Bizimle İletişime Geçin

Şahsiyet

Ömür Boyu Davet Eden Alim: Merhum Abdulcelil Hocamız

Halk arasında “Mum dibine ışık vermez” atasözü yaygındır. Fakat o uzaklara ışık olduğu gibi, akrabalarına, çocuklarına da ışık olmayı ihmal etmezdi. Refikasına Kur’an-ı Kerim’i ve ilmihal bilgilerini o öğretmişti. Kız-erkek fark etmeksizin çocuklarının ilk hocasıydı. Çocukları için ev aynı zamanda bir medrese idi. Derssiz bir günümüz geçmezdi. Bıkmadan usanmadan bizim temel dini konularda yetişmemizi takip ederdi. 1980’lerde iki odası olan toprak evimizin bir köşesine ayaklı bir yazı tahtası yaptırmıştı. Derslerimizin bir kısmında kullandıktan sonra tahtaya her gün bir hadis yazma görevini bana vermişti. 1001 hadis kitabından her gün tahtaya bir hadis yazar, ziyarete gelen komşulara da okumamı isterdi.

EKLENDİ

:

Tarih kralları, padişahları, zenginleri, müstekbirleri kendi dönemlerine hapseder. Yaşadıkları ile yaptıklarının etkisi kendi dönemleri ile sınırlıdır.  Gün geçer, zaman geçer, unutulurlar. Kendilerinden ya bir mezar taşı kalır veya kalmaz.

Toplumlar, değerlerini, ilkelerini, güzellikleri yaşayarak, yaşatarak, anlatarak sürdürebilirler. İslami terminolojide bu husus genellikle “emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker” veya daha kısa bir şekilde “davet” şeklinde ifade edilir.

“Davet, yalnız İslam toplumunun değil, tüm insanlığın bekasıyla yakından ilgili bir faaliyettir. Her ümmetin tanındığı bir meziyeti vardır, İslam ümmetinin de tanındığı en önemli özelliği, insanları hayra ve güzelliğe davet etmesidir. İslam ümmeti bu özelliğiyle en hayırlı ümmet olma vasfına sahip olmuştur.” Bu ifadeler merhum hocamızın “Ömür Boyu Davet” kitabının girişinde yer alan bir paragraftır.

Hayatı, mefkuresi, derdi, tasası davet olan bir zattı. Sohbetlerinde, derslerinde Kudüs’ün, Endülüs’ün, Sicilya’nın davetle kazanıldığını, bu anlayışın kaybolmasıyla da olanların olduğunu hep hüzünle dile getirirdi.

Tefsir alanında akademik kariyer yapmış, Doç. Olmuş ve devamına ömrü vefa etmemişti. Medrese kökenli olduğu için alanı dışında Arap Dili Edebiyatı, Hadis, Tefsir ilimlerinde yetkin idi.

Rahmetli hocamızın, dini salabeti ileri seviyede idi. İslamın güzelliklerini yaşamaya, paylaşmaya, anlatmaya, haykırmaya çalışan bir zattı. Bununla oturur, bununla kalkar, bununla yaşar, bununla uyurdu. Her zamanki anlayışı; doğru olanı yapmak, inandığı değerleri yaşatmak, fakir ve mazlumun yanında olmaktı.

Batman ve Mardin’in tanınmış hocalarından özel dersler aldı. Konya İlahiyat fakültesinden mezun oldu. Bir müddet vaizlik ve müftülük yaptıktan sonra vefatına kadar Van Yüzüncü yıl Üniversitesinde Hoca olarak görev yaptı.

Üniversitede görevli iken, vaaz, irşat, tebliğ hizmetlerini hiç aksatmadı. Her cuma günü  şehrin farklı bir camisinde vaaz ederdi. Önemli bir rahatsızlık ve meşguliyeti olmadığı sürece cuma günlerinde kürsüde vaaz ve hutbe vermekten geri kalmazdı. Hatta cuma günü seyahat etme durumunda kaldığı zamanlarda namazdan bir iki saat önce konaklayacağı yerde bir camiye gider, hoca efendiyle tanışır ve vaaz ederdi. Sık sık seyahat ettiği Van-Batman arasında vaaz ettiği camileri sonradan öğrendim. Yol güzergahında bulunan Tatvan, Baykan, Ziyaret ilçelerinde vaaz ettiği cami cemaatiyle tanışma imkânım oldu.

28 Şubat’ın kasvetli günlerinde öğretim üyesi olduğu halde o zamanlar akredite olmamış vakıfların çoğuna giderdi. Hatta arkadaşlarından bu sıkıntılı günlerde temkinli olması gerektiği tavsiyesinde bulunanları yadırgar ve asıl bu günlerin mutlaka değerlendirilmesi gerektiğini söylerdi.

Kendisini davet eden her öğrenci evine, her sivil toplum kuruluşuna gidip, irşad ve tebliğ görevini yerine getirirdi. Uzun yıllar ikamet ettiği Van’da sadece “davet” hassasiyeti ile günlük düzenli sivil dersleri vardı. Onun ifadesiyle Allah’ın dinini anlatmak için davet edildiği her yere gitmesi sorumluluk gereği idi. Kar, kış, uzaklık onun gitmesine engel olmazdı. Hiçbir beklentisi olmadan davet edildiği her yere giderdi. İrşat ve davet amaçlı bir daveti geri çevirdiğini hatırlamıyorum. Zamanını ayarlar icabet ederdi. Allah ona vaktin bütün bereketini ihsan etmişti.

Bir gün bitkin bir sesle beni aramasını hiç unutmam. Meğerse eski bir öğrencisi onu Trabzon’un bir ilçesinde konferans vermek üzere davet etmiş o da tereddütsüz Van’dan Erzurum’a, oradan da benim de adını unuttuğum ilçeye geçmek üzere aktarmalı bir şekilde  yola koyulmuş. Erzurum’dan yola çıktıktan sonra davet eden zat onu karşılamaya gelememiş. Otogarı olmayan küçük ilçenin ıssız bir yerinde yalnız kaldığında bana buralarda kalabileceği bir yerin olup olmadığını sormuştu…

Van ve Batman’da yayın hizmetlerini sürdüren Van TV ve Kanal 72 televizyonlarında ve birkaç radyoda program yapmayı sürdürdü. Her birine kendi imkanları ile giderdi. Birçok kez bir program için Van’dan Batman’a gidişini çok iyi hatırlıyorum. Özellikle Van’ın soğuk kış gecelerinde sıkıntılar yaşardı. Karşı taraf programı sonlandırmayıncaya kadar o gitmeye devam ederdi. Programda izleyenlere verilecek hediyeleri  de kendisi temin eder ve hak edenlere de kendisi takdim ederdi.

TRT- Şeş’in yeni adıyla TRT Kürdi’nin yayın hayatına katılmasıyla, orada yaklaşık üç yıl boyunca program yaptı, hizmet ve irşad faaliyetlerini buradan sürdürdü. Buranın imkanları iyi idi. TRT Şeş’in tanıtımına ve dini programların izlenmesine büyük katkısı oldu. Program yaptıktan sonra sık sık “Ya Rabbi Senin dinini milyonlara tebliğ etmeyi bana nasip ettiğin için sana sonsuz şükürler olsun” derdi. Her programına büyük bir hizmet heyecan ve coşkusuyla çıkardı.

Rahmetli Hocamız, ömrü boyunca dedemden öğrendiği, “Bir köyde yaşayan beş mü ‘mine bir-iki ayet ve hadisi tebliğ etmen benim indimde mebus olmandan daha sevimlidir” şiarıyla hareket etti. İlim öğrenmenin, öğretmenin dünyanın en büyük mertebesi olduğu ilkesi ile hareket ederdi. Bu şiarla yaşadı, bunu anlattı. Çocuklarına bu bilinci anlattı, benimsetti.

Hayatı irşat ve tebliğ idi. Bütün insanlara, hatta bütün insanlığa ilahi mesajı iletmeyi kendisine bir görev bilirdi. Tebliğ ve irşattan büyük haz ve memnuniyet duyardı. Daha gençlik yıllarından itibaren bu hizmet aşkını benimsemişti. İlahiyat talebesi iken yaz tatilinde Süphan dağı eteklerinde yaylaya çıkan göçerlere fahri imamlık yapardı. Çadırlarda çok iptidai şartlarda onlara heyecanla vaaz etmesini, derslerini hayal meyal hatırlarım.

İlahi tebliğ ve irşadın büyük sorumluluk ve yükümlülük olduğunu en derin hücrelerine kadar hissetmişti. Sık sık, “Ah dini bilgileri yüklenip onu aktarmayanlar ah” cümlesini tekrarlardı.

Halk arasında “Mum dibine ışık vermez” atasözü yaygındır. Fakat o uzaklara ışık olduğu gibi, akrabalarına, çocuklarına da ışık olmayı ihmal etmezdi. Refikasına Kur’an-ı Kerim’i ve ilmihal bilgilerini o öğretmişti. Kız-erkek fark etmeksizin çocuklarının ilk hocasıydı. Çocukları için ev aynı zamanda bir medrese idi. Derssiz bir günümüz geçmezdi. Bıkmadan usanmadan bizim temel dini konularda yetişmemizi takip ederdi. 1980’lerde iki odası olan toprak evimizin bir köşesine ayaklı bir yazı tahtası yaptırmıştı. Derslerimizin bir kısmında kullandıktan sonra tahtaya her gün bir hadis yazma görevini bana vermişti. 1001 hadis kitabından her gün tahtaya bir hadis yazar, ziyarete gelen komşulara da okumamı isterdi.

Hayatını, toplumu sahih İslam’a göre dönüştürme idealine adamıştı. “Cenab-ı Hakkın aracılığınız ile bir kişiye hidayet nasip etmesi sizin için kırmızı develerden daha hayırlıdır” nebevi düsturunu temel ilke kabul edinmişti.

Sık sık programlara çıkan, birçok insana hitap eden, aynı zamanda üniversitede ders veren birinin sürekli olarak okuması kendini yenilemesi gerekiyordu. Bilgilerin tekrarının bıkkınlık getirdiğinin farkında idi. Bunu da her zaman dile getirirdi.

Neredeyse ailesinin ihtiyaçlarına yetecek miktarın dışındaki parasını kitaba ve irşat hizmetlerine ayırırdı. Kendisine yetecek, dışarıdan kitap aramasını istiğna ettirecek zengin bir kütüphanesi vardı. İrşat ve davet dışındaki zamanının kahir ekseriyetini burada geçirirdi.

Doğuya, batıya, umreye, Avrupa’ya görevli veya seyahat için yaptığı bütün yolculuklarda valizlerinde çocukları ve ailesi için getirdiği tek değişmez hediye kitap idi. Kitap en yakın dostu, kainatın en güzel hediyesi idi onun için.

Rahmetli Abdulcelil Candan Hocamız, okumayı, okutmayı, öğrenmeyi ve öğretmeyi hayatın en güzel nimeti olarak değerlendirirdi. Onun en vazgeçilmez değeri kitapları idi. İmam-Hatip yıllarından itibaren gününün 8-10 saatini kitaplarla geçirirdi. Kitaplar onun en yakın dostu ve arkadaşı idi. Yolculukta, arabada, uçakta, misafirlikte yanına aldığı kitapları mütalaa ederdi. Seferde okuyacağı kitapları ayırırdı. Uzun seferlerinde bir iki kitap bitirirdi.

Metin ve şerhleriyle birlikte bütün hadis külliyatını okumuştu. Muazzam derecede Kur’an ve hadis ilimlerine vakıf idi. Temel fıkıh ve tefsir kaynaklarının önemli bir kısmını okumuş ve kendine göre notlar çıkarmıştı.

Çağdaş alimlerden Muhammed Gazzali, ve Yusuf Karadavi’nin neredeyse bütün kitaplarını temin etmiş ve her birini not alarak okumuştu.

İslam aleminde neşredilmiş yayınları takip eder ve beğendiği kitabı bir şekilde temin ederdi.

Eğer caiz olsaydı kabrime birkaç kitap konulmasını isteyecektim demekten kendini alamayacak kadar kitap aşığı idi.

Şehirlerde uğradığı esas yerler kitapçılardı. Kitapçılarla çok güzel diyalog kurar ve onlarla iyi dost olurdu. Sık ziyaret ettiği kitapçılarda hangi kitapların olduğunu neredeyse kitabevinin sahibinden daha iyi bilirdi.

Rahmetli Hocamız, yenilenmekle-yerli kalmak, kendi olmakla-yenilenmek, klasik ile güncellik arasındaki çizgiyi çok iyi keşfetmişti. Kadim kaynakları çok severdi. Eski olmadan var olunamayacağının farkında idi. Ama yenilenmeden de söz sahibi olunamayacağını çok iyi biliyordu. Yeni bir çağda yaşanıldığına göre onun gereksinimlerinin de elzem olduğunu her zaman ifade ediyordu.

Birçok insana kitap sevgisini, İslam’ın hakikatlarını, kardeşlik hukukunu, Hz. Peygamberin kutlu yolunu, o öğretmişti. Geriye birçok eser ve yayın bıraktı. Eserleri sadaka-i cariye olarak okunup dağıtılmaya devam etmektedir.

Rabbu’l-alemin onu çok sevdiği Peygamberine, Ashabına, salih insanlara, şehitlere sevdirsin. Onlara komşu ve karin eylesin.

Bu fani dünya hiç kimseye yar ve mekân olmadı. Hiç kimseyi barındırmadı. 1956 yılında geldiği bu dünyadan 08.10.2012 yılında dar-i bekaya intikal etti.

Nice salih ve alim insan bu dünyadan gelip geçtiler. Her fani gibi, Rahmetli hocamız da bu dünyada belirlenen ömrünü yaşayıp veda etti.

Önemli olan, her faninin hoş bir sadâ bırakması değil mi?

Ey hocamız, Allah, Melekler ve bütün hazirun şahit olsun ki “Sen hoş bir sadâ bıraktın” “Ruhun şâd olsun” “Sen hoş bir sadâ bıraktın” “Ruhun şâd olsun”

“Mekanın cennet olsun.”

Çok Okunanlar