Birlikte yaptığımız son kahvaltılar… İş, güç, okul derken herkes bir yana dağılıyor, ben de denk getirebildiğimiz bu kahvaltılarda ne pişirsem diye derde düşüyorum. Kızın üniversitesi açılacak, o gitmeden şu sucuğu da pişireyim, yesin. Oralarda bulamaz, bizim kasabın sucuğu bu, markettekilere benzemez. O gelirken ayrı telaşa düşüyorum ne pişirsem diye, giderken ayrı. Fırında makarna, dolma-sarma yapacaksam yok yapmıyorum, o gelsin ondan sonra. Şimdi giderayak yine listeliyorum sevdiği yemekleri. Annesinin pişirdiğinin tadı, kokusu yokmuş başka yerde. Bunu nimet olarak görüyor, hamd ediyor. Öyle kalabalık bir sofra da yok kahvaltıda; peynir, zeytin, olursa belki şekerli bir şeyler ve çay. Başrol, tavada ne pişerse onun oluyor. İnsanın karnı doyuyor, doyuyor da neyle bilmiyorum. Ben ekmeği bandıra bandıra yer, iyice doldururum midemi. Çünkü bir yemekten beklediğim bu, ne kadar ekmek o kadar doymak benim için. Yaşlandıkça böyle oluyoruz galiba. Sonra çocuklardan da bunu bekliyoruz. Oğlum bitir şu verdiğim ekmeği, kızım ne yedin de doydun? Kaçırıyoruz, kaçırıyoruz da fark etmiyoruz sanki. Bu kız yıllarca bu evde yaşadı, yedi, içti. Hiç yemeğe bu kadar düşkün olduğunu görmedim ben. Çok da yemiyor hani, bazen ekmek yediğini dahi görmüyorum, kızıyorum. Annesinin yaptığı yemeğin tabağında olması yetiyor ona; yese de, yemese de. Düşünüyorum da gittiği yerlerde herkes için yapılan neyse o geliyor önüne. Sıcak yemek istiyor biliyorum ama bunun, yemeğin ısısıyla bir ilgisi yok. Gönlünü ısıtan biriyle paylaşmıyorsa yese de doymuyor. Yediği, hayatta kalmak için mideye giren besinden başka bir anlam ifade etmiyor. Kocaman yüreğine, kocaman aşlar arıyor.
O günden sonra ona olan kırgınlığım hiç geçmedi. En yakını bile olsa insan, çizdiği sınırı ezeni affedemiyor. Mahcubiyet göreceğime dair en ufak bir umudum olsa tamam ama olmayacağını bile bile, içimdeki bu yangını kendi kendime söndürmeye çalışmak çok yordu. Ne demişler; tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış. Yine de tecrübelerim gösteriyor ki ben birini bu kadar çok seviyorsam böyle bir kırgınlığı yaşamam kaçınılmaz. Çünkü onlara oldukları değeri değil, kendi biçtiğim değeri veriyorum. E tabii haliyle kendimi dolandırmış oluyorum. Bugün denk geldik bir yerde. Aynı ortamlarda bulunduğumuzda kendimi savunma mekanizması olarak bulduğum, uzak durma yöntemini kullanıyorum. Fiziki bir uzaklık değil, tam tersine varlığını umursamamazlıktan gelip yanımda olsa da onu önemsemiyorum. Asıl uzaklığım, olabildiğince diyaloga girmemek veya göz teması kurmamak oluyor. Ben tavşanım, kendimi o dağın altında kalmaktan ancak bu şekilde koruyorum. Yine uzak duruyorum. Onunla herhangi bir tartışmaya girmemek beni ne kadar rahatlatsa da bir gün kalabalık bir ortamda geçmişten bir anımızı yâd etti. Kıymetim bilinse dünyaları sereceğim önlerine. Sererdim, farkında değil ama galiba bundan sonra öyle anılarımız olmayacak. Ben bile ona değer vermeyi özleyeceğim ama onun haberi olmayacak. Uzak duruyorum. Yine de gözlemlemekten, her hareketine dikkat etmekten kaçınamıyorum. Senelerce biriktirdiğimiz zamanın, yediğimiz içtiğimizin hatırı var. İnsan gurbette olunca güvenebileceği çok kişi olmuyor. Yıllardır tanıdığı kişilere daha çok sarılıyor bu yüzden. Zaten uzaklarda insanlar da soğuk, yemekler de… Tutunamadığım, ait olamadığım, alışık olmadığım bir şeyler var. Beni ben yapan, orda inşa ettiğim ben mi yoksa doğduğumdan beri bana inşa edilen mi bilmiyorum ve hep bu ikilemde kalıyorum. Orada edindiğim her şeyin gitme ve bitme potansiyeli olduğunu düşünüyorum. Ve bu yüzden oraya giderken götüremediklerime daha çok ihtiyaç duyuyorum sanırım. Sonra bu inşaattan yorulmuş vaziyette memlekete dönüyorum. İşte sofra kuruluyor; yemekler, eller, annemin elleriyle yapılanlar… İsteyerek yaşatacağı hiçbir gidiş ve bitiş olmayan annem. Onun yemekleri demek, o hâlâ burada demek.
Her günün tek büyük derdi galiba: Ne pişirsem? Sordum kıza, etli kuru fasulye dedi. Oh, yeter ki yemeğin ismi konsun, hemen yapmaya koyuldum. Koca bir tencere yemek yaptım ki doya doya yesin. Sofrayı hazırladık, yedik içtik derken bugünkü yemek faslı da tamamlanmış oldu. Tencereyi götürürken gördüm, yemeğin yarına da kalmış olması çok rahatlattı çünkü yeniden ne pişireceğimi düşünmek zorunda değildim. Isıtırım yarın da yeriz ne olacak. Bir kahve içelim sonra bulaşıkları kaldırırken onu da dolaba kaldırırım. İki sade bir orta kahve yaptı kız. Babası da sadeye alışsın, cezveye sonradan şeker ekleme zahmeti olmasın diye uğraşıyor ama ikna edemiyor. Yanına erik kompostolarından da ekleyince bu kahve faslı bayağı bir tören oluyor bizim için. Ondan bundan konuşurken içtik kahveleri. Girdim mutfağa, ben tencereye baktım tencere bana. Bu koca tencere sığar mı dolaba? Yok, zaten içindeki yemek azaldı, başka bir kaba geçirsem daha iyi olur. Durdum. Her zaman yaptığım bu eylem, her zamanki gibi basit gelmedi. Kocaman tencerede, kocaman aş yoktu. Kalan yemek için daha küçük bir kap bulmalıydı. Çağırdım benim kızı. Ah kızım benim, hadi bakalım dedim. Kalan yemeği uygun bir saklama kabına alıver, sonra da yanıma gel. Senin kocaman yüreğini de aşına göre küçültmemiz gerek.
