Bizimle İletişime Geçin

Şahsiyet

Ömür Boyu Davet Eden Alim: Merhum Abdulcelil Hocamız

Halk arasında “Mum dibine ışık vermez” atasözü yaygındır. Fakat o uzaklara ışık olduğu gibi, akrabalarına, çocuklarına da ışık olmayı ihmal etmezdi. Refikasına Kur’an-ı Kerim’i ve ilmihal bilgilerini o öğretmişti. Kız-erkek fark etmeksizin çocuklarının ilk hocasıydı. Çocukları için ev aynı zamanda bir medrese idi. Derssiz bir günümüz geçmezdi. Bıkmadan usanmadan bizim temel dini konularda yetişmemizi takip ederdi. 1980’lerde iki odası olan toprak evimizin bir köşesine ayaklı bir yazı tahtası yaptırmıştı. Derslerimizin bir kısmında kullandıktan sonra tahtaya her gün bir hadis yazma görevini bana vermişti. 1001 hadis kitabından her gün tahtaya bir hadis yazar, ziyarete gelen komşulara da okumamı isterdi.

EKLENDİ

:

Tarih kralları, padişahları, zenginleri, müstekbirleri kendi dönemlerine hapseder. Yaşadıkları ile yaptıklarının etkisi kendi dönemleri ile sınırlıdır.  Gün geçer, zaman geçer, unutulurlar. Kendilerinden ya bir mezar taşı kalır veya kalmaz.

Toplumlar, değerlerini, ilkelerini, güzellikleri yaşayarak, yaşatarak, anlatarak sürdürebilirler. İslami terminolojide bu husus genellikle “emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker” veya daha kısa bir şekilde “davet” şeklinde ifade edilir.

“Davet, yalnız İslam toplumunun değil, tüm insanlığın bekasıyla yakından ilgili bir faaliyettir. Her ümmetin tanındığı bir meziyeti vardır, İslam ümmetinin de tanındığı en önemli özelliği, insanları hayra ve güzelliğe davet etmesidir. İslam ümmeti bu özelliğiyle en hayırlı ümmet olma vasfına sahip olmuştur.” Bu ifadeler merhum hocamızın “Ömür Boyu Davet” kitabının girişinde yer alan bir paragraftır.

Hayatı, mefkuresi, derdi, tasası davet olan bir zattı. Sohbetlerinde, derslerinde Kudüs’ün, Endülüs’ün, Sicilya’nın davetle kazanıldığını, bu anlayışın kaybolmasıyla da olanların olduğunu hep hüzünle dile getirirdi.

Tefsir alanında akademik kariyer yapmış, Doç. Olmuş ve devamına ömrü vefa etmemişti. Medrese kökenli olduğu için alanı dışında Arap Dili Edebiyatı, Hadis, Tefsir ilimlerinde yetkin idi.

Rahmetli hocamızın, dini salabeti ileri seviyede idi. İslamın güzelliklerini yaşamaya, paylaşmaya, anlatmaya, haykırmaya çalışan bir zattı. Bununla oturur, bununla kalkar, bununla yaşar, bununla uyurdu. Her zamanki anlayışı; doğru olanı yapmak, inandığı değerleri yaşatmak, fakir ve mazlumun yanında olmaktı.

Batman ve Mardin’in tanınmış hocalarından özel dersler aldı. Konya İlahiyat fakültesinden mezun oldu. Bir müddet vaizlik ve müftülük yaptıktan sonra vefatına kadar Van Yüzüncü yıl Üniversitesinde Hoca olarak görev yaptı.

Üniversitede görevli iken, vaaz, irşat, tebliğ hizmetlerini hiç aksatmadı. Her cuma günü  şehrin farklı bir camisinde vaaz ederdi. Önemli bir rahatsızlık ve meşguliyeti olmadığı sürece cuma günlerinde kürsüde vaaz ve hutbe vermekten geri kalmazdı. Hatta cuma günü seyahat etme durumunda kaldığı zamanlarda namazdan bir iki saat önce konaklayacağı yerde bir camiye gider, hoca efendiyle tanışır ve vaaz ederdi. Sık sık seyahat ettiği Van-Batman arasında vaaz ettiği camileri sonradan öğrendim. Yol güzergahında bulunan Tatvan, Baykan, Ziyaret ilçelerinde vaaz ettiği cami cemaatiyle tanışma imkânım oldu.

28 Şubat’ın kasvetli günlerinde öğretim üyesi olduğu halde o zamanlar akredite olmamış vakıfların çoğuna giderdi. Hatta arkadaşlarından bu sıkıntılı günlerde temkinli olması gerektiği tavsiyesinde bulunanları yadırgar ve asıl bu günlerin mutlaka değerlendirilmesi gerektiğini söylerdi.

Kendisini davet eden her öğrenci evine, her sivil toplum kuruluşuna gidip, irşad ve tebliğ görevini yerine getirirdi. Uzun yıllar ikamet ettiği Van’da sadece “davet” hassasiyeti ile günlük düzenli sivil dersleri vardı. Onun ifadesiyle Allah’ın dinini anlatmak için davet edildiği her yere gitmesi sorumluluk gereği idi. Kar, kış, uzaklık onun gitmesine engel olmazdı. Hiçbir beklentisi olmadan davet edildiği her yere giderdi. İrşat ve davet amaçlı bir daveti geri çevirdiğini hatırlamıyorum. Zamanını ayarlar icabet ederdi. Allah ona vaktin bütün bereketini ihsan etmişti.

Bir gün bitkin bir sesle beni aramasını hiç unutmam. Meğerse eski bir öğrencisi onu Trabzon’un bir ilçesinde konferans vermek üzere davet etmiş o da tereddütsüz Van’dan Erzurum’a, oradan da benim de adını unuttuğum ilçeye geçmek üzere aktarmalı bir şekilde  yola koyulmuş. Erzurum’dan yola çıktıktan sonra davet eden zat onu karşılamaya gelememiş. Otogarı olmayan küçük ilçenin ıssız bir yerinde yalnız kaldığında bana buralarda kalabileceği bir yerin olup olmadığını sormuştu…

Van ve Batman’da yayın hizmetlerini sürdüren Van TV ve Kanal 72 televizyonlarında ve birkaç radyoda program yapmayı sürdürdü. Her birine kendi imkanları ile giderdi. Birçok kez bir program için Van’dan Batman’a gidişini çok iyi hatırlıyorum. Özellikle Van’ın soğuk kış gecelerinde sıkıntılar yaşardı. Karşı taraf programı sonlandırmayıncaya kadar o gitmeye devam ederdi. Programda izleyenlere verilecek hediyeleri  de kendisi temin eder ve hak edenlere de kendisi takdim ederdi.

TRT- Şeş’in yeni adıyla TRT Kürdi’nin yayın hayatına katılmasıyla, orada yaklaşık üç yıl boyunca program yaptı, hizmet ve irşad faaliyetlerini buradan sürdürdü. Buranın imkanları iyi idi. TRT Şeş’in tanıtımına ve dini programların izlenmesine büyük katkısı oldu. Program yaptıktan sonra sık sık “Ya Rabbi Senin dinini milyonlara tebliğ etmeyi bana nasip ettiğin için sana sonsuz şükürler olsun” derdi. Her programına büyük bir hizmet heyecan ve coşkusuyla çıkardı.

Rahmetli Hocamız, ömrü boyunca dedemden öğrendiği, “Bir köyde yaşayan beş mü ‘mine bir-iki ayet ve hadisi tebliğ etmen benim indimde mebus olmandan daha sevimlidir” şiarıyla hareket etti. İlim öğrenmenin, öğretmenin dünyanın en büyük mertebesi olduğu ilkesi ile hareket ederdi. Bu şiarla yaşadı, bunu anlattı. Çocuklarına bu bilinci anlattı, benimsetti.

Hayatı irşat ve tebliğ idi. Bütün insanlara, hatta bütün insanlığa ilahi mesajı iletmeyi kendisine bir görev bilirdi. Tebliğ ve irşattan büyük haz ve memnuniyet duyardı. Daha gençlik yıllarından itibaren bu hizmet aşkını benimsemişti. İlahiyat talebesi iken yaz tatilinde Süphan dağı eteklerinde yaylaya çıkan göçerlere fahri imamlık yapardı. Çadırlarda çok iptidai şartlarda onlara heyecanla vaaz etmesini, derslerini hayal meyal hatırlarım.

İlahi tebliğ ve irşadın büyük sorumluluk ve yükümlülük olduğunu en derin hücrelerine kadar hissetmişti. Sık sık, “Ah dini bilgileri yüklenip onu aktarmayanlar ah” cümlesini tekrarlardı.

Halk arasında “Mum dibine ışık vermez” atasözü yaygındır. Fakat o uzaklara ışık olduğu gibi, akrabalarına, çocuklarına da ışık olmayı ihmal etmezdi. Refikasına Kur’an-ı Kerim’i ve ilmihal bilgilerini o öğretmişti. Kız-erkek fark etmeksizin çocuklarının ilk hocasıydı. Çocukları için ev aynı zamanda bir medrese idi. Derssiz bir günümüz geçmezdi. Bıkmadan usanmadan bizim temel dini konularda yetişmemizi takip ederdi. 1980’lerde iki odası olan toprak evimizin bir köşesine ayaklı bir yazı tahtası yaptırmıştı. Derslerimizin bir kısmında kullandıktan sonra tahtaya her gün bir hadis yazma görevini bana vermişti. 1001 hadis kitabından her gün tahtaya bir hadis yazar, ziyarete gelen komşulara da okumamı isterdi.

Hayatını, toplumu sahih İslam’a göre dönüştürme idealine adamıştı. “Cenab-ı Hakkın aracılığınız ile bir kişiye hidayet nasip etmesi sizin için kırmızı develerden daha hayırlıdır” nebevi düsturunu temel ilke kabul edinmişti.

Sık sık programlara çıkan, birçok insana hitap eden, aynı zamanda üniversitede ders veren birinin sürekli olarak okuması kendini yenilemesi gerekiyordu. Bilgilerin tekrarının bıkkınlık getirdiğinin farkında idi. Bunu da her zaman dile getirirdi.

Neredeyse ailesinin ihtiyaçlarına yetecek miktarın dışındaki parasını kitaba ve irşat hizmetlerine ayırırdı. Kendisine yetecek, dışarıdan kitap aramasını istiğna ettirecek zengin bir kütüphanesi vardı. İrşat ve davet dışındaki zamanının kahir ekseriyetini burada geçirirdi.

Doğuya, batıya, umreye, Avrupa’ya görevli veya seyahat için yaptığı bütün yolculuklarda valizlerinde çocukları ve ailesi için getirdiği tek değişmez hediye kitap idi. Kitap en yakın dostu, kainatın en güzel hediyesi idi onun için.

Rahmetli Abdulcelil Candan Hocamız, okumayı, okutmayı, öğrenmeyi ve öğretmeyi hayatın en güzel nimeti olarak değerlendirirdi. Onun en vazgeçilmez değeri kitapları idi. İmam-Hatip yıllarından itibaren gününün 8-10 saatini kitaplarla geçirirdi. Kitaplar onun en yakın dostu ve arkadaşı idi. Yolculukta, arabada, uçakta, misafirlikte yanına aldığı kitapları mütalaa ederdi. Seferde okuyacağı kitapları ayırırdı. Uzun seferlerinde bir iki kitap bitirirdi.

Metin ve şerhleriyle birlikte bütün hadis külliyatını okumuştu. Muazzam derecede Kur’an ve hadis ilimlerine vakıf idi. Temel fıkıh ve tefsir kaynaklarının önemli bir kısmını okumuş ve kendine göre notlar çıkarmıştı.

Çağdaş alimlerden Muhammed Gazzali, ve Yusuf Karadavi’nin neredeyse bütün kitaplarını temin etmiş ve her birini not alarak okumuştu.

İslam aleminde neşredilmiş yayınları takip eder ve beğendiği kitabı bir şekilde temin ederdi.

Eğer caiz olsaydı kabrime birkaç kitap konulmasını isteyecektim demekten kendini alamayacak kadar kitap aşığı idi.

Şehirlerde uğradığı esas yerler kitapçılardı. Kitapçılarla çok güzel diyalog kurar ve onlarla iyi dost olurdu. Sık ziyaret ettiği kitapçılarda hangi kitapların olduğunu neredeyse kitabevinin sahibinden daha iyi bilirdi.

Rahmetli Hocamız, yenilenmekle-yerli kalmak, kendi olmakla-yenilenmek, klasik ile güncellik arasındaki çizgiyi çok iyi keşfetmişti. Kadim kaynakları çok severdi. Eski olmadan var olunamayacağının farkında idi. Ama yenilenmeden de söz sahibi olunamayacağını çok iyi biliyordu. Yeni bir çağda yaşanıldığına göre onun gereksinimlerinin de elzem olduğunu her zaman ifade ediyordu.

Birçok insana kitap sevgisini, İslam’ın hakikatlarını, kardeşlik hukukunu, Hz. Peygamberin kutlu yolunu, o öğretmişti. Geriye birçok eser ve yayın bıraktı. Eserleri sadaka-i cariye olarak okunup dağıtılmaya devam etmektedir.

Rabbu’l-alemin onu çok sevdiği Peygamberine, Ashabına, salih insanlara, şehitlere sevdirsin. Onlara komşu ve karin eylesin.

Bu fani dünya hiç kimseye yar ve mekân olmadı. Hiç kimseyi barındırmadı. 1956 yılında geldiği bu dünyadan 08.10.2012 yılında dar-i bekaya intikal etti.

Nice salih ve alim insan bu dünyadan gelip geçtiler. Her fani gibi, Rahmetli hocamız da bu dünyada belirlenen ömrünü yaşayıp veda etti.

Önemli olan, her faninin hoş bir sadâ bırakması değil mi?

Ey hocamız, Allah, Melekler ve bütün hazirun şahit olsun ki “Sen hoş bir sadâ bıraktın” “Ruhun şâd olsun” “Sen hoş bir sadâ bıraktın” “Ruhun şâd olsun”

“Mekanın cennet olsun.”

Okumaya Devam Et...

Şahsiyet

Bir Fikir Adamı Ali Fuad Başgil

En zor zamanlarda fikirlerini muhtelif ortamlarda dile getirmiş. Bu uğurda hapse girmiş. Yüksek İslam Enstitülerinin ve İmam Hatiplerin kuruluşunda fikri ve fiili olarak bulunmuş. Teori ve düşünceleri ile katkıda bulunmuş. İstanbul Hukuk Fakültesinin, önde hoca ders yaparken, arkada talebelerin melemen yaptığı rivayetlerinin olduğu efsane iki bin kişilik amfisinde ağzına kadar talebe/vatandaş dolu ders yapan, bir devri aydınlatan hakikatli bir hukuk adamı hoca olmuştur.

EKLENDİ

:

Ali Fuad Başgil 1893 Samsun Çarşamba doğumludur. Ailesi, tahsili için 1908 senesinde İstanbul’a göçmüş. Arkasından birinci dünya harbi senelerinde beş yıl kadar askerlik yapmış. Dönüşte İstanbul’da  bir hocasının teşvikleri ile içinde var olan okumak yolunu tercih etti.

Tahsil için 1921 yılında Fransa’ya, Paris’e gitti. Halen nasıl gittiğinin mahiyetinin bilinmediği Fransa’da, orta tahsilinin kalan kısmını 1921 yılında Paris Buffone Lisesi’nde tamamladı. Peşinden devam ettiği  Grenoble Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Ardından  ‘’Boğazlar Meselesi’’ adlı teziyle Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde doktorasını tamamladı. Daha sonra Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne kaydoldu ve bitirdi. Bundan başka Paris Siyasi İlimler Okulu’na devam edip buradan da mezun oldu. Arkasından da  Lahey Devletler Hukuku Akademisi’ndeki kurları tamamladı. 1929 senesinde, üç  fakülte ve bir yüksekokul diploması ile  yurda döndü. O zaman için bu diplomalarla kendisini zamane ortamına kaptırmadan tahsilini tamamlayarak hem de üç diploma ile gelmek oldukça yüksek bir insan kimliğini içinde barındıran bir mazhariyet ve başarı numunesi idi.

Cumhuriyet dönemi fikir, kültür ve hukuk hayatımıza değerler katan, irfanı ile cemiyete önderlik eden, bilgelik kattığı bilgileri ile sosyal hayatta yollar yapıp köprüler kuran bir münevver olmuştur Ali Fuad Başgil Hoca.

Devrinde, hakikatleri dile getirme konusunda öncü olmuş. Medeniyetimizin ve milletimizin ana dili Türkçe’ye,  ‘öztürkçecilik’ adıyla uygulanmak istenen soykırıma,  en zor zamanda konuşma ve yazıları ile karşı çıkmış. Milli ruh olarak nitelediği ve asırlardan süzülüp gelen kelimelerin dilimizden atılmasına fikri karşılıklar vermiş. Milleti temsil eden hakikat davasının yılmaz bir savunucusu olmuştur.

Yaşadığı tek parti  dönemine çıkış yolu olarak bir grup aydına önderlik ederek Hür Fikirleri Yayma Cemiyetini(1947) kurmuş.  Özellikle ifade hürriyetini savunmuş. Zamanın diktatörlüklerine karşı çıkan, yazı yayın ve görüşlerini bu cemiyetin muhtelif zeminlerinde dile getirerek, dönemine fikren önderlik etmiştir.

En zor zamanlarda fikirlerini muhtelif ortamlarda dile getirmiş. Bu uğurda hapse girmiş. Yüksek İslam Enstitülerinin ve İmam Hatiplerin kuruluşunda fikri ve fiili olarak bulunmuş. Teori ve düşünceleri ile katkıda bulunmuş. İstanbul Hukuk Fakültesinin, önde hoca ders yaparken, arkada talebelerin melemen yaptığı rivayetlerinin olduğu efsane iki bin kişilik amfisinde ağzına kadar talebe/vatandaş dolu ders yapan, bir devri aydınlatan hakikatli bir hukuk adamı hoca olmuştur.

Döneminde artık bir salgın haline gelen batıdan alıntı yaparak bilgisini gösterme adetine de kinaye de bulunur Hoca. Onun için hakikat her yerden alınarak nihai varlık hedefine taşıyacak bir temel yoldur. Bilgi ise bilinenlerden, yerinde hüküm çıkararak, doğru kıyas yaparak hakikatlere götürecek bir araçtır.

‘’Biliyorum hakikatlere inandırmak için garblı bir mütefekkire dayanmak moda oldu. Eskiden de şarklı bir müctehide dayanırdık. Aradaki fark nihayet bir doğu, batı farkı diyeceksiniz ama; bilmem ki güneş doğuda başka başka mıdır; yoksa fark sadece bir gözlük camı farkı mıdır?’’

Yetiştirdiği binlerce talebe ile ülkemizde hukuk anlayışının yerleşmesinde mühim rol oynamıştır. Talebelerine ders olarak söylediği ve dilden dile söylenerek gelen hukuk alanındaki görüşü, diğer tüm ilim alanlarına da rehber olacak mahiyettedir:

 ‘’Hukukçu sadece hukuk bilgisine sahip insan değildir. Hukukçu bilgisini örnek ölçülerde kullanabilen insandır. Hak diyen insan, hakşinas davranmayı da bilmelidir.’’

Ali Fuad Başgil Hoca, 17 Nisan 1967 tarihinde bu dünya yolculuğunu tamamlayarak aramızdan ayrıldı. 54. Ölüm yıldönümünde aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyor ve rahmetle yad ediyoruz.

Mevla gani gani rahmet eylesin.

Okumaya Devam Et...

Şahsiyet

Bosna’lı Bir Âlim: Muhammed Tayyib Okiç

Muhammed Tayyib Okiç, Türkçe bildiği için Hamidullah ve Tanci’ye göre bir farklılık arz etmektedir. Ankara İlâhiyat Fakültesi Dergisinde birçok makalesi yayınlanmıştır. Sarı Saltuk meselesiyle ilgili olarak Yusuf Ziya Yörükan’la girdikleri ilmî tartışma için yazdıkları, ayrı bir kitap olacak kadar geniştir. (Yarım yüzyıl sonra ayrı bir kitap olarak basılmıştır.) Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi Dergisi’nin 1975’te yayınlanan 1. Sayısında yer alan Mevlid ile ilgili uzun makale de, henüz aşılamayan araştırmalardan biridir: Çeşitli Dillerde Mevlidler ve Süleyman Çelebi Mevlidinin Tercemeleri.

EKLENDİ

:

 

İnsanoğlunun ilk muallimi Allah’tır. İkincisi peygamberlerdir, üçüncüsü âlimlerdir. Allah, her şeyi bütün boyutlarıyla, peygamberler Allah’ın bildirdiği kadarıyla bilir. Âlimler ise bu iki kaynaktan istifade ederek, alın teriyle birlikte hakikatin peşine düşerler.

Bu hakikat arayışı bazen bir evin, bir medresenin içinde bazen bir kulübenin, bir manastırın köşesinde bazen da uzun ve yorucu seyahatler eşliğinde gerçekleşir. “Eşyanın hakikatini görmek, anlamak ve kavramak” için girişilen bu çileli yolculukların tatlı mevhibeleri, sonsuz armağanları da vardır. Bunların delili, “bilenlerle bilmeyenler bir olur mu” (Zümer, 39/9) sorusunu soran İlk Muallim’in, o çilekeşlerle ilgili övgüleridir. Fâtır suresinin 27. ayetinde tabiat olaylarından, yağmurdan, kâinattaki rengârenk hayvanlardan insanlardan bahsettikten sonra 28. ayette şu müjdeli tespit yer alır: “Kulları içinde Allah’a gerçek anlamda saygı ve bağlılık gösterenler bütün bu hakikatleri hakkıyla anlayıp kavrayan âlimlerdir.”

İlim, genel anlamda  “Allah’ın ayetleri”ni arayıp bulma, anlama faaliyetidir. Bu ayetler de Zâriyât suresinin 20 ve 21. ayetlerine göre, iki yerde; yeryüzünde ve insandadır. Dolayısıyla tabiatla ve insanla ilgili bütün ilimler mühimdir ve saygıdeğerdir. Bu tespitten hareketle bazı ilimleri değerli, bazılarını değersiz gibi görmek doğru değildir. Fakat insanın gücü hepsini anlamaya ve anlatmaya yetmeyeceğinden adeta görev taksimi yapılmış, sonsuz derecede zengin olan Allah’ın alîm isminin tecellilerini herkes, kabiliyeti/imkânları/ilgisi ve zamanı oranında arayıp bulmaya sonsuz muammayı çözmeye çalışmıştır.

Hangi dönem ve hangi medeniyete mensup olursa olsun her devletin kendine göre bir ilim irfan ve sanat çizgisi vardır. Bunun için kurumlar kurmuş, yatırımlar yapmış, söz konusu sahanın ustalarını yetiştirmenin yollarını aramıştır. Bu ustaların arayıp buldukları gerçekler bazen ülke sınırlarını aşamamış bazen da komşu ülkelerdeki meslektaşlara ışık tutmuştur. Bu uluslararası yarışta bazı üst yöneticiler fiilen işin içine girerek bütün imkânlarını seferber etmiş, farklı alanların “usta”larını ülkesine davet etmiş bazı liderler de bu “hakikat âşık”larını sürgüne göndermiştir. Söz konusu talihsiz uygulamanın baş aktörleri ve teşvikçileri arasında, Keçecizâdenin tabiriyle “müdâhane-i âlimân”ı yeni tabirle “kifayetsiz muhteris”leri ilk sıraya koymak gerekir.

Osmanlı Sonrası

Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’un, düşman kuvvetlerince yüz yıl önce 15 Mart 1920’de işgal edilmesiyle birlikte bu topraklarda yeni bir dönem başlamıştır. 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan TBMM, üç yıl sonra Cumhuriyet’i ilân etmiş ve bir dizi kanunlarla yolunu çizmiştir. Bu kanunların bir kısmı ilim ve irfan hayatıyla ilgili idi. İlmi temsil eden medrese, ”yetersizdir” gerekçesiyle 1924’te, irfanı temsil eden tekke, “zararlıdır” mülahazasıyla 1925’te kapatıldı. Üç sene sonra da harfler değişti. Çizilen rotaya göre açılan yeni mektep ve fakültelerde diğer ilim dalları belli bir seviyede ilgi görürken 1930’lu yıllarda ülkemizde bir tane imam hatip okulu, bir tane ilâhiyat fakültesi yoktur. Uzun yıllar sonra bu yanlıştan kısmen dönülmüş, 1949’da Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi, 1951 yılında yedi ilde İmam Hatip Okulu, 1959’da ise İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü açılmıştır. Bu sefer başka bir problem, aradaki inkıta sebebiyle bu orta dereceli ve yüksek okullara öğretmen bulma zorluğu ortaya çıkmıştır. Bu açığın bir kısmı -Ferid Kam’ın kendisi için kullandığı- “köhne müderris”lerle kapatılmış, bazı dersler için ise hoca bulunamamıştır.

İşte rahmetle anmak için dikkatinize sunmak istediğim  “Üç Muhammed” tam bu noktada karşımıza çıkmaktadır: Asya’dan Muhammed Hamidullah, Afrika’dan Muhammed Tavit Tanci ve Avrupa’dan Muhammed Tayyib Okiç.

Geçen yüzyılın ikinci yarısında dünyanın farklı ülkelerinden ülkemizdeki dinî eğitim ve öğretime omuz vermek için birçok insan gelip geçmiştir. Kimi Kazan’dan Kahire’den, kimi Bağdat’tan, Bosna’dan.. Hepsine müteşekkiriz, öz evlatları gibi onlara duacıyız.

Vefat yıldönümü vesilesiyle şimdilik size “üçler”den tanıtmak istediğim zat Muhammed Tayyib Okiç’tir.

  1. Tayyib Okiç

Bosna’nın Tuzla sancağının Graçanitsa kasabasında 1 Aralık 1902 tarihinde doğdu. Babası yüksek tahsilini İstanbul medreselerinde tamamlayan Reisululema muavini Mehmet Tevfik Efendi’dir. Saraybosna’da İlahiyat, Belgrad Üniversitesinde Hukuk tahsilinden sonra Sorbon Üniversitesinde doktorasını tamamladı (1931). İkinci Dünya savaşı yıllarında Türkiye’nin Belgrat elçiliğinde sekreterlik ve mütercimlik yaptı. Savaş bittikten sonra 1945’de Türkiye’ye geldi ve Başbakanlık arşivinde araştırmalar yaptı. 1950’de yeni açılan Ankara Üniversitesi İlâhiyat fakültesine sözleşmeli profesör olarak atandı. 1964-1971 yılları arasında Konya Yüksek İslâm Enstitüsü, 1973-1977 yılları arasında Erzurum Yüksek İslâm Enstitüsünde hocalık yaptı. Tito rejimi tarafından Yugoslavya’ya girişi yasaklanan Okiç’in, değişik sebeplerle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da olamayınca -Muhammed Hamidullah gibi- “vatansız” olarak ülkemizde -zaman zaman da maddi sıkıntılarla birlikte- yaşadı.

9 Mart 1977’de Ankara’da vefat etti.

Vasiyeti gereği ülkesine götürülüp defnedildi. O tarihte talebesi Süleyman Ateş, Diyanet İşleri Başkanı idi. Okiç’in hayatı ve eserlerini konu alan Armağan kitap 1978’de Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi tarafından yayınlanmıştır: Prof. M. Tayyib Okiç Armağanı

Ankara İlâhiyat Fakültesinin Tefsir, Hadis, Fıkıh gibi temel derslerini okutan Okiç, daha sonraki yıllarda söz konusu Fakültenin hocaları olacak olan asistanların yetişmesinde büyük emekleri vardır. Özellikle Tefsirde İsmail Cerrahoğlu, Süleyman Ateş, Hadiste Talat Koçyiğit, Mehmet Hatiboğlu, Fıkıh’ta Abdülkadir Şener’i saymak gerekir. Hocamızla ilgili olarak topladığım bütün bilgi, makale ve belgeleri, hakkında Uludağ Üniversitesinde doktora tezi hazırlayan hemşehrisi Behlul Kanaqı’ya verdim. O da tezini 2017’de tamamladı.

Ülkemizde yayınlanan bazı eserleri şunlardır:

1.Bazı Hadis Meseleleri Üzerine Tetkikler, İstanbul 1959, Ankara 2017 (Atlas Yayınları)

2.Kur’ân-ı Kerim’in Uslûb ve Kıraati, Ankara 1963

3.İslâmiyet’te Kadın Öğretimi, Ankara,1981/2021 (Atlas Yayınları)

4.Sarı Saltuk Meselesi, Ankara, 2017 (Atlas Yayınları)

5.Tefsir ve Hadis Ders Notları, Ankara, 2017 (Atlas Yayınları)6

6.Makaleler I Ankara 2021

7.Makaleler II Ankara 2021

Makaleleri

Muhammed Tayyib Okiç, Türkçe bildiği için Hamidullah ve Tanci’ye göre bir farklılık arz etmektedir. Ankara İlâhiyat Fakültesi Dergisinde birçok makalesi yayınlanmıştır. Sarı Saltuk meselesiyle ilgili olarak Yusuf Ziya Yörükan’la girdikleri ilmî tartışma için yazdıkları, ayrı bir kitap olacak kadar geniştir. (Yarım yüzyıl sonra ayrı bir kitap olarak basılmıştır.) Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi Dergisi’nin 1975’te yayınlanan 1. Sayısında yer alan Mevlid ile ilgili uzun makale de, henüz aşılamayan araştırmalardan biridir: Çeşitli Dillerde Mevlidler ve Süleyman Çelebi Mevlidinin Tercemeleri.

Talebesi Mustafa Ateş’in Arapça’dan tercüme ettiği Tasavvuf ve Hayat isimli esere (İstanbul 1966) takriz yazdığı gibi 1969 yılında yayınlanan Mahir İz’in Tasavvuf isimli eseri için de tanıtım yazısı yazmıştır. (İslâm Medeniyeti, sy. 22 Ağustos 1969)

On kadar yabancı dil bilen hocamızın kütüphanesi Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesine intikal etmiştir. Mehmet Mahfuz Söylemez’in kütüphane ile ilgili yazısı Siirt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisinin 1. sayısında yayınlanmıştır.

28-29 Haziran 2010 tarihinde Türkiye-Bosna Hersek makamları ortaklaşa Saraybosna’da Prof. M. Tayyib Okiç Sempozyumu tertiplemiştir.

İstanbul Pendik’te Prof.Dr. Muhammed Tayyib Okiç Anadolu İmam Hatip Lisesi eğitim ve öğretimine devam etmektedir. Hocamızın hayatı, ahlâkı ve eserleri için Diyanet İslâm Ansiklopedisi’nin ilgili maddesine de bakılabilir.

Makaleleri bir araya toplayarak neşreden Şenol Korkut ve Osman Özbahçe’ye teşekkür borcumuz vardır.

Netice

Hz. Muhammed Mustafa’nın getirdiği esasları insanlığa sunmak için bir ömür gece gündüz çalışan Üç Muhammed’e borcumuz çoktur. Onlar hizmetlerini ilim aşkıyla ve Hz. Allah’ın rızası için yaptıklarından bizden sadece dua istemektedirler. Fakat gurbet hayatının çileleri içinde, kendi ülkelerine girememe ıstırabını unutarak bizleri/bir nesli besleyip büyüten bu insanların hiç biri hatasız ve kusursuz olduğunu iddia etmemiştir. Hiç bir âlim de böyle bir kirli çukura düşmez. Aksine onlar hatalarını gösterenlere gönülden teşekkür ederler. Fakat bu zatlar için ülkemizde yaşayan bazı kimselerin reva gördüğü, tenkit sınırlarını aşan ölçüsüz lafların altından nasıl kalkacaklardır?  Büyük Mahkeme’de bunun hesabını nasıl vereceklerdir? Bu sorunun cevabını bilmiyorum.

Okumaya Devam Et...

Şahsiyet

Abdülhak Hamid Tarhan ve Evlilikleri

Hamid’in görevden alınması, büyük ihtimalle Ali Kemal’in deyişiyle Babıâli’de herkesin diline dolanan ve pek hoş karşılanmayan dedikodularla abartılı şekilde dolaşan bu tuhaf sırra, yani Lüsyen’le olan ilişkisine değil, onun muhtemelen zincirden boşanırcasına gittiği gecelerin birinde, bir gece kulübünde masasına davet ettiği kadın tarafından hakarete uğramışlığının ve kavga ettiği kişilere kartvizitini çıkarıp gösterdiği halde, üzerinde Türk elçisi yazılı bir kartın yırtılıp suratına fırlatılmışlığının Osmanlı Hükümeti’nce affedilmemiş olmasından dolayıdır.

EKLENDİ

:

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan yolda, karizmatik kişiliği ve yazdığı eserlerle, dostunun da düşmanının da övdüğü Abdülhak Hamid, fenomen bir şairdir. Şairliği yanında, kadınlara karşı olan zaafları ve evlilikleriyle hep gündemde kalır. Bizim bu yazıyı yazmaktan amacımız, belli sınırları koruyarak ve titizlikle hareket ederek büyük insanların aile hayatına, aşklarına, vefa ve duygularına neşter vurarak dersler çıkarma amacına yöneliktir. Bu yazıda, ne şair Abdülhak Hamid’i yerin dibine batırmak ne de şu veya bu şekilde onun kişiliğini lekeleyerek vitrine dizmektir gayemiz.

Tanzimat’tan Cumhuriyete geçişte büyük devlet adamı ve şairlerin, oluş veya bir türlü olamayış buhranı içinde kıvranan toplumun, aile hayatının ve kişilerin gelip geçen ve akıp giden dalgacıklarına, çalkantı ve çırpıntı unsurlarına egemen olan anafor ve yabancı kadınlarla evlilik olayı, incelenmeye değer bir konudur… Abdülhak Hamid, bunlar içinde bir prototip olduğu için onu gündeme taşıyıp paylaşmak istedim.

Abdülhak Hamid, 1852’de İstanbul’da Bebek’teki Hekimbaşı Yalısı’nda, köklü ve eski bir ulema ailesinin bireyi olarak dünyaya gelir. Babası, tarihçi ve diplomat Müverrih Hayrullah Bey, annesi Kafkasya’dan kaçırılmış bir cariye olan Münteha Hanım’dır.

Düzgün bir eğitim hayatı görmeyen Abdülhak Hamid, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e gelinen kertede, kendisine saygıdan öte hayranlık duyulan ve yüceltilen başka bir şair, hemen hemen yok gibidir edebiyat camiasında…

Süleyman Nazif, onu göklere çıkarır ve kendisine “Şair-i Azam” lakabını takar. Bu yakıştırma ve patent, Süleyman Nazife aittir. Celal Nuri: “Shakespeare bile bazen Hamid’e yaklaşıyor” der. Birbiriyle kanlı bıçaklı olan Tevfik Fikret ve Mehmet Akif, Hamid hayranlığında birleşirler. Yahya Kemal, sırf Hamid’i görebilmek için Paris’ten Londra’ya gider. Şair-i Azam”dır Hamid, birkaç nesil edebiyatçıyı büyüleyen bir sanatkârdır o…

Üstad Necip Fazıl: “Meselâ, en gülünç yaftaydı, o, Hamid’in kuyruğuna takılan “Şair-i Azam” tenekesi. Şairlik, masonluk muydu ki, “üstad-azam” dercesine “en büyük” manasına bir sıfatla ifade edilmiş olsun?… Eğer Süleyman Nazif bu tenekeyi Hamid’in kuyruğuna takmamış olsaydı, kim, neyin farkında olacaktı ve takıldıktan sonra da kim, neyin farkında oldu?…

Üstad, Hamid’in son demlerindeki hayat tarzını ve yaşadığı Nişantaşı’ındaki  evini şöyle tasvir eder. “Abdülhak Hamid’in evine, başında siyah satenden takkesi İbnül Emin Mahmud Kemal ile Ekrem Ve Cemal Reşid’in babaları, “Nazariyat-i edebiye” yazarı eski bakanlardan Reşid Rey de gelir ve bunlar Şair-i Azam ile “Yâd-i mazi (geçmişi anma) kılıklı, tatlı tatlı konuşurlardı. O zaman Hamid’in tiryakisi olduğu Genç Şair (Necip Fazıl’ın kendisi), bu muhterem adamların meclislerini bomba mizacıyla örselememek için bir kenara çekilir ve Lüsyen Hanımefendi (Abdüklhak Hamid’in dördüncü eşi) ve bazı kadın misafirleri arasında otururdu. Lüsyen Hanım, onu ecnebi ziyaretçilerine şöyle tanıtırdı:

-Otuzundan eksik şairlerin en üstünü!..

Bu “otuzundan eksik” sözü, o zamanlar moda, Fransızca bir tabir…

Hamid, resmi olarak dört defa evlenir. 1874 yılında Edirne’de ağabeyi Nasuhi Bey’in konağında Pirizâde ailesinden on üç yaşındaki Fatma Hanım ile evlenir ve onunla beraber İstanbul’a gelir. Çiftin, Abdülhak Hüseyin ve Hamide adında iki çocuğu olur. Abdülhak Hamit, evliliğinin bu yıllarında, ilk şiirlerini yazmaya, başlar.

1883’te Bombay konsolosluğuna atanır. Hasta olan hanımına, havasının yarayacağını düşünerek bu görevi memnuniyetle kabul eder. Üç yıl kaldığı Bombay’da (Hindistan) doğanın güzellikleri, kendisine coşkun şiirler için ilham kaynağı olur adeta. Ancak Fatma Hanım’ın durumu iyileşmeyip verem teşhisi konulunca, ailesi ile İstanbul’a doğru dönüş yoluna çıkar. Fatma Hanım, İstanbul’a varamadan Beyrut’ta vali olan Nasuhi Bey’in konağında hayatını kaybeder (1885).

Şair, Beyrut’ta kaldığı kırk gün boyunca, her gün Fatma Hanım’ın mezarını ziyaret eder ve ünlü şiiri “Makber ‘i” yazar. Makber’in yayımlanması ile ünü birden artar ve bu ünü imparatorluk sınırlarına taşar. O güne kadar düzyazı alanındaki eserleriyle tanına Hamid, eşinin ölümünden sonra şairliği ile anılır olur. Neden anılmasın ki o:

“Eyvâh! Ne yer ne yâr kaldı,

Gönlüm dolu ah ü zâr kaldı.

Şimdi buradaydı gitti elden,

Gitti ebede gelip ezelden.

 

Ben gittim o hâksâr kaldı,

Bir köşede târumâr kaldı.

Bâkî o, enîs–i dilden eyvâh!

Beyrût’ta bir mezâr kaldı.”

 

Üstad Necip Fazıl’a göre, onun bu ünlü şiirini “Lüsyen Hanım’a sorarsanız, şaheseri bilinen “Makber”i, ilk sevdiği ve evlendiği kadın, meşhur Fatma Hanım’ın ölümünden, onun ölmüş farzıyla yazılmıştır. Korkunç sanatkâr hokkabazlığı!..”

1890’da Bayan Nelly adlı İngiliz hanımla-ki Beyrut’ta hanımının vefat ettiği günlerde başlar bu duygusallık- evlenen Hamid, 1895’te Lahey elçiliğine atanır. İki yıl sonra Londra Elçiliği Müsteşarı olarak yeniden Londra’ya gider. Eşinin rahatsızlığı üzerine İstanbul’a dönen şair, 1900-1906 yıllarını İstanbul’da geçirir. 1906’da Brüksel büyükelçiliğine atanınca eşini, İskoçya’daki ailesinin yanında bırakarak Brüksel yolunu tutar Hamid.

Vereme yakalanan eşini, çok sevmesine rağmen başka kadınlarla birlikte olmaktan kendini alamayan Abdülhak Hamid, Florence Ashly ile birlikte yaşamaya başlar ve onu İstanbul’a getirir. Eşinin, durumu öğrenmesi üzerine, onun yanına dönmek zorunda kalır. Bayan Nelly’nin, 1911’de veremden ölmesinden sonra tekrar İstanbul’a döner. Ölen eşi için “Medfen” adını vereceği “Makber”’e benzer bir eser yazmayı düşündüyse de bu hayalini gerçekleştiremez. Ailesinin önerisiyle üçüncü evliliğini 1911 yazında Cemile Hanım ile yapan Hamid’in bu evliliği, ancak 20 gün sürer. Cemile Hanım’dan ayrılan Hamid, Brüksel’e dönmeyi tercih eder.

1912’de Hamid, 18 yaşındaki Belçikalı Bayan Lüsyen (Lucienne) ile dördüncü defa evlenir ve onunla İstanbul’a döner. Bu evliliğin ilginç yanları vardır kuşkusuz. 1908’de Brüksel ortaelçiliğine atanan Hamid, Lüsyen Hanım’la orada tanışır. Aralarındaki büyük yaş farkına rağmen, 6 Mayıs 1912 günü Londra’da onunla evlenecek ve 6 ay sonra Sadrazam Kâmil Paşa Hükümeti’nin Dış İşleri Bakanı Noradungyan Efendi tarafından görevden alınır.

Hamid’in görevden alınışının, onun “zendostluğu”na (kadınlara aşırı düşkünlüğüne) bağlayanlar olmuştur. Büyük bir Hamid hayranı olan Ali Kemal, görevden alma olayını İkdam Gazetesi’ndeki bir başyazısında (7 Ocak 1913):  “Öyle bir sahib-i dehâyı, bi-perva azleden Hariciya Nazırı’nı (Dış İşleri Bakanı) eleştirerek şiddetle kınar ve güya Hamid’in gereğinden fazla kadınlara aşırı düşkün olduğu ve memuriyet rütbesine uygun düşmeyen bir kadınla beraber yaşadığı için” bu hareketin kendisine reva görüldüğünü iddia eder. Ali Kemal’ın, “göreviyle bağdaşmayan bir kadın” dediği, Lüsyen Hanım’dan başkası değildir.

Hamid’in görevden alınması, büyük ihtimalle Ali Kemal’in deyişiyle Babıâli’de herkesin diline dolanan ve pek hoş karşılanmayan dedikodularla abartılı şekilde dolaşan bu tuhaf sırra, yani Lüsyen’le olan ilişkisine değil, onun muhtemelen zincirden boşanırcasına gittiği gecelerin birinde, bir gece kulübünde masasına davet ettiği kadın tarafından hakarete uğramışlığının ve kavga ettiği kişilere kartvizitini çıkarıp gösterdiği halde, üzerinde Türk elçisi yazılı bir kartın yırtılıp suratına fırlatılmışlığının Osmanlı Hükümeti’nce affedilmemiş olmasından dolayıdır.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “Gençlik ve Edebiyat Hatırları”nda, kendileri gibi gençler dururken bir bar kızının yaşlı Hamid’e niçin bağlandığını sorgulandığında, kızdan şu cevabı alır. “İl est un tigre” (O, bir kaplandır).

Kırk yıllık Hariciye Hatırları’nda Esat Cemal Paker, Hamid’in Londra günlerine, onun şu beytiyle atıfta bulunur.

“Şaribü’l-leyli ve’n-neharım ben

Karlar altında nevbaharım ben” (Ben, gece gündüz içen biriyim. Karlar altındaki bir İlkbahar gibiyim).

Hamid, Lüsyen’le ölünceye kadar ayrılmama yeminini ettiği halde, bu yeminini bozar ve 1920’de eşi Lüsyen Hanım’dan dostça ayrılır. Hamid, Lüsyen’i 1920 yılının Ekim ayında bir İtalyan asilzâdesiyle, Kont (Dük) ile Soranzo (Soranza) ile deyim yerinde ise, kendi eliyle evlendirir. Lüsyen Hanım (Kontes (Düşes) Soranzo (Soranza)’dır artık…

Ancak Lüsyen Hanım ile yazışmayı sürdürmekten geri kalmaz Abdülhak Hamid… Eski eşi Lüsyen Hanım, 1927’de İtalyan eşini ve kontes unvanını terk edip 7 yıl sonra kendisine, yani Hamid’e tekrar dönecektir. 1929 yılında gerçekleşen ara seçimde TBMM III. dönem İstanbul milletvekili olarak meclise giren Hamid, IV. ve V. dönemlerde de İstanbul milletvekilliği görevini sürdürür.

12 Nisan 1937’de devletin kendisine tahsis ettiği bir apartmanda, Maçka Palas’ta hayatını kaybeder. Ulusal cenaze töreniyle Zincirlikuyu Asri Mezarlığı’na gömülür. Bu yeni mezarlığa gömülen ilk kişi o olur.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar