1. Anasayfa
  2. Edebiyat
  3. Deneme

Neredesin Ey Güneş

Neredesin Ey Güneş
0

Aynı kavanoza konan farklı karıncalar kavanoz sallanınca birbiriyle savaşmaya başlar. Tehdit unsurları, farklı olana saldır borusu çaldırır.

Farklılıklar hayatın akışını hayati ölçüde anlamlandırır. Hepsi bizimle tıpatıp aynı insanlarla dolu dünya bence bir süre sonra yaşanmaz hale gelir. Öte yandan “fark”, büyük mücadeleler de başlatır. Bir ideolojiye, siyasete, kavgaya, savaşa dönüşür ve yaşam amacı haline gelir. Mevcut farkın gidişatı değiştireceğine dair yürekten inanç, “biz olsaydık” diye başlayan sloganlar üretir. Kulaklar farklı olana tıkanmıştır.

Kendisi gibi olanlardan oluşan bir gruba dâhil olmanın varlığı destekleyici güveni, o grubun tüm söylemlerini kayıtsız şartsız savunmaya hazır zihinler yaratır. Gruplar kendi fildişi kulelerini inşa ederler. Karşı kulenin elemanları yanlış yoldadır, dinden çıkmıştır, haindir, sarı sendikadır, korkaktır, cahildir, kötü niyetlidir vs.

Sürekli esip duran “kıtlık edebiyatı” rüzgârı da, ortalığa korku salar. Topraklardaki verimde düşüş yokken tepelerde yaşayanların aç gözlülüğü süreklidir. Öldükten sonra bile yemek ister gibi pastadaki paylarını büyütmek isterler. Bu paya göz diktiğini tahmin ettikleri şeylere karşı savaş hâlindedirler. Savaşın içinde kalanlar “insan kalmak”ta zorlanırlar.

Suyun kesilebileceğini anlayanların buldukları tüm kapları doldurması, akarsuyu olanlara bir vesileyle düşman kesilmek, suya sahip olanların tüm huzursuzluğun sebebi gibi görülmesi vb. gittikçe büyüyen bu merhaleler; kendi varlığını idame ettirme iştiyakıdır. Bu iştiyak “diğeri”ni insan olarak görmeyi zorlaştırır. Öldürmek “gerekli” bir şey olup çıkar.

Savaş çağrısı yapmak fiyakalı bir tavır olsa da farklılıklara ve “diğerine” tahammül en güçlü tavırdır. Kavanoz, kaos sevdalısı şeytancıklar tarafından sallansa da sallanışa karşı birlikte mücadele mümkündür. Sallanışa uyum sağlayarak o kavanoz kırılır ve eziyeti icat eden zihniyet bertaraf edilebilir. Bu bir ütopya olmakla beraber insanın en güzel mücadelesi bu alanda olmalıdır. ( Hazırladığınız itirazları ve türlü cevaplarınızı cebinize geri koyun. Sadece saf doğruyu arıyorum yazarken.)

Yalan bu süreçte en esaslı biçimde inşa edilmiştir. Yalanın olduğu yerde -ki bundan tamamen kaçınmak imkânsız görünüyor- saf doğru; bulanık bir alana kayar, görünmez olur.

“Çocukluğumda aldatmasını o kadar az öğrenmiştim ki, yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum. Yalana her şey isyan etmelidir, eşya bile. Damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp (…)” Yok, maalesef yalan söylenir ve hiçbir şey olmaz.

Sanatla, zikirle, tefekkürle, huzurla, yenileştirmek ve güzelleştirmekle, üretmekle, sevmekle, özgürlükle geçebilecek ne çok günler heba edilmiştir şu dünyada. “Kenevir kokulu çarşılar, müzikli kandil gecelerinde buhur kokuları, yağmurdan sonra mis gibi toprak kokusu olsaydı, o şehirden öç almaya” da gerek kalmasaydı.

Şehir demişken Kudüs tüm inanışlar için bir buluşma noktası olsaydı ve ruhsal hastalıkların, yaradılışı bozan arızaların şifası için oraya doğru yürüseydik. Hayal kurmakta sınır yok. Keşke orada huzuru sağlayan adil yönetim olsaydı. Herkes özgürce ibadetini yapsaydı. Zeytin ağaçlarına sırtlarını verip çaylarını içselerdi.

Varlığımın hakiki anlamda ortaya çıkışı bu özgürlükle mümkün olacak. Peki, özgürlük nerede? Özgürlük keşfedilmemiş adalara ait bir gizem mi? Farklı olma özgürlüğü nerede? Ölümle sınırlandığımız için mi bu kadar korkuyoruz varlığımızdan? Varlık için ölüm sürekli bir tehdit olduğundan mı her şey için bu kadar keskiniz? İnsan hayat felsefesini her an ölüme hazır olmak üzerine kurarsa hayatta olması trajediye dönüşmez mi?

Cennette tüm nimetlerin yanında her şeyin ayan beyan ortaya serileceğini, ruhlar için tarifsiz bir aydınlanma yaşanacağını ve dünya üzerindeki tüm kavgalar için gözlerin -varsa- pişmanlık gözyaşlarıyla dolacağını tahmin ediyorum.

Körün gözleri iyileştiğinde güneşe, sen neden daha önce âlemde değildin demeye hakkı yoktur.

Ayla Abak, 1966 doğumlu, İstanbullu. 1988’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Muğla, İstanbul ve Ankara’da öğretmenlik yaptı. Hâlen Ankara Şehit Ömer Halisdemir Anadolu İmam Hatip Lisesinde öğretmenliğe devam etmektedir. Ayla Abak’ın İkindi Yazıları, Raillife, Diyanet Çocuk, Diyanet Avrupa, Birdirbir, Seyyide, Türk Dili ve Hece dergisi başta olmak üzere çeşitli dergilerde şiir, masal, hikâye ve denemeleri yayınlandı. Eserleri: Tüm Ortaokullar ve Liseler için Dilbilgisi - Hazar Yayınları Örnekleriyle Kompozisyon Bilgileri - Hazar Yayınları Doğrucu Davut (Masal) - Salıncak Yayınları Kardan Adam Camdan Baktı ( Hikâye) - Salıncak Yayınları Çevre Bilinci (Deneme) - Diyanet İşleri Başkanlığı Sonsuzluk Yurdu: Ahiret (Deneme) - Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları Martıları Evcilleştiren Şairler: Şeyh Yahya Efendi, Şeyhülislam Yahya Efendi (Roman)- Diyanet Vakfı Yayınları Samanyolundaki İslam Atlısı: Mevlana ( Roman )- Diyanet Vakfı Yayınları Ya Ben İstanbul’u Alırım Ya İstanbul Beni ( Roman)- Timaş Yayınları Aşkı Söylemek/Galib’in Hüneri (Roman)- Timaş Yayınları

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir