taşıyan kitaba muhabbet beslediği anlaşılan eski mebusa, 4 saati aşan  konuşması Köksal’da bu rezil kitaba karşı bir reddiye yazma isteği ve ihtiyacının uyandığı bir an olmuştur. Hemen kolları sıvar, büyük bir araştırma ve kaynak toplama evresinden sonra Reddiye’yi yazar. Reddiye’den sonra Peygamberimizin Hayatını ana kaynaklarına inerek yazmanın şart olduğuna kanaat getirir. Ancak bu, kurumdaki mesai ile birlikte yapılacak bir iş değildir. İşte yukarıdaki satırlarda bahsedilen emekliye ayrılışın sebebi budur.

EKLENDİ

:

Ankara Keçiören’de, İncirli Mahallesi’nden Tepebaşı’na inen caddenin adı Mustafa Asım Köksal Caddesidir. Onu dik kesen Sanatoryum Caddesi’nden bindiğiniz otobüsler sizi 20 dakika sonra Bağlum Mezarlığı’na götürecektir. Bağlum Mezarlığı’nda dolaşırsanız bazı aşina isimler göreceksiniz; Abdülhakim Arvasi, Ramazan Dikmen, Abdürrahim Karakoç… Bir de baba-kızın mezarı. Mustafa Asım Köksal ve kızı Hatice Güney’in…

İslam tarihi müellifi, âlim Mustafa Asım Köksal kızını kaybettiğinde 77 yaşındaydı. Torunu Asım Cüneyd Köksal’ın ifadesiyle bir yandan gözyaşı dökerken bir yandan da sağlığında evlat acısı gören Peygamberimize bu bakımdan benzediği için Allah’a şükrediyordu. Kızının mezar taşında yazan şu dizeler de ona aittir:

Gel bir Fatiha oku/Bulunmaz bunun toku/Değer bir gün herkese/Ecelin şaşmaz oku

Bor yolunda bir gece/Şehid düştü Hatice/Umarız Hak Cennetle/Müjdeler diriltince

Evlat acısında bile Peygambere benzemekle şükreden Köksal, 85 yıllık hayatının önemli bir bölümünü Peygamberimizi anlamaya ve anlatmaya adadı. 1913 yılında Kayseri’nin Develi ilçesinde başlayan hayat macerası 1998 yılında Ankara’da son bulduğunda ardında aşılması zor, hacimli eserler bıraktı. Daktiloda kendi elleriyle yazdığı hal tercemesinde “İlköğrenimi Develi Numune Mektebinde gördüm, maalesef hafızlığım yoktur” derken resmi olarak okullarda orta ve yüksek tahsil görmemesi ve uğraşmasına rağmen okullara kayıt yaptıramamasının kendisine ilim yolunda farklı kapılar açtığına işaret etmektedir.

Develi Müftüsü İzzettin Efendi’den bazı ilimleri tahsil ettikten sonra Kayseri’den ayrılarak Ankara’ya gelir. Burada Mısır’a gitmenin yollarını arar, ama ona da muvaffak olamaz. Allah’ın onu istihdam edeceği yer farklıdır, bu önceden kararlaştırılmıştır. Ankara’da 12 yıl boyunca İskilipli İbrahim Edhem Efendi’nin derslerine devam ederek icazet alır. Böylesi benim için daha iyi ve hayırlı oldu demektedir.

Mustafa Asım Köksal Camii Ankara/Keçiören

1933 yılında yirmi yaşındayken Diyanet İşleri Başkanlığı’nın açtığı imtihanda başarılı olarak memuriyete intisap eder. 1964 yılına kadar 33 sene hizmet edecektir. Kanuni emekliliğine daha süre olmasına rağmen, Peygamber Efendimizin hayatına daha fazla yoğunlaşmak, mesaisini bu alana hasretmek adına emekliliğini talep eder. Sevilen bir memur olduğundan talep dilekçesi bir süre sümen altı edilse de, kararı kat’idir.

Memuriyet hayatında dairede vazifesinin dışındaki işlere de koşturmaktan geri durmayan, bir koltukta yedi sekiz karpuz taşıyan Köksal hep takdir görmüş, ancak zaman zaman yapılan haksızlıklar karşısında da metanetli ama izzetli bir duruş sergileyerek bir müslümanın iş yaşamında nasıl davranacağına dair bizlere örnekler sunmuştur. İlk görevi evrak kitabeti memurluğundan itibaren, Sicil Şefliği, Yazıişleri Müdürlüğü, Yayın Müdürlüğü, Hayrat Hademesi İşleri Müdürlüğü, Zatişleri Müdür Vekilliği, Müşavere ve Dini Eserleri İnceleme Kurulu Aza Başmuavinliği görevlerinde bulunduktan sonra Siyer çalışmalarına yoğunlaşmak üzere emekliye ayrılır.

1955 yılında yıllık iznini geçirdiği memleketi Develi’de Halk Partisi eski milletvekillerinden biriyle İtalyan müsteşrik Leone Caetani’nin İslam Tarihi üzerine bir tartışma yaparlar. İslam’a karşı büyük bir saldırı niteliği taşıyan kitaba muhabbet beslediği anlaşılan eski mebusa, 4 saati aşan  konuşması Köksal’da bu rezil kitaba karşı bir reddiye yazma isteği ve ihtiyacının uyandığı bir an olmuştur. Hemen kolları sıvar, büyük bir araştırma ve kaynak toplama evresinden sonra Reddiye’yi yazar. Reddiye’den sonra Peygamberimizin Hayatını ana kaynaklarına inerek yazmanın şart olduğuna kanaat getirir. Ancak bu, kurumdaki mesai ile birlikte yapılacak bir iş değildir. İşte yukarıdaki satırlarda bahsedilen emekliye ayrılışın sebebi budur.

Başlangıçta Mekke ve Medine için birer cilt olmak üzere iki ciltlik bir düşüncesi vardır. Ayrıntılarını sonra yazarım diye düşünmüştür; ama Medine Dönemini yazarken derinleşmek, tafsilatlı bir şekilde ele almak gerektiğini görür ve bu dönemi 11 cilt boyunca yazar. Ardından dönüp Mekke Dönemini hacimli bir şekilde yazar ve 1986 senesinde büyük çalışmasını tamamlamış olur. Bu uzun, yoğun, zaman zaman hasta düşüren bir çalışma devresidir. Sabah namazından akşam namazına, hatta yatsı namazına kadar durup dinlenmeksizin, her gün, hatta bayramlarda bile çalışır. Zorunlu ihtiyaç halleri dışında dışarı bile çıkmadan  sürekli yazar. Bir ayrıntı üzerinde iki ay çalıştığı olmuştur.

1982 yılında Türkiye Yazarlar Birliği’nden bir yazı eline geçer. Yazıda Pakistan Hükümeti’nin Siret konusunda dünyadaki çeşitli ülkelerde yayımlanmış kitaplar için bir yarışma düzenlediği bildirilmekte, “Uygun gördüğünüz takdirde İslam Tarihi adlı eserinizi yarışma için aday göstereceğiz” denmektedir. Asım Köksal, böyle bir yarışmayı o zamana kadar duymuş, ya da kitabını bu tür dünyevi gerekçelerle yazmış değildir. Ancak yarışmanın maddi ödülünden çok, manevi getirisini düşünerek, kitabın İslam dünyasında okunarak Allah ve Peygamber sevgisini artıracağını umarak yarışmaya katılmaya olumlu yanıt verir. Eser gönderildikten sonra bir sene kadar ses çıkmaz, zaten Köksal da arayıp sormamış, soruşturmamıştır. Nihayet bir gün eserinin birincilik kazandığı haberi geldiğince çok şaşırmayacaktır. Bu kadar emeğin sonucunun bu olacağını az çok tahmin etmektedir. Ödülünü Pakistan’a giderek, bizzat Devlet Başkanı Ziya-ül Hak’tan alır. 4600 sayfa ve 12 ciltten oluşan Hz. Muhammed ve İslamiyet adlı eseri ile kendisine bir takdirname ve 5000 dolarlık bir ödül tevdi edilmiştir. Ödül tevdii esnasında Ziya-ül Hak, Köksal’ı kucaklar, o da alnından öperek muhatabına mukabele eder.

Bu en verimli yıllarıdır belki de… Yetmiş yaşına gelmesine rağmen daha on yıldan fazla bu çalışmalarını sürdürecektir. 1990 yılında, yazının başında ifade edilen elim kaza sonucu, kızını kaybeder. Artık yolun sonuna yaklaşmakta, ama gene de Peygamber sevgisiyle ve Allah rızasını gözeterek çalışmalarına devam etmeye gayret etmektedir. 1995 yılında Yazarlar Birliği’nce Yılın Kültür Adamı seçilir.

Dünyanın renkleri solmaya, hayatın tadı kaçmaya başlamıştır. Hastalıklar da iyice sökün eder artık. Şunları yazar defterine:

Sekseni aştı yaşım/Tükendi yazım kışım/Şu dünya ile hala/Ne diye bitmez işim!

1936 yılında kızı Hilal’i, 1937’de eşi Hürmüz Hanımı kaybeden Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı merhum da son zamanlarında

“Artık ne mavilik, ne pembe bahar,

Ne mehtap, ne sahil, ne sandal, hep kar,

Söyleyin benimle uçan ey kuşlar,

O yazlık dünyadan bu kış nereye?!”

mısralarını yazmıştı. Aynı duyarlılık, aynı acılar, aynı özlem duygusu…

Belki şu bilgiyi de vermek gerekir: Asım Köksal da 1935 yılında evlendiği ilk eşini 1951 yılında kaybetmiş, ardından yeni bir evlilik daha yapmıştı. İki evliliğinden üçü erkek, dördü kız olmak üzere yedi çocuğu dünyaya geldi.

İslam âlimi ve Peygamber aşığı Mustafa Asım Köksal 20 Kasım 1998 tarihinde, Cuma namazına giderken, cadde üzerinde beyin kanaması geçirmiş, hastalığının dokuzuncu günü, 28 Kasım 1998 Cumartesi günü saat 14 sularında Cenab-ı Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. 29 Kasım 1998 Pazar günü Hacı Bayram Camii’nde öğle namazını müteakip kalabalık bir cemaatle kılınan namazın ardından Bağlum’da aile kabristanına defnedilmiştir.

Allah rahmet eylesin.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar