Bizimle İletişime Geçin

Kavram

Salihat/Hasenat

EKLENDİ

:

Salihat kalemdir, hasenat silgi.

Salihat hedeftir, hasenat yol.

Salihat amaçtır, hasenat araç.

Hasenat başlangıçtır, salihat akıbet.

Hasenat tali yollardır, salihat ana yol.

İman her daim salihatı emreder.

Kur’an-ı Kerim’de imanla beraber salihat yüzlerce ayette birbirinin tamamlayıcısı olarak zikredilmektedir.

Ve salihat mutlak bırakılarak insanın havsalasının genişliğine ve özgünlüğüne/özgürlüğüne kıymet verilmiştir.

Muhakkak ki iyilikler, kötülükleri ortadan kaldırır.” (Hud, 11/114) ayetiyle Yüce Allah hasenatın silgi, salihatın kalem olduğunu işaret etmiştir.

İmanın bir tarifinde hasenat ve salihat şöyle tarif edilir;

İmandan sonra en mühim ve en lâzım âmâl-i salihadır. Salih amel ise maddî ve mânevî hukuk-u ibâda tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın îfa etmekten ibarettir.” (Bedizüzzaman Said Nursi, Mesnevî-i Nuriye)

Allah’ın emirlerinin yaratılmışlara bakan tarafı salihat, kendisine bakan tarafı hasenattır.

Hasenat için kaynaklarımızda 1, 10, 7, 700 sevap ifadeleri geçer.

Salihat için sınır koyulmamış, kişinin niyeti, ihlası ve samimiyeti gibi binlerce değişene göre Allah’ın takdir edeceği ifade buyrulmuştur.

Bazen günlük kazancın yarısı olan bir avuç hurma, başka bir zenginin 70 deve infakından daha değerli olabilir salihatte.

İslam’da yol salihattır, sefer salihattır, hicret hep salihatadır.

Mazluma dinini sormadan yardım etmek, zalimin zulmüne engel olmak salihattır.

Acilde çalışan hekimin bekleyen hastası varsa, namazının farzını (hasenat) en hızlı şekilde ifa edip, hastalarını tedaviye yönelmesi salihattır.

Biz seferden (salihat) sorumluyuz, zafer (hasenat) Allah’ın lütfudur.

Salihatler şeairdir, topluma, yaratılmışlara yöneliktir, kul hakkıdır ve daima şahsi farzlardan, bireysel ibadetlerden önceliklidir.

Kavram

Beynimizdeki Kamburlar

Kuluna taşıyabileceği kadar dert veren, verdiği derdin dermanını da veren Yüce Yaratan! Kulunun her halini bir imtihan vesilesi eylemişse, kula düşen imtihanda olduğu bilincini yitirmemek ve derdi verenden başkasına sızlanmamaktır. Yaratan’ın imtihan olarak verdiği dertlere sabır ve şükürle mukabelede bulunduktan sonra; beynine ve yüreğinde başkaca dertleri misafir etmemektir. Hele misafirlik sınırlarını geçip, dertleri ev sahibi yapmak; beyin kamburu olmaya davetiye çıkarmaktır.

EKLENDİ

:

Ömrü ağır yük taşıyarak geçen yaşlılarımız… Onları iki büklüm yürürken gördüğümüzde, yüreğimiz burkulur, içimiz cız eder. Bir fırsatını bulup onların yaşam öykülerini dinlemek, belindeki kamburun hikâyesine ulaşmak isteriz. Aslında onların büyük çoğunluğu detay vermez. Sündüre sündüre anlatmaz. Sadece “Hayat!” der ve susar. Gözleri ufka dalar, gözleriyle konuşur onlar. Yaşadığı yokluğu, kıtlığı, zorlukları hayata dair, şikâyet sebebi yapmazlar. En fazla “O zamanlar öyleydi” derler.

Yürürken zorlanırlar, bazen nefes almakta güçlük çekerler. Durup dinlenmeleri gerekebilir. Ama kamburları ile barışıktır onlar. Çünkü bu fiziksel bir durumdur. Yaşadığı hayatın bir armağanı olarak kabul ederler. Ve her hallerinde şükür vardır. Hâl ehlidir, o güzel insanlar.

Belinde kambur olanları gördük ama beyninde kambur olanları pek görmedik. Beyin kamburlarını, görmemiz pek mümkün de değildir aslında. Çünkü fiziksel bir durum değildir. Gözle görünmez onlar. Beyninde kambur olanları anlamak için biraz hâl ehli olmak gerekir belki de. Anlamak için gözlerine bakmak hatta gözlerinin ardına bakmak gerekir.

Sözünü ettiğimiz kamburlar, tıbbî anlamda rahatsızlıklar değil elbette. Hekime başvurulması ve hekimin tavsiyeleri doğrultusunda hareket etmeyi gerektiren hastalıklardan söz etmiyorum. Sözünü ettiğimiz kamburlar, özellikle beynimizde oluşturduğumuz kamburlar, ömür törpüsü yürek yüklerimiz var ya… İşte onlardan bahsediyorum.

Kuluna taşıyabileceği kadar dert veren, verdiği derdin dermanını da veren Yüce Yaratan! Kulunun her halini bir imtihan vesilesi eylemişse, kula düşen imtihanda olduğu bilincini yitirmemek ve derdi verenden başkasına sızlanmamaktır. Yaratan’ın imtihan olarak verdiği dertlere sabır ve şükürle mukabelede bulunduktan sonra; beynine ve yüreğinde başkaca dertleri misafir etmemektir. Hele misafirlik sınırlarını geçip, dertleri ev sahibi yapmak; beyin kamburu olmaya davetiye çıkarmaktır.

Güzel insan, hatta yedi güzel insandan bir insan… Cahit Zarifoğlu’nun ifadeleriyle:

Burası dünya!

Ne çok kıymetlendirdik.

Oysa bir tarla idi;

Ekip biçip gidecektik.

Dünyayı bu kadar dert ettiğimizden beri, dünyalar kadar derdimiz oldu. Hem de varı yoğu dert ettik. Olur olmaz şeylere dertlendik yani. Dertlerimiz bir çığ gibi katmerlendi. Önce beynimize sonra yüreğimize oturdu. Öyle bir oturdu ki, kocaman kocaman kamburlar oluştu. Sonra dertleri unutup, kamburlarımızı dert eder olduk. Dahası olur olmaz insanlara kamburlarımızı gösterip, dert yanmaya başladık. Derdin kimden geldiğini unuttuğumuz gibi, kamburları kendi ellerimizle şişirdiğimizi de unuttuk.

“Gül geç!” diyeceğimiz, “Gör geç!” diyeceğimiz hatta “Görmeden geç!” diyeceğimiz olaylara çoğu zaman gülemedik. Görmesine gördük ama görüp geçemedik. Hele görmeden geçme işini hiç beceremedik. Gördüklerimizi zihnimize kazırken, demir üzerinde kazımaktan beter kazıdık. Sonra silemedik. “Olmuyor, yapamıyorum! Bana yaptıklarını bir türlü hazmedemiyorum!” diye dert üstüne dert yandık. Beynimizdeki kamburları kabarttıkça kabarttık.

Oysa nimetlere, dertlere, kusurlara karşı bakış açımız bambaşka olmalıydı. Tıpkı Yahyalı’lı Hacı Hasan Efendi’nin (k.s) ifade ettiği gibi olması gerekmez mi?

Az nimeti az sanma, kimden geldi ona bak!

Az günahı az sanma, kime karşı ona bak!…

Olaylara, insanlara, kavramlara doğru yerden, doğru açıdan bakmayı ve buna göre tutum geliştirmeyi başarabildiğimiz zaman; kamburların önce esneyeceğini sonra da eriyeceğini görebiliriz.

Her şey orijinali ile daha güzel. Doğal haline yeter olur mu hiç!

Okumaya Devam Et...

Kavram

İman Nedir?

Her çağda ve çağımızda “anlam soru(n/s)u” en önemli soru/n olmuştur. Az çok düşünen her insan, “Ben kimim, niye buradayım, ne olacağım?” gibi soruları kendine sormuş ve oradan bir anlam çıkarmaya çalışmıştır. Çıkarabilmiş midir? Bu tür soruları en çok soran felsefedir ve felsefenin (dün ve) bugün geldiği noktayı felsefe tarihinden az-çok biliyoruz; nihilizm ya da hâlâ arayış.

EKLENDİ

:

İman, kelime anlamıyla emniyet ve güven; dinî anlamıyla Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına, Elçilerine, Âhiret Gününe (=İman esaslarına), Kazâ ve Kadere inanma; Kelamî anlamıyla, İmam-ı A’zam’a göre, söz ile ikrâr, kalp ile tasdik ve âzâ ile ameldir.

İman, insana nasıl güven/emniyet verir? İnanan, inanınca kendini nasıl güvende hisseder?

İman, sadece bir kafa/kalp konforu mudur?

İmanla nasıl bir güven hedeflenir?

Kişi imana ulaşamazsa kalbi/kafası sürekli tedirgin midir?

Bu ve bunun gibi birçok soru imanı ilgilendirir.

Öyleyse iman nasıl “bir şey”dir?

“İman edin! Kurtulun!.” sözü ne anlama gelmektedir? İman etmeyenler niye kurtulamaz?

Bismillah…

Her çağda ve çağımızda “anlam soru(n/s)u” en önemli soru/n olmuştur. Az çok düşünen her insan, “Ben kimim, niye buradayım, ne olacağım?” gibi soruları kendine sormuş ve oradan bir anlam çıkarmaya çalışmıştır. Çıkarabilmiş midir? Bu tür soruları en çok soran felsefedir ve felsefenin (dün ve) bugün geldiği noktayı felsefe tarihinden az-çok biliyoruz; nihilizm ya da hâlâ arayış…

Akılla imana ulaşılabilir mi? Ulaşılamaz diyenler de ulaşanlar da aklı kullanırlar; “aklı olmayanın, imanı yoktur.”, aklı olmayan, imanla mükellef tutulmamıştır.

Akıl, arar, bulur; bulduklarını birbirine bağlayarak, bulduklarının birbirleri ile ilişkisini kurarak çalışır. Akıl, olmayan bir şey ile ilgilenmez, olan bir şeyin ne olduğunu, ne işe yaradığını tespit eder ve varlıkta bir “düzen/hiyerarşi” arar; varlıkları sınıflandırır; maddi-manevi, somut-soyut gibi… Oralarda derinleştikçe ilimleri ortaya çıkarır: fizik, kimya, biyoloji, tıp, tarih, sosyoloji, siyaset, antropoloji, felsefe, astronomi gibi…

İnsandaki düzen arama fikri, insanı düzen kurucuya götürmüştür. Bu düzen kurucular, tarihte, “somut, soyut ya da birçok” olabilmiştir. Antik Yunan’da ve Mısırda, hatta Babil ve Sümer’de her ciddi iş bir Tanrı’ya verilmiştir: yer tanrısı, gök tanrısı, yer-altı, yer-üstü tanrıları, zamanı kontrol eden tanrı (kronos), baş tanrı (zeus), düzen kuran tanrı; tanrılar arasında iş birliği ve uyum sağlayan tanrı (apollon) vb. birçok tanrı, tanrılar panteonunda insanlardan ayrı “yukarıda” yaşar ve aşağıdaki insanlar da onlara itaat eder, kurbanlar sunardı…

İbrâhimî tek Tanrı’lı dinler, insanların ürettikleri tüm tanrıları “birledi” ve bu tanrılar arasındaki kavgaya (kaosa/karmaşaya) son verdi. Bu dinler bilindiği gibi Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm. Yahudilik, sonradan bir kabile dini hâline geldi, evrenselliği kalmadı; Hristiyanlık, teslise “battı” ve Tevhit’ten uzaklaştı; İslâm ise otantikliğini, orijinalitesini koruyor.

Biz burada İslâm’ın imanını ele alacağız.

İslâm, tüm insanları imana çağırır. İslâm’a göre iman, dünya ve ahiret saadetidir ama bu saadetin bir “bedeli ve riski!” vardır. “Bu nasıl söz?” dediğinizi duyar gibiyim; hem imana, emniyet/güven diyeceksin hem de “riskli bir şey” olduğunu söyleyeceksin!

Şöyle: İslâm’a göre her şey Allah’ın yaratmasıyla olmuş/oluşmuştur, insan dâhil. İnsana verilen her şey de Allah’ın ikramı ve nimetidir. İnsan, buraya (bu dünyaya) bir imtihan/deneme için gönderilmiştir; bu dünya geçicidir, kalıcı olan ahiret yurdudur.

İmanı kabul eden, denemeyi/imtihanı/sınavı (sınava girmeyi) kabul eden adamdır.

Diyeceksiniz ki, herkes zaten zorunlu olarak (istese de istemese de) bu denemeye/imtihana girmiyor mu?

İnanan, bu denemeye bilerek giren adamdır; inanmayan ise öylesine giren biri…

Denemeye/imtihana bilerek girmek nasıl olur? Hazırlanmakla… Risk almakla… Kendini sınamaya açık kılmakla…

İnanmayan, inanana göre, telâfi edilmesi daha zor ve daha büyük riskler alır/alıyor.

İnanan, inanmakla nasıl bir risk alıyor?

Rabbinin peşin verdiği şeyleri (malı/canı), O’nun istediği şekilde “elinden çıkarmayı” (vermeyi) göze alarak!

İman, sadece bir kafa/kalp konforu olsaydı mesele yoktu. Bugün biz imanı böyle bir şey gibi algılıyoruz sanki! Hâlbuki iman, uğrunda birtakım fedakârlıkların yapılması gereken bir şey. Dün böyle “algılanmış” ama bugün bu algı “kısa devre” yapmış; ‘zahmet çekmeden rahmete ulaşmak’, ‘armut piş ağzıma düş’, ‘kısa yoldan köşeyi dönmek’ gibi.

Dün (asr-ı saadette) çekilen eziyetler iman eziyetiydi! “Bu sıcakta savaşa mı gidilir?” diyenlere, “cehennem daha sıcaktır!” uyarıları (Tevbe 80), inanmış insana yapılan uyarıydı.

İman bugün bizim cebimizden 10 TL alamadığı gibi, aksine biz inanınca cebimizin daha çok şişeceğini tasavvur ediyoruz! Bugün biz 10 dakikamızı imana (sözgelimi namaza, ilme, hayra vs.) veremiyoruz ama saatlerce lak lak ediyoruz! Uykumuzdan/keyfimizden yarım saati fedâ edip sabah namazına kalkamıyoruz ama inanıyoruz! Eşimizle-dostumuzla mükellef sofralar kuruyoruz, o sofralara (yemeklere) harcadığımız paranın, emeğin, zamanın 1/100 (yüzde birini) bir fakire/garibana harcayamıyoruz! 10 dakika oturup ‘Bu din benden ne istiyor?’ diye merak edip Kitab’ına bakmıyoruz!

Bizim imanımız konfor imanı…

Hâlbuki imanın konforuna; denemeyi/sınavı/imtihanı kazandıktan “sonra” ulaşılacak!

Biz inanınca, kendimizi “kazandık” sanıyoruz!

“İnsanlar, denenip-sınavdan geçirilmeden sadece “iman ettik = inandık” demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?” (29/Ankebut, 2)

Veren, verdiği her şeyle bizleri sınıyor; sınavı kazanırsak çok daha iyisini vermeyi vadediyor.

“ve lesevfe yu’tîke Rabbüke fe terdâ.” “Rabbin sana verecek ve sen de razı olacaksın.” (93/Duhâ, 5)

İman : İnsanın tüm donanımlarına (duyu, duygu, akıl, sezgi, hayal vb.) sirâyet eden, onlardan beslenen ama onların hepsini kuşatan/aşan bir şeydir; bu anlamıyla “aşkın=transandantal”, ilâhi çok büyük bir nimettir/ikramdır.

Kişi, Rabbinin burada verdiklerini “riske atmazsa!”, imanın lezzetini alamaz! Bu yönünle iman, risk almadır, kafa ve kalp konforu değil.

Kitab’ın iman ile (salih) ameli sürekli yan yana zikretmesi, kurtuluşa ereceklerin (hüsranı atlatacakların, Asr sûresi) iman edenler, salih amel işleyenler, hakkı ve sabrı tavsiye edenler olacağını söylemesi, imanın sadece teorik bir şey olmadığına, pratik/yaşanan hayattan ayrılamayacağına ve fedakârlık gerektirdiğine işaret eder.

Okumaya Devam Et...

Kavram

Kalbin Anlamı

Kalp, sekînet yeridir ayrıca. “O, müminlerin kalplerine dinginlik indirendir.” Takva da kalptedir, ihsan da. Peygamber Efendimiz(S.A.V.) eliyle kalbini göstererek “Takva buradadır.” buyurmuştur. Müminler, Allah’tan hakkıyla korkarlar ve huşû sahibidirler. Huşûnun yeri de kalptir ve kalp, daralıp genişlemez sadr gibi ancak günahlara daldıkça kararır, katılaşır. Özellikle Allah’ın rahmetinden ümit kesmekle paslaşır. Kalpteki nurun nefs karşısındaki otoriteleri eksilir. Kalpteki nur, ay gibidir. Onun da ışığı artar ve eksilir.

EKLENDİ

:

Kalp, sadece kalpten mi ibarettir? Akıllanır mı kalp, uslanır mı?

Sadece “kalb” değildir kalp. “Sadr, Kalb, Fuad ve Lüb.” Dört bölümden oluşur Hakim Tirmizi’ye göre kalbimiz. Hayy Kitap’tan “Allah’ın Nuruna Kavuşmak İçin Kalbimizin Güçlerini Nasıl Kullanmalıyız?” alt başlığı ile yayımlanan Kalbin Anlamı adlı kitapta Hakim Tirmizi, bu dört bölüm üzerinde durmuş, ayetlerden yola çıkarak… Tirmizi’nin hayatı hakkında çok bilgi bulunmamaktadır. Bugünkü Özbekistan sınırları içinde doğmuştur. Tirmizli’dir. Horasan’da dönemin önemli hocalarından dersler almıştır. Mutasavvıftır.

“Kalp, insanın içinin ve derinlerinin bütün derecelerini kendinde toplayan genel anlamlı bir addır. İnsanın içinde, bir kısmı kalbin dışında bir kısmı kalbin içinde bulunan birtakım yerler vardır.”

Evet, ilki Sadr’dır ve sadr,  kalbin evidir ama en dışıdır. Evin avlusu, bahçesi gibidir. Cevizin kabuğu gibi, Mekke şehri gibidir. Sadr (gönül) ile kalbin ilişkisi, gözdeki beyazlık ile gözün ilişkisi gibidir. Sadr, kalbi barındıran yerdir. Kuruntu ve tehlikelerin de kalbe giriş yeridir. Kötülüğü emreden nefsin yönetim merkezidir. Cevizin kabuğunda yer alan böcek gibi küçük canlılar, kabuğu kırıldığında içine girecektir. Yani kötülükler sadırdan hücum edip kalbe yerleşir.

Kalp, sadrın içindedir, gözün karasına benzer. Mekke şehrinde Harem gibidir. İman nurunun bulunduğu yerdir. Kalp, hükümdardır. Nefs ise ülke. Hz. Peygamber: “El kanattır. İki ayak postacıdır. İki göz, yardımcıdır. Kulaklar, toplayıcıdır. Ciğer, rahmettir. Dalak, gülüştür. Akciğer, nefestir. Hükümdar iyi olursa, askerleri de iyi olur. Hükümdar kötü olursa askerleri de bozulur.” buyurmuşlardır. Organlarımızın düzgün olması, kalbimizin düzgün olmasına bağlıdır.

Fuad, kalbin içindeki üçüncü bölümdür. Gözbebeği gibidir, Mescid-i Haram’ın içi gibidir. Fuad, kalbin ortasında bulunur, kalp de incinin sedef içinde bulunması gibi sadrın ortasında bulunur.

Lüb ise fuadın içindedir, gözde görme ışığının durumu gibidir. Vahdet ve nurun yeridir. Hakkı müşahede yeridir, sırlara vakıf olma yeridir. Sırrı algılamak Hakk’a yakın olmakla ve ona yakın olacak işlerle meşgul olmakla olur.

Hiç şüphesiz ki Allah, kullarını devamlı sınamaktadır. Dünya, sınanma ve imtihan yeridir. “Allah, gönüllerinizde bulunan şeyi denemek ister.” Sadr, vesvesenin, günahların giriş yeridir. Sadr, genişler ve daralır. “Kuşkusuz biz senin sadrının daraldığını biliyoruz” buyuruyor Allahu Teâla. “Biz senin sadrını genişlemedik mi?” buyuruyor. Sadrımız, bâtıl ve dünyevi hırslarla, kötülüklerle daralmakta, Hakk ile genişlemektedir. Yine âyet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır. “Allah bir insana doğru yolu göstermek isterse, onun sadrını İslam’a açar; bir insanı saptırmak isterse onun sadrını da zorluk çekecek şekilde daraltır.” İman, kalp iledir. Ancak dil ile de tasdik edilir, İslam olmak için… Müminlerin sadırlarında kine, nefrete yer yoktur. Selim bir kalp yani kuruntulardan arınmış bir kalp ile iman eder onlar.

Sadr ve kalp ayrı bölümler olsa da birbirlerinin yerine kullanılabilen kelimelerdir. Bazen kalp yerine nefs de kullanılabilir. “Biliniz ki, Allah nefislerinizde bulunan şeyleri bilir, artık O’ndan çekinin.”

Efendimiz (sav) “Bildiği ile amel eden kimseye Allah, bilmediğini öğretir.” buyurmuşlardır. Takva sahibi Müslümanlara, nefsini terbiye ile meşgul olanlara, acziyetinin farkında olup masivayı terkedenlere Hakk’ın ezeli lütufları gösterilir. Onlar, kâinata hikmetle bakarlar. “Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse ona çok şey verilmiş demektir. Sadece ince akıl sahipleri ibret alır.”

Kalp, sekînet yeridir ayrıca. “O, müminlerin kalplerine dinginlik indirendir.” Takva da kalptedir, ihsan da. Peygamber Efendimiz(S.A.V.) eliyle kalbini göstererek “Takva buradadır.” buyurmuştur. Müminler, Allah’tan hakkıyla korkarlar ve huşû sahibidirler. Huşûnun yeri de kalptir ve kalp, daralıp genişlemez sadr gibi ancak günahlara daldıkça kararır, katılaşır. Özellikle Allah’ın rahmetinden ümit kesmekle paslaşır. Kalpteki nurun nefs karşısındaki otoriteleri eksilir. Kalpteki nur, ay gibidir. Onun da ışığı artar ve eksilir.

Fuad, gören ve müşahade edendir; lüb ise birleyendir, tevhittir. Lüb sadece gerçek iman sahiplerinde bulunur, en güvenli dağ ve en yüksek makamdır. Lüb, akıldır. Akıl ise kanıttır. Akıl, kulun Allah tarafından hitabı hak ettiği şeydir, diyor Hakim Tirmizi. Aklın başka isimleri de vardır. Hilm, nüha, hicr. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır: “Kuşkusuz bunda akleden bir topluluk için ayet vardır.”

Lüb sahibi kullar Allah katında ayrıcalıklıdır. Belayı nimet görür, kendi günahını görebilendir. Onlar sürekli Rabb ile beraberdirler. Fakih kimselerdir ki “Hz. Peygamber’in ‘Allah bir kuluna iyilik dilemişse, onu dinde fakih (anlayışlı) kılar ve kendisine nefsinin eksikliklerini gösterir, dünyanın hastalık ve ilaçlarını ona gösterir.’ dediği kimselerdir.”

İslam’ı bir dağa benzetiyor Hakim Tirmizi.  İslam’ın yeri, sadrdır. İman da bir dağdır, onun yeri kalptir. Marifet de bir dağdır, onun yeri fuaddır. Tevhit de bir dağdır, onun yeri lübdür. Her dağın da bir kuşu vardır. Sadr dağının kuşu, nefs-i emmâredir. Kalp dağının kuşu, nefs-i mülhime. Fuad dağının kuşu, nefs-i levvâme, lüb dağının kuşu ise nefs-i mütmainne’dir. Tatmin olmuş nefsin mükâfatı, cennettir. Dağ, gücü sembolize eder. Tevhit nuru (dağı), dağların en yücesine benzer. Diğer dağlar arasında Kaf Dağı gibidir.

Arif, lüb’ün üzerine yerleşmiştir. Günahlara dalmaz. Her an Allah iledir. Mârifetullah basamağındadır. “Arif, görünüşte sıkıntılı bir hayat yaşarken bir yandan da mutluluk içindedir.” diyor Tirmizi. Her anında Rabbinin lütfunu görmek arif için Allah’ın en büyük lütfudur.

Hakim Tirmizi, seyr i sülûkü şöyle güzel örneklendiriyor kitabında. Yolun başında karanlığın kuşattığı bir evde bir adam, önce kandille aydınlanmak ister. Sonra evin kapısı, penceresi açılır, ay ışığı içeri süzülür. Ay ışığı ile aydınlanır. Boş bir araziye çıkar, ay ışığı ile aydınlanırken gün ışığına kavuşur. Tevhit nuruna kavuşan muvahhit, arzusuna kavuşur. Çünkü o,  Allah’tan başka efendi tanımamış, yalnız O’na iltica etmiştir. Allah da onu sevmiş ve her türlü ayrılık acısından kurtarmış, kendisinden razı olmuştur.

Kalp, nazargah-ı İlahi…  Hayy, Hakk,  Allah… Halden hale çevirendir kalpleri.

Kaleme and ile… Muhakkak ki kalemin gücü O’nu anlatmaya yetmez.

Hoşça bakalım ki kendimize. Kalbimiz O’nun elinde.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar