Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Vatan, Kur’ân ve Âkif Yahut Vatan Kuran Âkif

Kur’ân sadece okunmak, ezberlenmek, ölülerin toprağına üflenmek için gelmemiştir. O, hayatı inşa eden bir kitaptır. Ona saygı duyup yüksek yerlere koymak ama anlamının, hükümlerinin kaydında ve kaygısında olmamak gerçekte saygıdan uzak tavırlardır. Mümin ona bütünüyle teslim olmalıdır. Zaten teslim olunacak yegâne kitap da odur.

EKLENDİ

:

12 Mart tarihi, İstiklâl Marşı’nın kabul edildiği tarih olması nedeniyle her sene hatırlanmaktadır. Bu seneki anma törenleri ise hem 100. yıl olması hem de TBMM tarafından 2021’in İstiklâl Marşı yılı ilan edilmesi neticesinde daha bir coşkuyla yapılmaktadır. Anma programlarının anlama çabasına daha fazla katkı sunması ise temennimiz.

Mehmed Âkif Ersoy, üzerine çokça çalışma yapılması gereken isimlerimizden birisi hâlâ. İstiklâl Marşı’nın toplumsal mutabakat metni olması gibi Âkif de adeta “toplumsal mutabakat adamı”. Bu hem de öyle bir mutabakat ki Âkif’le en ilgisiz, hatta oturup onunla biraz kelam etme imkânı olsa masayı terk edecek kişiler dahi onu anıyor, hayırla yâd ediyor. Bu bir yönüyle iyi bir şey tabii. Ama unutulmamalı ki hem İstiklâl Marşı’nın hem de Safahat’ın arkasında bir anlam dünyası var, Âkif’in hayatını adadığı idealler ve hakikatler var. Samimi olan bunlara da saygı duymalı, hatta bu değerlere yapışmalı.

Vatan mefhumu kişiden kişiye göre değişiklik göstermektedir. TDK kısaca “yurt” olarak tanımlarken, Kubbealtı Lügati biraz daha geniş bir şekilde almış ve “Bir kimsenin doğup büyüdüğü ve yaşadığı yer, yurt”, “Bir milletin üzerinde yaşadığı, hâkim olduğu toprak, yurt” gibi anlamlar vermiştir. Ziya Gökalp, “Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan / Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan” derken Hasan el-Benna ise; “Biz vatanımızın sınırlarını inanç ve iman üzerine çizeriz. ‘La ilahe illallah Muhammedun Resullah’ diyen her Müslüman’ın bulunduğu yer bizim için hürmete layık, mukaddes, uğrunda cihad verilebilecek mübarek bir vatandır. Yeryüzünde bulunan her Müslüman bizim ailemizden bir ferttir ve kardeşimizdir. Onunla aynı hisleri paylaşır ve yaşarız. Onlara gereken ehemmiyeti gösteririz.” diyerek meseleye iman penceresinden bakmış ve sınırları daha da genişletmiştir. Yine bir başka mektubunda da; “Ülkeleri okyanustan okyanusa uzanan 400 milyon Müslüman, bir gaflet anından istifadeyle topraklarını işgal eden sömürgeciliğe asla boyun eğmeyecektir. Yeryüzünde ‘La ilahe illallah, Muhammedun Resulullah’ diyen bir Müslümanın yaşadığı her karış toprağı, İslam vatanı sayarız ve sömürgecilikten kurtularak, hürriyetine kavuşması için çaba harcarız. Bu vatan doğuda Endonezya’dan batıda Kazablanka’ya kadar uzanır.” demiştir.

Âkif de vatan meselesine önemle eğilmiş, Safahat’ta çok yerde vatan mefhumundan bahsetmiştir. İstiklâl Marşı’na “Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ” şeklinde giren kavram, “Fatih Kürsüsünde” isimli kitabında da şu şekilde geçmektedir:

“Evet, ulûmunu asrın şebâba öğretelim;

Mukaddesâta, fakat, çokça ihtirâm edelim.

Eğer hayâtını kasdeyliyorsanız vatanın:

Bakın, anâsır-ı İslâm’ı hangi râbıtanın

Devamı bağlayabilmiş bu müşterek vatana?

Kapılmayın onu ihmâl edip salâh umana!

O râbıtayla bu millet bulur bulursa felâh;

O, bir çözüldü mü, her şey biter ma’âzallâh.

Eğer hayâtına kasteyliyorsanız… Başka!

Fakat bu mes’ele, bilmem ki, kaldırır mı şaka?

Hayır, hayât-ı vatandır umûm için gâye;

“Vatan!” deyip giriyor her giren mücâhedeye.

Bu “her giren”le, tabî’î, tutunca it damarı,

Mukaddesâta kadar saldıran beş on çomarı,

Hesâba katmayı hiçbir zaman düşünmüyorum:

O tasmasızlara insan demekte ma’zûrum.

Vatan muhabbeti, millet yolunda bezl-i hayât:

Hülâsa, âile hissiyle cümle hissiyyât;

Mukaddesâtı için çırpınan yürekte olur.

İçinde leş taşıyan sîneden ne hayr umulur?

Vatan felâkete düşmüş… Onun hamiyyeti cûş

Eder mi zannediyorsun? Herif: Vatan-ber-dûş!

Bulunca kendine bir yer, doyunca kör boğazı,

Kapandı, gitti, bakarsın ki, nekbetin ağzı.

Fakat sen öyle değilsin: Senin yanar ciğerin:

“Vatan” deyip öleceksin semâda olsa yerin.

Nasıl tahammül eder hür olan esâretine?

Kör olsun, ağlamayan, ey vatan, felâketine!”

Burada Âkif kısaca demektedir ki: Asrın ilimlerini gençlere öğretmenin yanında mukaddesâta da çokça hürmet etmelidir, çünkü İslam toplumlarını bir arada tutan kuvvet budur. Milletin kurtuluşu ancak onunla mümkün olacaktır. Herkes için gaye vatandır ve herkes mücadeleye vatan deyip girişir ama insanlıktan nasibini alamayan bazıları mukaddesâta dil uzatır. Hâlbuki vatan muhabbetine, aile gibi bütün ulvi hislere sahiplik ancak mukaddesât için çırpınan yüreklerde bulunabilir. Yoksa içinde leş taşıyan bir sineden hayır umulamaz. Böyle kimseler için vatanın felakete düşmesinin de bir ehemmiyeti yoktur. Onlar vatanını sırtında taşır gibidir, yatacak bir yer bulur, karınları da doyarsa başka sorun bilmezler. Fakat doğrusu semada bile olsa vatan deyip ölebilmektir. Hür olan esarete tahammül edemez, vatan felakette iken ağlamadan duramaz.

Âkif’in vatan kadar önem verdiği bir diğer değer ise Kur’ân’dır. Onun tahayyülünde vatan olmadan Kur’ân bir yaşama zemini bulamayacağı için düşünülemeyeceği gibi Kur’ân’sız bir vatan da düşünülemez. Bir anlamda ikisi birbirini tamamlayan bir bütündür. Onun ömrü Kur’ân’ı müdafaa için geçmiştir desek abartmış olmayız. Çünkü bir yandan düşmanın, küfür ehlinin, materyalistlerin Kur’ân’a saldırısına karşı dururken bir yandan da kimi cahillerin yanlış Kur’ân anlayışlarıyla mücadele etmiştir. Onun Fatih Camii kürsüsündeki vaizin dilinden yazdığı şu mısraları milletimizin ne için savaştığının özeti niteliğindedir;

“Kur’ân ayak altında sürünsün mü İlâhî?

Âyâtının üstünde yürünsün mü İlâhî?

Haç Ka’be’nin alnında görünsün mü İlâhî?

Çöksün mü nihâyetyıkılıp koskoca bir dîn?

Çektirme, İlâhî, bu kadar zilleti…

-Âmin!”

Şu mısralar ise yanlış Kur’ân anlayışına karşı çabasının terennümleridir:

“Lafzı muhkem, yalnız anlaşılan, Kur’ân’ın

Çünkü kaydında değil hiçbirimiz ma’nânın

Ya açar Nazm-ı Celîl’in, bakarız yaprağına

Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.

İnmemiştir hele Kur’ân, bunu hakkıyla bilin,

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!”

Kur’ân sadece okunmak, ezberlenmek, ölülerin toprağına üflenmek için gelmemiştir. O, hayatı inşa eden bir kitaptır. Ona saygı duyup yüksek yerlere koymak ama anlamının, hükümlerinin kaydında ve kaygısında olmamak gerçekte saygıdan uzak tavırlardır. Mümin ona bütünüyle teslim olmalıdır. Zaten teslim olunacak yegâne kitap da odur.

Safahat birçok yerde ayetlerin manzum tefsiri gibi bir işlev görmüştür. Bazı şiirlerin başlıkları ayetlerdir ve altındaki şiirde o ayetteki konu işlenmiştir. Bunun yanında bazı beyitlerde ayetlerden lafzî iktibaslar yapmıştır. Kur’ân’ın konu ve kavramlarını işlemesi ise zaten yekûn tutmaktadır. Örneğin şu mısralarında Asr Suresi tüm etkileyiciliğiyle karşımızdadır:

“Hâlık’ın nâmütenahi adı var, en başı ‘Hak’,

Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak!

Hani Ashâb-ı Kirâm ayrılalım derlerken,

Mutlaka ‘Sûre-i ve’l- asr’ı okurmuş, bu neden?

Çünkü meknûn o büyük surede esrâr-ı felâh,

Başta imanı hakiki geliyor, sonra salâh,

Sonra hak, sonra sebât. İşte kuzum insanlık,

Dördü birleşti mi, yoktur sana hüsran artık.”

Âkif, hayata Kur’ân penceresinden bakmıştır. Onun şu mısraları en çok okunan, bilinen hatta bazılarınca tartışılan mısralarındandır:

“Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhamı

Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı”

Burada da görüldüğü gibi o, ana referans kaynağı olarak Kur’ân’ı almış bununla birlikte zamanın ruhunu da görüp ona göre İslâm’ın cevaplarını ortaya koymalıyız fikrini savunmuştur.

Gelelim başlığın ikinci kısmına. Âkif aynı zamanda vatan kurucu bir isimdir. O, üç vatan yani üç türlü vatan kurmuştur. Birincisi; Anadolu’nun kurtuluşu için gayret göstermiş, Millî Mücadele’de önemli bir rol üstlenmiştir. Cumhuriyet’in var oluşu bir yönüyle de Âkiflerin cami cami verdiği vaazlar, meydan meydan yaptığı konuşmalar, satır satır yazılarla cepheye kazandırdığı, düşmanı bozguna uğratan milletin varlığıyla mümkün olmuştur. Bu madde planındaki vatandır.

İkincisi; Âkif kurulan yeni devletin İstiklâl Marşıyla manevi tarafını inşa ve ilan etmiştir ki bu da bir anlamda Anadolu’daki vatanın mana planındaki imarıdır. İstiklâl Marşı kurucu metindir. Benzer şekilde Safahat da yol gösterici bir eser olarak elimizdedir. Âkif, tahayyülündeki gençliği ‘Âsım’la ortaya koymuş, vatan toprakları üzerinde yetişecek nesilleri kurgulamıştır.

Üçüncüsü ise Âkif sözler ülkesinde bir vatan kurmuştur. Bu vatan kendisine sahip çıkacak/onu okuyacak insanları, aydın zümreyi, vefa ehlini ve hassaten gençliği beklemektedir.

“Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;

Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.”

Edebiyat

Edebiyat Dünyasından İlginç Anekdotlar

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi. Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

EKLENDİ

:

Eski aydınlarımız, yazılarına ve konuşmalarına sık sık bir beyit ya da şiir alıntısı yaparak zenginleştirir güzelleştirir ve zenginleştirirlerdi. Edebiyatçılar arasındaki tartışma ve seviyeli kavgalar, zevk verir ve herkes kendine göre dersler çıkarırdı bunlardan… Bu nedenle şiir ve edebiyat kültürü günümüze de aktarılmalıdır, sızmalıdır yazı ve konuşmalara… Edebiyatçıların ilginç konuşma, davranış ve yaşantıları örnek alınmalıdır daima…

Psikolojik tahlil ve karakter özellikleriyle kişiliğimizin olgunlaşması ve derinleşmesi için büyük, köklü ve örnek alanlarımızdır bu anekdotlar. Bu yazımızda birtakım yaşanmışlıkları gündeme taşıyarak okuyucunun zevkli vakitler geçireceğini tahmin etmekteyiz.

Ziya paşa ve Namık Kemal, çok iyi dost ve arkadaştırlar. Ziya Paşa, Harabat adında bir şiir antolojisi hazırlamak ister. Arkadaşı Namık Kemal’den yayımlanmış ve yayımlanmamış şiir ve yazılarını ister. Oldukça kıskanç olan Namık Kemal, “Davul boynumda tokmak neden Ziya Paşa’nın elinde olsun” düşüncesiyle kendi yazdığı şiirleri vermez.

Harabat yayınlanınca, mal bulmuş mağribi gibi hemen harekete geçen Namık Kemal, alır eline kalemi ve başlar kritik ve tenkide… Ziya Paşa, Fuzuli`yi Harabat’ın önsözünde şiir kalıpları içinde anlatırken:

“Yanıktır o şairin kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı”

Dediğinde, Namık Kemal hemen kaleme sarılır ve onu alaya alır. Namık Kemal, bu yöntemiyle kimi zaman nükteden yararlanmayı da ihmal etmez. Nitekim Ziya Paşa`nın Fuzulî hakkındaki sözlerine mukabil Namık Kemal, nüktedanlığını konuşturur. Namık Kemal, muhatabının Fuzulî hakkındaki söylemini alelade bulduğunu ima ederek istihza ve alaylı bir dil kullanır. “Hele Fuzulî için tanzim buyurulan:

“Yanıktır o âşığın kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı.”

Beytini okudukça, kendimi Harabat`da (Meyhane’de) değil, Bahçekapısı lokantalarında zan ediyorum. Af buyurursunuz amma şu “ciğer kebabı” mazmunu (imgesi) ne kokmuş söz ne iğrenç tasavvur! Demekten bir türlü kendimi alamayacağım. Fuzulî Divan`ını kedi yavruları için mi söylemiş, yoksa Arnavutların manda yuttu dedikleri meşhur kitap mıdır?”

Necip Fazıl ve Sezai Karakoç çok iyi ahbap, ya da Necip Fazıl üstat, Sezai Karakoç da onun bağlısı ve çok sadık bir öğrencisidir. Öğrenciden öte samimi ve candan manevi bir evladıdır. Necip Fazıl ona, “Benim kara gözlü Seza’im” diye hitap eder.

Necip Fazıl, Ankara’ya gittiğinde daima Sezai Bey’le görüşür ve hoşça vakit geçirirlermiş. İşte bir “yelek” hikâyesi…

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi.

Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

Cahit Sıtkı Tarancı, Cumhuriyet döneminin büyük şair ve yazarlarındandır. Aynı zamanda çok iyi bildiği Fransızcasıyla iyi bir çevirmendir de… “Otuz Beş Yaş” şiiriyle özdeşleşen Tarancı, “sanat için sanat” anlayışına bağlı kalır. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer verir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur zaman zaman. Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde sürekli “ölüm” temasını işlemiştir.

Özdemir Asaf: 11 Haziran 1923’te Ankara’da doğar. Asıl adı Halit Özdemir Arun’dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi’nde yapar. 1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olur.

İstanbul Üniversitesi’nde, önce Hukuk Fakültesi’ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü’ne devam etse de 1947’de yükseköğrenimini yarıda bırakır. Bir süre sigorta prodöktörlüğü yapar. ‘Zaman’ ve ‘Tanin’ gazetelerinde çevirmen olarak çalışır. 1951’de Sanat Basımevi’ni kurarak matbaacı olur…

“Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,

Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.

Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür,

Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.”

Veya:

“Sana gitme demeyeceğim.

Üşüyorsun ceketimi al.

Günün en güzel saatleri bunlar.

Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.”

Gibi güzel şiirleri vardır. “R” harfini söyleyemeyen şair… Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?”  Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Hilalin Yüreğinde Kutlanan Sevda

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı/ Gönül gözüme kazıdım/ Göz değmesin diye./Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim/Nefrete baş eğmesin diye./ Bıraktım hiç duyulamayan/ duygulara/ Hüzün gecelerinin yalnızlığını./ Bir serçe kadar hür ve narin, /Güvercin gerdanlığı gibi masum7 Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

EKLENDİ

:

Bir tutam çırpınıştı hayat
Budaklanan kırılası dallara.
Kurşun attım kırmak için
Yüreğimin karanlık zincirini.
Gecenin koynunda sayıkladım
Sonsuzluk hasretini.

 

En koyu ve zor gecesi hayatın,
Sevdasız yürümek
Bitimsiz gecelerin omuzlarında.
En acı ıstırabı imtihanın,
Kor ateşi tutabilmek avuçlarda!

 

En güzeli nefes almanın,
Göz kırpabilmek
Kör sanılan yıldızlara.
O yüzden kuşanırdı yüreğim
Hüznün muştusu geceyi.

 

Gözbebeğimde sakladım
Ve hilalin yüreğinde kutladım
En kutlu sevdayı
Maveraya uzanan
Yıldızlara varabilmek için.

 

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı
Gönül gözüme kazıdım
Göz değmesin diye.
Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim
Nefrete baş eğmesin diye.

 

Bıraktım hiç duyulamayan duygulara
Hüzün gecelerinin yalnızlığını.
Bir serçe kadar hür ve narin,
Güvercin gerdanlığı gibi masum
Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yunus Emre Divanı’nda Berceste Beyitler

EKLENDİ

:

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar