Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Ruh Kırgınlığı – Velakin İnsanız, Vazgeçemeyiz

Kulaklar çınlamaya başlamıştır umarım. Bir garip kişi, insanı anıyor, bu yazı insanlığı arıyor. Gariplikler ağına takıldığını bilmeden, hayalleri parlayan şeylere feda ettiğimizi anlamadan yaşayıp gitmek nereye kadar sürecek? Bulmak istediğimizle, karşımıza çıkanı; arzuladığımızla kabullenmek zorunda kaldığımızı; bir yumruk darbesiyle tadından parçalanan kabuklu soğanın glikozlu baklavadan daha tatlı olduğunu; çift tırnak mavili mesajların gönülden söylenmiş ‘âh’tan daha iç acıttığının farkını hangi vakit anlayacağız. Yahut anlamayıp yaşam denen yolculukta körü körüne değil sağır hiç değil de gördüğünü, duyduğunu, bildiğini daha da fenası hissettiğini düşünen ölüler olarak mı bitireceğiz.

EKLENDİ

:

Zalime mi kalsın hakikaten şu yalan dünya. Bir bilsen ah bir bilsen de şunca lafa söze ihtiyaç kalmasa.

Ama umduğumuzla olan örtüşmüyor. Örtüşse ummazdık. Olsaydı yazmazdık. Bir şeyler tam da bizim istediğimiz gibi gitmiyor. İnsanlar nerede durması gerektiğini bilme gayretinde değil. Zaten üzerinde durulacak güvenli bir zemin kaldı mı? Gökyüzü kıskanılası bir arınmayı sağlayacak damlaları boşaltmıyor sanki. Doğruluk kişisel çıkarların oldukça uzağında kabul ediliyor. Bundan bir doğru çizemiyoruz insanlığı birleştiren. Yanlışlar nimetin yanı başında. Utanır olduk bizi örten, doyuran, keyiflendiren şeylere nimet demekten. Sahi nimet neydi? Bir şekilde her yol mübahtır diyerek elimize geçen, gözümüzün gördüğü gönlümüzün ulaştığı mıydı? Yoksa Leyla’nın Mecnun’u kadar bağlı, annelerimizin elleri kadar temiz, cebimizi delmeyecek kadar helal değil miydi? Ruhumuzu temizleyecek gök nerede? Kim ne zaman kaybetti dürüstlüğü? Hangi uğurda yanlışın tuzağına kapıldık bile isteye? Çöllere düşmesin varsın, delinecek dağ zaten kalmadı, kırk düğmeli gömlekler bir düşüydü zihinlerin. Mecnunlar, Ferhatlar nerede. Nerede yazgımızı anlatacak hikâyeciler?

Bitmez sorular. Cevaplansın istediğimiz bizi tanımlayan şeylerin sıralanmasıdır. Dünyada olmanın, bir arada olmanın, insan olmanın koşulları sıralanabilseydi zaten bilirdik hangi sınırların bizi bölmekten çok yakınlaştırdığını. Nerede durulması gerektiğini. Çizgilerin kaldırılma lüzumu hâsıl olan, bizi bölen, parçalayan değil kişisel haklarımızı koruyan zırhlar olduğunu.

Alt alta, yan yana sıralamakta zorlandığımız belki biraz her birinin oldukça uzağındayız diye utandığımız sıfatlarımız kaybolup gitmiş. İnsanlığımız hangi kursakta takılı kalmış, midenin hangi köşesinde yüreğimizi sıkıştırıp durmakta. Eyvah ki eyvah.

Ah, o kendi kendimize bile duyurmaktan çekinir olduğumuz aciz kelimeler. Kahrı artırmaktan başka ne işe yarıyorlar ki artık. Neyin adını ansam o değilim bilirim. Bir ruh kırılması hissettiğimiz. Öyle demişti bir derviş, “kazı toprağı, kuyular kapandı hırslarla, hiç değilse saklanacak bir çukur bul kendine”

Saklanırsak kurtulur muyuz? Saklanırsak durulacak yerlerin oluşumu için evrene yeterli süreyi tanımış olur muyuz? Ait olmadığımız, benliğimizi bölen her şeyden uzaklaşır mıyız? Oysa “insan insan derler idi/insan nedir şimdi bildim/can can deyü söylerlerdi/ben can nedir şimdi bildim” demişti on altıncı yüzyılın Bektaşi önderlerinden Muhyiddin Abdal.

Kulaklar çınlamaya başlamıştır umarım. Bir garip kişi, insanı anıyor, bu yazı insanlığı arıyor. Gariplikler ağına takıldığını bilmeden, hayalleri parlayan şeylere feda ettiğimizi anlamadan yaşayıp gitmek nereye kadar sürecek? Bulmak istediğimizle, karşımıza çıkanı; arzuladığımızla kabullenmek zorunda kaldığımızı; bir yumruk darbesiyle tadından parçalanan kabuklu soğanın glikozlu baklavadan daha tatlı olduğunu; çift tırnak mavili mesajların gönülden söylenmiş ‘âh’tan daha iç acıttığının farkını hangi vakit anlayacağız. Yahut anlamayıp yaşam denen yolculukta körü körüne değil sağır hiç değil de gördüğünü, duyduğunu, bildiğini daha da fenası hissettiğini düşünen ölüler olarak mı bitireceğiz. Kaybın farkında değiliz ki. Hangi refleks bizi insanlığa getirecek? Cevaplayamayız fakat şimdi kulak kesiliriz bu “ben” davetine. Davete icabet şanındandır kişinin, ayak uçlarımız uyuşmuşsa çözülmeye başlar, bir yolunu bulur adımlar. Bakışlar uzanır ufuktan doğan kendimize. Durduk yere dertlenmediğimiz çıkar ortaya.

kendisinde buldu bulan

bulmadı taşrada kalan

canların kalbinde olan

inanç nedir şimdi bildim

ayan nedir pinhân nedir

nişan nedir şimdi bildim

Siz de bildiniz mi şimdi neyi aradığımızı. Bulutlardan habersiz yağmurun, uçsuz bucaksız boşluktan habersiz dalları titreten rüzgârın hasreti dinmez. Denizi bilmeyen balıkların susuzluğu, kuşların mekâna mahkûmiyeti gibi kalmayalım. Geç kalmadan bilelim, şimdi hatırlayalım, bilelim insanlığımızı. Velakin insanız, vazgeçmeyelim.

Edebiyat

Yunus Emre Divanı’nda Berceste Beyitler

EKLENDİ

:

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Köy Odaları ve Çekirge

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

EKLENDİ

:

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

Yine bir gün, köyümün köy odasından ve “imece” gibi bazı güzel geleneklerinden, arkadaşım Murat’a bahsedince; “Benim de çocukluğum köyde geçti, bazı şeyleri ben de özlüyor, senin gibi yâd ediyorum, gel farklı bir şey yapalım” dedi. Merakla; ”Hayırdır Murat, maziye yolculuk mu düşünüyorsun yoksa” dedim. “Öyle bir şey abi. Çarşamba günü köye gidelim, bizim arada bir kullandığımız, şark odası formatında odası da olan bir evimiz var, arkadaşlara da haber verelim, bu geleneği canlandıralım.” Format tartışıldı, kararlar alındı, duyurular yapıldı. Çarşamba günü gelince biraz meyve ve kuruyemişle, tabii semaversiz olmaz, eksi yirmi derecede, karlı bir havada Muratların köy evinde toplandık. Benimle on bir kişi olduk.

Herkes yerini alınca, Latife ile Mahmut; “Yıldırım ağa bugün gündemde ne var?” diye sordu. Demek ki en yaşlı bu fakiri gördüler ve oturum başkanlığını bana tevdi ettiler böylece. Diğer arkadaşlar da baş göz hareketleriyle bu görevlendirmeyi tasvip edince, şöyle dedim: “Arkadaşlar madem yetkiyi bana verdiniz, Yakup çayımızı hazırlayadursun, Selami sen bir aşır oku, sonra Muhsin, bir kıssa sen anlat, İbrahim, bir kıssa sen anlat! Müsaade ederseniz bu fakir de size bir dizi anlatsın. Cüneyt, senden de bir uzun hava bekliyoruz. Necmi ney ile eşlik etsin, gerisi de size kalmış, cümbüş başlasın, Sadullah, sen de sobayı odunsuz bırakma, bizi üşütme oğlum.

Selami’nin okuduğu aşırdan sonra Muhsin sözü aldı: “Arkadaşlar, duyduğumuza göre eskiler köy odalarında toplanır cenk okurlarmış, ben cenk bilmem size Ebu Dücane’yi anlatayım. Ne de olsa öğretmeniz. Efendimiz (sav), Uhud Savaşı öncesi, kılıcını sahabe-i kirama göstererek; “Bu kılıcın hakkını kim verir?” dedi. Oradakiler sordular:

– “ Ya Rasulallah bu kılıcın hakkı nedir?”

– “Kılıç kırılıncaya veya şehit oluncaya kadar savaşmaktır” buyurdu.

– “Ben veririm Ya Rasulallah!” diye bir ses duyuldu. Ses duyuluyordu ama sesin sahibi gözükmüyordu. Sesin sahibi Ebu Dücane’ydi. Kısacık boyu ve çelimsiz bedeniyle kalabalığın içinde kaybolmuştu. Efendimiz sanki duymamış gibi tekrar sordu. (Belki de duydu da hakkını veremez bu çelimsiz bedenle diye düşünmüş olabilir.)

İkincide de Ebu Dücane‘den başkasından ses çıkmadı. Üçüncü defa yine sordu. Yine sadece Ebu Dücane: “Ben veririm Ya Rasulullah!” deyince, Efendimiz; “Gel ya Eba Dücane!” dedi ve kılıcını onun beline taktı. Kılıçla beraber, bir ileri bir geri göğsünü gere gere yürüdü, boyunun kısalığından kılıcın ucu neredeyse yere sürtüyordu, tabiri caizse havayla karışık bir volta attı. Sahabeden bazıları dediler ki, Ya Rasulallah Ebu Dücane’ye ne oluyor, bu yaptığı kibir değil mi?”

Efendimiz: “Hayır bu kibir değil, o kılıcı taşımanın vakarıdır” buyurdu.

Peygamber kılıcını taşımanın verdiği sevinçle şiirler söyleyerek düşman saflarına daldı, kahramanca savaştı. Müslümanların büyük sıkıntılara düştüğü sırada paniğe kapılmayıp Hz. Peygamber’in etrafında toplanan otuz sahâbiden ve onun için ölüm biatı yapan sekiz kişiden biriydi Ebû Dücâne. Hz. Peygamber’in dişinin kırıldığı ve etrafının sarıldığı bir sırada, vücuduyla bir kalkan gibi onu korudu. Birkaç düşmanı daha öldürdü ve şehit oldu. Efendimizin kılıcının hakkını vermenin mutluluğu ile fani dünyaya veda etti.

Hz. Peygamber ona, “Allah’ım! Hareşe’nin oğlundan ben nasıl razıysam sen de razı ol” diye dua etti” dedi, sanki bir şeyler daha diyecekmiş gibi dudaklarını titretti, diyemedi ve birden sustu.

Uzunca bir sessizlik oldu, hemen herkes Ebu Dücane’ye gıpta etti. Aslında kimse konuşmak istemiyordu ama ben konuşmak zorundaydım. Program akışına göre sıra İbrahim’e gelmişti, “Hadi bakalım İbrahim söz sende” dedim.

İbrahim kısa bir susma taksiminden sonra, kısık bir sesle; “Muhsin kardeşimiz, bizde konuşacak mecal mi bıraktı, ben bir daha ki sefer size Abdullah b. Mesud’u anlatayım inşallah. Bugün beni mazur görün” dedi.

“Arkadaşlar İbrahim haklı ama vakit henüz erken, ben size bir diziyi ve dizinin kahramanını anlatayım da kasavetimiz dağılsın biraz” diyerek 1978’lerde izlediğim ve bende derin izler bırakan diziyi anlatmaya başladım.

“Zulüm üzerine kurulduğundan olsa gerek ABD diye bilinen ülkeyi de insanlarını da sevemedim. Tabii tövbe edip hakikati ikrar edenler müstesna. Kristof Kolomb yolunu kaybetmiş, bilmeden yeni kıtaya çıkmış ve böylece hayatta kalmayı başarmış. Kolomb’un çıktığı bu kıtada yetmiş beş milyon Kızılderili yaşıyormuş. Sonrası malum, dünya nüfusu sürekli artarken Kızılderili nüfusuysa sürekli azalmış ve beş milyona kadar düşmüş. Nasıl ve neden düştüğü herkesin malumudur. Anlatacağım dizi bu birleşik ülkede çekilmiş. Çocukluk yıllarımda Kung-Fu diye bir dizi izlememiş ve bu dizinin başrol oyuncusu Çekirge’yi tanımamış olsaydım bu vahşi ülkeden bahsetmezdim.

David Carradine diye bir adammış çocukluğumda hayranlıkla izlediğim Kung Fu dizisinin Çekirge’si. 1972-1975 yıllarında çekilmiş ödüllü bir Amerikan dizisiydi.

Şimdi ilham konusuna gelelim. İmam Hatip Lisesi üçüncü sınıf öğrencisiydim ama kalbim ve eylemlerim arasında uyumsuzluk vardı. İbadetlerin tam tadını alamıyor, Cuma namazına bile gidip gitmemekte tereddüt ediyordum.

O günleri yaşayanlar bilir, dinî konuların ana gündemlerinden biri de ‘Türkiye’de Cuma namazı kılınır mı kılınmaz mı?’ konusuydu. Ben de kâh Cuma kılanlardan taraf oluyor cumaya gidiyorum, kâh ‘Cuma kılınmaz’ diyenlerden taraf oluyor cumaya gitmiyordum. Ne var ki ikisi de beni mutlu etmiyordu. Cuma’ya gidiyorum, hutbe konularına bakıyorum “Yok arkadaş böyle Cuma namazı olmaz” diyorum. Haftaya cumaya gitmiyorum, cumaya gitmeyenlerin arasına da kendimi yakıştıramıyorum, hatta utanıyorum. Soranlara da izah edemiyordum.

Yine böyle bir Cuma gününe yakın bir günde hayranlıkla Kung Fu dizisini izliyordum. Çekirge amcasının kayıp oğlunu bulmak için sürekli seyahat ediyor; tabii bu seyahatleri sırasında sürekli başına işler geliyor; kavgalar, yol kesmeler, eşkıyalar vs… Çekirge başına bir iş geldiğinde harekete geçmeden önce oturuyor, gözlerini kapatıyor ve kendine “Ey Çekirge!” diye seslenen hocası Po’nun o gibi durumlarda ne yapılması gerektiğini anlatan derslerini hayal ediyor, tefekkür ediyor. (Bugünkü anlayışıma göre rabıta yapıyor.) Hocası; “Ey Çekirge! sana toplu saldıran olursa şu hareketleri yap!” diyor, gözünü açıyor, o hareketleri yapıyor ve kurtuluyor. Başka bir zaman “Sana silahla saldırırlarsa şu hareketi yap!” diyor, gözünü açıyor o hareketi yapıyor ve yine kurtuluyor. Dizi böyle devam ediyor.

Kendi kendime dedim ki: ‘Benim de Çekirge’nin hocası Po gibi bir hocam olsa, ona sorsam, “Hocam Cuma namazına gideyim mi, gitmeyeyim mi?” o da “Git” derse giderim, “Gitme” derse gitmem. Bu olay benim ilham kaynağım oldu ve hoca aramaya başladım.

Her arayan bulamazmış ama bulanlar da arayanlarmış.

İmam Hatip müfredatından kazandıklarımı bir televizyon dizisiyle tamamlamış oldum. Ben niyet edince Rabbim de yolumu kolaylaştırdı, aradığımı buldum, darısı tüm arayanlara olsun.

Çekirge o dönem bana ilham veren bir karakter olmuştu. Bu yüzden merak edip “Kimmiş bu çekirge, acaba Müslüman olmuş mu, tasavvuftan haberi var mı?” diye araştırdım.

Ne var ki bana ışık olan Çekirge’nin, yani David Carradine’nın, verdiği mesajın içeriğinden haberi yoktu. Bana tuttuğu ışık onu aydınlatmaya yetmemiş ve google haberlerine göre de intihar etmişti. 2009 tarihli haberde; “Kung Fu dizisinin çekirgesi öldü. 72 yaşındaki Carradine’nin cesedinin odasındaki gardıropta çıplak ve asılmış hâlde bulundu. Bir polis yetkilisi, oyuncunun intihar ettiğini sanıyorum.” dediği yazıyordu.

Besteci, müzisyen, şarkı sözü yazarı, heykeltıraş ve ressam olan üç çocuklu Çekirge, dünyada mutlu olamamıştı, yazık ki ilham kaynağım ahirette de mutlu olamayacak.

Sözü Cüneyt ile Necmi ye bıraktık. Başka bir köy odası anısında buluşmak üzere inşallah. Allah’a emanet olun.

 

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yağmur

EKLENDİ

:

Gecenin bu saatinde

Durup dinlenmeden

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gece gece yola düşmüş

Nereden gelir nereye gider

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Öyle sessiz ve usulca

Tel tel düşer yerlere

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gelir yeryüzüne misafir

Dereleri nehirleri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Varır yerin kalbine

Çiçeği ekini yeri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Rahmetle canlanır kâinat

Bahar gelir kışa inat

Yağar yağmur

“Allah! Allah!” dedim

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar