Modern dünya insanı çıldırtır. Bunaltır, çileden çıkartır, deli eder, günahlara sokar.
Günahı; mevhum bir zamana, belirsiz bir sürece, yaşanan olumsuzluklara yükleme kolaycılığına kaçmak, tabi biraz da alışkanlık. Ama hakikatten de uzak değil. Klasik zamanlarda, yani eskiden de insanlar bunalır, çılgına döner, manyak manyak işler yapar, zulümler işler, ahlaksızlıklar icra eder, inançsızlık girdaplarında ve sorunlarında kıvranır, akıl tutulmaları yaşar, stresler içinde var olmaya çalışırdı. Şimdi de…
Birinci fark, bu çağda her şey daha hissedilir, görünür, bilinir oldu.
…
Hacısından hocasına, berduşundan serkeşine, gencinden yaşlısına, mümininden kâfirine hepimiz insanız. Sevinir, üzülür, şaşırır, hatalar yapar, şeytanca rezaletler, melekçe faziletler işleriz. Yaşadığımız güzellikler ve olumsuzluklar karşısında farklı tavırlar takınırız.
Görürüz…
Bir futbolcu attığı golden sonra kibrin zirvesini yaşayıp, göğsünü gererek, azmanlaşmış, devleşmiş egosuyla tribünlere haykırdığında, kendini sunduğunda görürüz. Bir başka futbolcuyu, arkadaşlarına sarılırken, bir başkasını istavroz çıkarırken, şehadet parmağını semaya kaldırırken, secdeye kapanırken…
Görürüz…
Bir siyasetçiyi seçim zaferi için meydanlarda coşarken, bir diğerini yenilgiden halkını sorumlu tutup içten nefret ve öfke duyarken, mürailiği ile yapmacık halk severlik yaparken…
Görürüz…
Bir öğrenciyi sınavda aldığı dereceden dolayı mutluluğu zirvede, kendini üstün, diğerlerini yetersiz olarak değerlendirirken. Ve başarısız diye nitelenenleri, mahcubiyet, çaresizlik, kızgınlık sarmalında şaşkın hâlde kıvranırken…
Görürüz…
Bir anneyi, bir babayı, oğlunun veya kızının; bir milyonuncu uyarılarına karşın, bir milyarıncı yanlış ile karşılık verdiğinde duyduğu çaresizliği, yıkılmışlığı, istikbal ve ufuk çöküntüsünü, her seferinde yaşadığı şoku hazmetmeye çalışırken daha ağırlarını yaşamamak için çırpınışlarını…
Görürüz…
Dost bildiklerinden yediği darbeler, zararlar, yaşadığı ilgisizlikler karşısında hayal dünyası yıkılanları. Ve beklemediği insanlardan gördüğü destek üzere umut gezegeninde, bulutlar üzerinde uçuveren mazlumları, garibanları.
Hayat bize her tür güzellik ve çirkinlikleri gösteriyor.
Ama biz insanlardan güzellik ve iyilik beklerken, bizden bunu bekleyenlere ne ölçüde veriyoruz, bunu hiç düşündük mü? Başımıza bir sıkıntı geldiğinde kime sığındık? Bir başarı elde ettiğimizde kimden bildik? Hayat ve dünya gözümüzde büyüdüğünde kimden medet umduk, ‘dünyanın canı cehenneme!’ dediğimizde cenneti nerede aradık?
…
Allah Resulü (sav) Mekke’yi fethettiğinde, başı önünde, boynu bükük, mütevazı bir şekilde şehre girmişti. Zafer elde etmişti ve Rabbini tesbih ediyordu, O’na tevbe ve istiğfarda bulunuyordu. “Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman, insanların, Allah’ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğün zaman, hemen Rabbini överek tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.” (Nasr, 1-3)
Zafer ama baş önde, boyun bükük…
Kanuni Sultan Süleyman da bu örnekten hareketle, bir zafer elde eden orduyu selamlarken başı önünde gözyaşlarını akıtıyordu. Sebebini soranlara da şunu söylüyordu: “Zaferi müyesser kılan Cenâb-ı Hak’tır. Böyle olaylarda nefsimize pay çıkarmamız doğru olmaz. Bize düşen O’nun yüksek kudretine yönelip hamd ve şükürde, tesbîh ve istiğfarda bulunmaktır.”
Zafer ama gözler yaşlı…
…
Her zaman sığınacağımız bir Rabbimiz olmalı…
Hayatın tüm hâllerinde, tüm zorluklarında, sevinçlerinde, başarı ve başarısızlıklarında, zenginlik ve fakirliğinde, zafer ve yenilgilerinde, varlık ve yokluklarında sığınacağımız bir Rabbimiz…
Dünya işleri yüzünden boğulmak üzere olduğumuzda, hayatla bağımızı koparmak istediğimizde, her şeyin anlamını yitirdiği bir zamanda, kendimizi çok çaresiz, kimsesiz ve sahipsiz hissettiğimizde sığınacağımız bir Rabbimiz…
Kendimizi dünyanın en mutlu insanı hissettiğimizde, dünyanın en güzel kızı veya erkeği ile evlendiğimizde, bir yanımızda çocuklarımız diğer yanımızda mahiyetimizle güç kazandığımızda, çok zengin olduğumuzda, diplomalar, belgeler, nişanlar, şiltler aldığımızda, makam, mevki, unvan sahibi olduğumuzda, dünyalık hayallerimize kavuştuğumuzda, milyonları bulan takipçilerimiz, hayranlarımız olduğunda, herkesin bizden medet umduğu bir dönemde sığınacağımız Rabbimiz…
O Rabbimiz her zaman yanımızda. Bize şahdamarımızdan daha yakın. “İnsanı biz yarattık ve elbette içinden geçenleri biliriz; sağında solunda oturmuş iki alıcı (yaptıklarını) alıp kaydederken biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 17) Bizi en iyi bilen, bizim hep iyiliğimizi, huzurumuzu isteyen, bizi pek çok sıkıntıdan koruyan, bizi acılarla olgunlaştıran, bize cenneti hazırlayan Rabbimiz var.
İşte ne durumda olursak olalım O’na sığınalım. “O hâlde Allah’a koşun.” (Zariyat, 51/50) İnanın en güvenli olan O’dur. “Müminler yalnız Allah’a güvenip dayansınlar!” (Âli İmran, 122) En sahici sığınak, bedenen ve ruhen bize en iyi gelen O’dur.
Aman sığınaktan çıkmayalım, yedi yüz başlı ejderhalar kol geziyor…

Çok değerli Mehmet Nezir Bey Hocam, Allah sizden memnun ve razı olsun. Bu yanınızdan da çok istifade ettim.
Allah sizi nazardan saklasın, hep çok güzel,güncel,içerikli, seviyeli ve faydalı yazılaryazıyosunuz. Yüce Rabbimiz ömrümüzü uzun, hayırlı, huzûrlu, sağlıklı, âfiyetli, bereketli ve velûd eylesin. Amin.
Selâm, hürmet ve muhabbetlerimle hayırlı akşamlar dilerim.
Osman Şen