Bizimle İletişime Geçin

Sinema

Scorsese, Méliès ve Tanpınar Arasında ‘Zamanın Efendisi: Hugo Cabret’

“Makinelerin asla fazla parçası olmaz. Bütün parçalar gerekli model ve sayıdadır. Eğer dünya dev bir makineyse, burada olmamın bir sebebi olmalı.”

EKLENDİ

:

Paris’in en görkemli yılları, sinema dilinin de oluştuğu 19. yy sonları ile 20.yy başlarıdır herhalde. Buğulu, görkemli kültürel ve sanatsal keşiflerle renklenmiş olan coğrafya, banliyölerde gadre uğramış insanlarla doludur. Renk cümbüşü ne kadar yaşanırsa pastel renkler de o kadar sık bulunmaktadır. Paris, Eiffel Kulesi’nin baş döndürücü görkemi ve soğuk çeliği arasında gelgitler yaşamaktadır.

Öksüz ve Yetim Avrupa

Yoğun savaş ağrılarından çıkan Avrupa’da en büyük yıkımı kuşkusuz aile kurumu görmüştür. Bundan dolayı olsa gerek Avrupa’nın klasikleşmiş romanlarının pek çok kahramanı, öksüz ve yetimdir. Jane Eyre, Heidi, Peter Pan, Polyanna, Oliver Twist ilk akla gelenler.

Kendisi de çocukluğunda öksüz yetim kalan Tolstoy’un Diriliş’indeki yetim köylü kızı Katyuşka’yı, Gorki’nin Yararsız Bir Adam’daki Klimkov’u ya da Zola’nın Therese Raquin’i nasıl unutabiliriz. Bizde de Kemalettin Tuğcu’nun tüm romanlarına dağılan hava aynı değil midir?

Yetim ve öksüz olmak!  İşte bu hal ile başlar “Hugo”. Kahramanımız Hugo Cabret, babası saat tamirciliği yapan annesini kaybetmiş bir çocuktur. Hugo, babasının bir müzenin çöplüğünden bulup aldığı ve arkasında kalp şeklinde bir anahtar boşluğu bulunan otomatonu (mekanik robot) birlikte tamir etmektedir. Baba, tamirin her aşamasını defterine özenle kaydeder.

Her şey geçmişe göre güzel giderken müzede çıkan yangın, baba oğlu ayırır. Hugo, artık kimseye hayrı olmayan ayyaş Claude Amca’nın (Ray Winstone) eline kalmıştır. Montparnasse Tren İstasyonu’ndaki saatin bakımını yapan amcasının yanında duran Hugo, amcasının istasyondan çıkıp bir daha dönmemesi üzerine yapayalnız kalır.

İstasyonda görev yapan ve yakaladığı yetimleri yurda götüren Müfettiş Gustave’ın (Sacha Baron Cohen) korkusundan dışarı çıkamayan çocuk, kendince yöntemlerle hem hayatta kalmaya hem de babasının yarım bıraktığı otomatonun tamirine devam edecektir. Gizli tüneller, mazgallar, merdiven altları ve geçitlerle istasyonu gezip insanları izleyen Hugo, saatleri ayarlamakta, otomatonu tamir etmek ve açlığını gidermek için küçük aşırmalar yapmaktadır.

Mekanik robotun tamiri için gerekli malzemeleri istasyonda oyuncak satan ve bakımını yapan Georges Baba’dan (Ben Kingsley) aşıran Hugo, bir gün iş üzerinde iken yakalanır. Üzerindeki defteri elinden alan Georges Baba, Hugo’yu hırsızlıkla suçlar. Ama bir başkalık vardır bu adamda. Deftere bakışı, oyuncaklara dokunuşu başkadır, bambaşka.

Defteri geri almak isteyen Hugo, adamın manevi kızı olan İsabelle (Chloë Grace Moretz) ile tanışır. Kitaplara ve maceralara düşkün olan Isabelle, hayatı hep serüven olan Hugo’ya yoldaş olur; birlikte sık sık kütüphaneye giderler. Bir keresinde kütüphaneye bakan Monsieur Labisse (Christopher Lee) yolda karşılaştığı Hugo’ya “Robin Hood” kitabını hediye eder; belki de küçük aşırmalarının hayırlı sonuçlar doğuracağını ona hissettirmek ister.

Kurmaca Bir Yazı Makinesi: Otomaton

Filmde anılan ve tamir edilmeye çalışılan “otomaton” hikâyesi gerçektir. Otomaton denilen mekanik robotların tarihi oldukça enteresandır. 18. yüzyılda İsviçreli saat ustası Henri Maillardet’in yaptığı mekanik robot yazı yazıp resim yapabiliyordu. Basit bir makinenin ötesi olan bu alet, çelik kaldıraçlar, diskler, kollarla çalışıyor ve her hareketiyle de repertuarındaki üç şiiri ve dört çizimi gerçekleştiriyordu. Bunu yapmak için aletin kurulması yeterli oluyordu.

Bu dönemde Baron Von Kempelen tarafından Osmanlı sarayı için satranç oynayan otomaton yapılmış ve Osmanlı elbiseleri giydirilen bu alet Mekanik Türk (Mechanical Turk) olarak adlandırılmıştı.

İlk otomatonun İslam dünyasından çıktığına dair iddiaları da buraya kayıt düşmek gerekir. 13. asırda yaşamış olan Kürt bilim adamı El Cezerî (Ebû’l İz İbni İsmail İbni Rezzaz El Cezerî), otomatonun atası olarak kabul edilen sibernetik üzerinde çalışmış hatta bunu kısaca “Kitab-ül Hiyel” olarak bilinen “Mekanik Hareketlerden Mühendislikte Faydalanmayı İçeren Kitap” (El Câmi-u’l Beyn’el İlmî ve El-Amelî’en Nâfi fî Sınâ’ati’l Hiyel) adıyla da kitaplaştırmıştır.

Artuklu hükümdârı Mahmud bin Mehmed’e kendi kendine bir takım hareketler yapabilen otomaton yapan el-Cezeri, bu alanda dünyanın ilk tasarımcısı olarak kabul edilmektedir.

Hugo’nun filmde tamir etmeye çalıştığı otomatonun da ayrıca enteresan bir hikâyesi var. 19. yüzyıl ortalarına kadar Fransa’da neredeyse elden ele dolaşan “Yazıcı” adlı otomaton P. T. Barnum tarafından Amerika’ya getirilir. Şov organizasyonlarında kullanılan makine bir yangında hasar görünce 1928 yılında Franklin Enstitüsü’ne bağışlanır.

Yıllar sonraZamanın Efendisi Hugo Cabret ve Buluşu” (The Invention Of Hugo Cabret) isimli kitabı yazıp Scorsese’ye ilham kaynağı olacak olan Brian Selznick ile otomatonun yolları kesişir. Georges Méliès’ı araştıran Selznick, onun, makine koleksiyonunun olduğunu öğrenir. Bu araştırmalar sonucu Enstitüye giden Selznick, başı kopmuş halde olan otomatonu bulur ve New Mexico’da eski mekanizmalar tamircisi olan Andrew Baron’un tamir etmesinde önemli bir rol üstlenir. Henri Miallardet’a ait olan bu yazı makinesini tekrar gün yüzüne çıkaran yazar sayesinde şimdiki zaman robotlarının atası olan otomatonları tanıma fırsatı elde ederiz.

Filmdeki otomatonu tamir eden Hugo bir türlü onu çalıştıramaz; kalp şeklindeki anahtar eksiktir çünkü. Isabelle’in boynundaki anahtar, robotikin anahtarıdır. Hugo ve Isabelle anahtarı makineye takıp çalıştırırlar. Otomaton, gözüne kurşun batmış bir ay resmi yapar. Resmi araştırırken tarihçi René Tabard (Michael Stuhlbarg) ile karşılaşırlar. Tabard, çizilen resmin Geoerges Baba’ya ait olduğunu söyler. Tam adı Georges Méliès olan bu adam, sinema tarihinin en renkli ve en orijinal isimlerinden biridir.

Sinemanın Tadı Tuzu: Georges Méliès’ın Gündüz Rüyaları

Brian Selznick’in “Zamanın Efendisi Hugo Cabret ve Buluşu” isimli romanı Georges Méliès’i de içine alarak kartopu gibi büyüyor âdeta. Bugünün sinema dünyası Méliès’e çok şey borçlu çünkü.

Méliès bir fabrikatörün oğlu olarak zengin bir hayat süren ve illüzyonla uğraşan bir adamdır. Otuz küsur yaşlarındayken davet edildiği Paris’teki Grand Cafe’de karşılaşacağı manzara hayatının akışını değiştirecektir.

1895 yılında Lumière kardeşler on kısa metraj filmden oluşan ilk gösterimlerini yapmaktadırlar. Ciotat Garı’na Bir Trenin Gelişi (L’arrivée d’un train à La Ciotat) filminde gara gelen trenin gösterildiği saniyelerde o kafede oturan 25 kişide yaşanan panik tarihe geçer. Trenin üzerlerine doğru geldiğini zanneden izleyiciler kaçışmaya başlarlar. Méliès de oradadır ama o, gündüz gözü rüya görmektedir.

Méliès o kadar çok etkilenir ki; Lumière kardeşlerden sinematografı satın almak ister ama alamaz. Bunun üzerine mühendislerle çalışarak kendi sinematografını yapar ve film üretmeye başlar.

Sinemayı gerçeği kaydetmek olarak yani fotoğrafın bir ileri aşaması olarak düşünen Lumière kardeşlerin aksine, Méliès; hikâyeler, masallar, efsaneler etrafında ördüğü dünyasını yansıtabileceği alan olarak algılayıp çalışmalarına başlar. Kaliteli ışık için düzenlediği camdan evinde yüzlerce film çeker.

Bundan tam 110 sene evvel, Georges Méliès, sinema tarihinin ilk bilimkurgu filmi olan “Aya Seyahat”i (Le Voyage dans la Lune/A Trip to the Moon) çeker. Jeles Verne’nin “Dünyadan Aya” ile H. G. Wells’in “Aydaki İlk İnsanlar” adlı dönemin iki popüler romanından esinlenerek yaptığı filmin bugün bile ilgi çeken afişi, sinema tarihinin en renkli sunumlarından biridir.

Her karesini bizzat boyadığı ilk renkli filmlerinden oluşturduğu olağanüstü mizansenlere ve setlere kadar tamamen orijinal bir insandır Georges Méliès. I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla tüm büyü bozulur. İnsanoğlu filmlerden sıkılacak kadar gerçekliğe tanık ettiği için olsa gerek filmlere ilgi azalır ve Méliès unutulmayamaşallah. Öyle ki; büyücüler, sihirbazlar, seyyahlar, maceraperestler ve denizkızlarıyla dolu evreni maddi krizlerle sallanmaktadır.

Filmlerini bir ayakkabı fabrikasına satacak acziyete düşen Méliès’in eserleri insanların ayakkabılarının topuklarının yapımında kullanılır; ayağa düşer. Sürece daha fazla dayanamayan yaşlı adam bir istasyonun içerisinde oyuncakçılık yapmaya başlar. Georges Méliès’ı kabuğundan Hugo Cabret adında bir çocuk çıkaracaktır.

Emektar Sinemacılara Scorsese’den İade-i İtibar

Hugo’nun ikinci yarısı, Georges Méliès ekseninde sinema sanatının ilk emektarlarına bolca selam göndermekle geçer. Sessiz sinema dönemlerinin efsane isimleri kısa bir an bile olsa filme dâhil olarak hikâyenin bir köşesine otururlar âdeta.

Amerikan vatandaşlığını reddederek dikkatleri çeken, politik güldürülerde hâlen aşılamamış bir isim olan Charlie Chaplin arz-ı endam eder önce. Meslek hayatı boyunca hep Chaplin’le karşılaştırılan ama en son filmini de onunla birlikte çeken Buster Keaton dâhil olur perdeye.

İlk western filmi olan Edwin S. Porter’ın yönettiği  “Büyük Tren Soygunu”( The Great Train Robbery) tüm ihtişamıyla dikilir karşımızda. Ampulün mucidi Edison’un yapımcılığını üstlendiği “Safety Last” filminde Herold Lloyd’un gökdelenin tepesindeki saate asılıp kalmış hâli belirir sonra. Hugo’nun yönetmeni Scorsese, Lloyd’un sahnesine direkt gönderme yaparak film afişini tasarlamıştır.

Lumière kardeşlerin “Ciotat Garı’na Bir Trenin Gelişi” filminin Hugo’da gösterilmesi hem bir saygıyı hem de farklı bir mesajı bünyesinde taşır. 1896 yılında üzerine tren geldiğini zanneden izleyicilerden sonra bu filmle bu sahneyi üç boyutlu olarak izleyerek aynı hisse gark olmuşlardır. Scorsese, sessiz film zamanlarının bu emektar insanlarına böylelikle kocaman bir selam göndermeyi ihmal etmez.

Hugo “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”Nde Çalışır Mıydı?

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın edebiyatımıza en yaratıcı katkısı elbette “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” adlı romanıdır. Roman kahramanı Hayri İrdal, küçük yaşta Muvakkit Nuri Efendi adlı bir saatçinin yanına çırak olarak girip zaman içinde saatlere aşırı ilgi göstermeye başlamış sonrasında kafasını bu nesneyle bozmuş bir insandır. Yakın arkadaş olacakları Halit Ayarcı, İrdal’ın geçim sorununu çözmek hem de ayarlanmamış saatlerden dolayı yaşanan zaman kayıplarını engellemek için Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı bir kurum oluşturur ve başına da onu getirir.

Tanpınar, İrdal’ı şöyle konuşturur: “Avrupa saatçiliğinin en büyük müşterisi daima Müslümanlar ve onlar içinde en dindarı olan memleketimiz halkı imiş. Günde beş vakit namaz, Ramazanlarda iftar, sahur, her türlü ibadet saatle idi. Saat, Allah’ı bulmanın en sağlam çaresi idi ve bu sıfatla eskilerin hayatını idare ederdi.

Adım başında muvakkithaneler vardı. En acele işi olanlar bile onların penceresi önünde durarak cebinden, servetlerine, yaşlarına, cüsselerine göre altın, gümüş, sadece savatlı, kordonlu, kordonsuz, kimi bir iğne yastığı yahut kaplumbağa yavrusu kadar şişkin, kimi yassı ve küçük saatlerini besmeleyle çıkarırlar, sayacağı zamanın kendileri ve çoluk çocukları için hayırlı olmasını dua ederek ayarlarlar, kurarlar, sonra kulaklarına götürerek sanki yakın ve uzak zaman için kendilerine verdikleri müjdeleri dinlerlerdi. Saat sesi bu yüzden onlar için şadırvandaki su sesleri gibi, hemen hemen iç âleme büyük ve ebedî inançların sesiydi. Onun, kendisine mahsus, hayatın her iki buudunda genişleyen hassaları vardı. Bir taraftan bugününüzü ve vazifelerinizi tayin eder, öbür taraftan da peşinde koştuğumuz ebedî saadeti, onun lekesiz ve arızasız yollarını size açardı.” (Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi Tanpınar, Dergâh Yayınları, İstanbul, Ekim 2005, s. 27)

Zamanın, saatin felsefi yorumunu eminim Hugo’nun yazarı Brian Selznick görmemiştir. Bu nedenle olsa gerek saat ve zamanla başlayan roman, otomaton ve sinema ile devam eder. Yönetmen Martin Scorsese, “Bozuk bir saate, bir hastaya, bir muhtaca bakar gibi bakmaya alış!” terbiyesiyle yetişen bir insanı keşfetse filminde nasıl eklemeler yapardı acaba?

Sanal bir karakter olarak 17. yy Osmanlısında ortaya çıkan, 4. Mehmed’in gözde âlimlerinden, devrin en meşhur saatçisi Ahmet Zamani Hazretleri’nin başlı başına varlığı bile hayali bir hazine gibidir. Düşünün, sarı renk cüppe giyip, sarı renk sarık takan üstelik de sarışın bir ermiş, bir muvakkit hem de hiç var olmamış bir karakter. Ne ilginç!

Soranlara, “Sarı, Güneş’in rengidir.” diye cevaplayan bir zat-ı muhterem. Bu hazretten ve mirasından hareketle vakti ayarlama adına kurulmuş olan “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” fikri bile -her ne kadar âtıl kurumlara eleştiri olarak tasarlansa da-  insanın hayal gücünü gıdıklayan imgelerle doludur.

Tanpınar’ın metafora dönüşen romanının dışında, Ahmet Eflaki’nin son yaptığı saat, Mevlevi ustalar Mehmet Şükrü ve Mehmet Muhsin’in türbülon saatleri, Seyyid Süleyman Leziz’in muhteşem astronomik saati, Osman Nuri’nin decimal saati de oldukça enteresandır.

Hayatı boyunca yalnızca dokuz saat yapan Ahmet Eflaki Dede, başlı başına bir filme konu olmalıdır. Hayvanların kış uykusuna yatmasından mübarek günlere, Nil sularının azalmasından, ekim ve dikim zamanlarına kadar pek çok bilgiyi gösteren astronomik saati icat eden Es Seyyid Süleyman Leziz’in hayatı, her yönetmenin yahut senaristin hayal eşiğini oluşturmalıdır bence.

Sonuç

Hugo’nun başlangıç sekansı çok dikkat çekicidir; Paris işleyen bir çarka benzetilir. Chaplin’e gönderme yapmakla birlikte dünyanın kurulmuş bir sisteme ve bir işleve sahip olduğunu hatırlatan bu sahneden çok sonra Hugo, o çocuk yaşında şunu düşünüyor: “Makinelerin asla fazla parçası olmaz. Bütün parçalar gerekli model ve sayıdadır. Eğer dünya dev bir makineyse, burada olmamın bir sebebi olmalı.”

Bu algı düzeyine sahip olan, etrafındaki büyüklerden çok daha fazla sorumluluk sahibi olan çocuk, saatlerden başlayarak çevresinde tamire/onarıma/ilgiye/şefkate muhtaç olan her şeye/her kese yardım etmeye karar verir. İstasyondaki saatler, otomaton, herhangi bir hedefi olmayan Isabelle ve hayata küsmüş olan Georges Méliès, Hugo’nun yardım listesinin başında yer alır.

Hugo, dört kanaldan ilerleyen bir yapım. Hugo Cabret’in acılarla dolu bireysel süreci, saat mefhumu, otomaton ve Georges Méliès ekseninde sinema tarihi. Bu kadar yoğun meselelere hem gönderme yapmak hem de bir hikâyenin üzerinden gitmek çok başarılı bir iş. Bu bağlamda “Zamanın Efendisi Hugo Cabret ve Buluşu” adlı romanı yazarak geçmiş zaman sinemasına vefa gösteren, otomatonu gündeme getiren Brian Selznick’i anmalıyız.

Böyle bir romanı aslına sadık kalarak son derecede başarılı bir şekilde beyazperdeye taşıyan, eski filmleri ve kaybolmuş kopyaları bularak sinema arşivlerine kazandırmayı bir sorumluluk telakki eden Martin Scorsese’nin de hakkını teslim etmek gerekir. Oscarlardan beş ödülle dönen filmde tek bir küfrün, çıplaklığın, argonun yer almaması da özlenen sinema dilinin unsurları.

Ahlaksızlığın sıradanlaştırılmaya başlandığı günümüz sinemasına ders niteliğinde çekilen ve izleyen hemen herkese hayata geliş amacını, hedefini ve sorumluluklarını sorgulatan Hugo’yu gönül rahatlığıyla seyredebilirsiniz.

Okumaya Devam Et...

Sinema

Dersu Uzala Filmi Etrafında: Tekno-Kapital İnsan ve Doğadaki Doğal İnsanı Yeniden Düşünmek

Dersu Uzala’nın her şeyin ruhunun olduğunu söylemesi değil, anlamlandırma çabasıydı önemli olan. Anlama ve anlamlandırma en çok sade ve kendiliğinden gelen bir iç ses gibi pazarlıksız olunca harita ruhun haritasına dönüştü Arseniev karakterinde. Bu seyirci filmi seyredenlerdi aynı zamanda. Dönüşümü ateşleyen olaylar yaşantılar örgüsüne takılanlar patika yolda otoban aradılar. Kaybolanlar hissetti.

EKLENDİ

:

Çatışma içimizde başlar. Doğadan yalıtılmış ortamlardan doğaya yapılan her seyir başka bir psikolojik haraketliliğe sebep olabilir. Karşılaşma kaçınılmazdır. Düşünen bir zihin, hala duyarlılığını yitirmemiş her kalp için doğa ya tedavi edici olur ya da hastalıkları arttırıcı olur. Dersu Uzala gibi bir bilge ile karşılaşılmışsa bu çoğunlukla tedavi edici bir sürece dönüşebilir.  Tüm dünyayı hatta tüm evreni hesaplamak, haritalamak ve böylece her şeyi kendi tekno-kapital dünyamız için daha kullanılmaya elverişli hale getirmek isteyebiliriz. Fakat bunu ruhunun derinliklerinde doğanın ritmini metafizik gerilimiyle rezonansa girerek yaşayan biri değiştirebilir. İç doğanın dış doğaya verdiği anlamlar dışımızdaki dünyanın etkileşiminde yanlış bir yola sapmış olabilir. Dış dünya tamamiyle yapay, sentetik ve doğayla uyumsuz bir formata girmişse insanın iç dünyasınının oluşumunda parazit etkiler yapabilir. Hatta bu parazitler yıkıcı bir etki ile hastalığa dönüşebilir.

İnsan tahayyülünün beton bir çerçevede buzullaşıp metalleşmesi karşısında filmdeki eşsiz sahneleriyle ormanın içinde tüm yüklerinden fazlalıklarından arındırması Dersu Uzala filmini seyredilir kılmaya değer. Hangi dolayımlara dolanıp zihnimizdeki hangi şartlanmışlıklara takılıp kalmışsak da sürekli yanan bir mumun alevinde eriyip gidebilecek bir aysbergin hiçbir şansının da olmayacağını unutmamamız gerektiğini kanıtlar niteliktedir bu film. M. Haneke’nin buzullaşma üçlemesinin buzları da eriyebilir. Bu doğal sürekliliğe ne dayanabilir?

İnsan ruhunun otobana değil patika yollara daha uygun olduğunu belirten bilge mimar Turgut Cansever’i hatırladım film boyunca. Köşeli, düz ya da geometrik modern (çoğu zaman da bu modernleşmeyi de başaramamış) mimarinin içinden hayal perdemiz sinemanın ekranında yansıyan çelişkili ruh halimizi patikalaştırdı film. Bir otobana çıkıp son sürat beklentisi içine gimek yerine sahneyi durdurup  bir kenarda doğayı temaşa etmek isteği doğduğunda mumun alevi yandı. Seyirlik ne kaldıysa o bile yeterdi. Nerdeyse kendiliğinden yanan ışık gibi bir anafordu bu.

Dersu Uzala’nın her şeyin ruhunun olduğunu söylemesi değil, anlamlandırma çabasıydı önemli olan. Anlama ve anlamlandırma en çok sade ve kendiliğinden gelen bir iç ses gibi pazarlıksız olunca harita ruhun haritasına dönüştü Arseniev karakterinde. Bu seyirci filmi seyredenlerdi aynı zamanda. Dönüşümü ateşleyen olaylar yaşantılar örgüsüne takılanlar patika yolda otoban aradılar. Kaybolanlar hissetti.

Kurosawa, doğduğu ve yetiştiği nehrin suları kirlenince yumurtalarını bırakamayıp çaresizce uzak Sovyet nehirlerine yüzmek ve yumurtalarını buralara bırakmak zorunda kalan bir somon balığının durumuna benzetmiş ve üzüntüyle ”Japon somonunun doğal olarak yumurtalarını bir Japon nehrine bırakması gerekmez mi” diye sormuştur. Yönetmen Kurusowa yabancılaşmanın sıkıntısını Sibirya steplerindeki ormanlarda mı yıkamalıydı? Anlaşılan o ki başka çaresi de kalmamış gibi. Biz yaşadığımız tekno-kapital dönüşümü hangi sularda ve hangi ormanın patika yollarında temizleriz bilinmez. Fakat bir arınma yaşanacaksa doğadaki sadeliğe, beklentisizliğe ve pazarlıksız oluşa dönüşü de gerektirir. Zamanın mekanda kurduğu ritmik ve döngüsel akış tekno-kapital beyinlerin yaptıkları ile yer değiştirmişse artık insan ne kadar insan kalabilir? İnsan doğaya hâkim olmaya çalışmak yerine onunla var olmak deneyimini yaşadığında gözündeki ışığın onun kalbindeki taşlaşmayı durdurduğu söylenebilir. Dersu Uzala hayatını bir misafir olarak bir çocuğun gözlerinde de devam ettirebilir velhasıl. Bazı filmler tahayyülümüzde öyle yer eder ki bir deneyime dönüşür zihnimizde. Yaşamsal bir pratik olarak kendini tekrar ederek buzullaşmayı durduran bir mum alevi olarak belleğimizde yeniden üretilir. Bu film de o tür filmlerden. Saygı ve selamlarımla…

Okumaya Devam Et...

Sinema

Her Zaman, Her Yerde

Nuri Bilge Ceylan’ın TRT’nin katkısıyla çektiği Bir Zamanlar Anadolu’da, 2011 yılında vizyona girmiş. Senaryo, filme ilham veren özgün hikâyenin yazarı Ercan Kesal, Ebru Ceylan ve Nuri Bilge Ceylan tarafından kaleme alınmış. Film, Ercan Kesal’ın hekimliğinin ilk yıllarında tayin olduğu ve benzer olayların yaşadığı Kırıkkale’nin Keskin ilçesinde çekilmiş. Ercan Kesal, hikâyenin fikir aşamasından senaryo haline gelişini ve bütün adımlarıyla filme çekiliş sürecini Evvel Zaman isimli kitabında anlatıyor. Filmi ve bu kitabı birlikte değerlendirmek sinemaya derin ilgi duyan herkes için ders niteliğinde olacaktır. Kitapta en çok dikkatimi çeken bölümlerden biri de, senaristlerin filme isim aradıkları kısımlar oldu. Doğru ismi bulmak için gösterilen çabaya değmiş ve filme çok isabetli bir isim verilmiş.

EKLENDİ

:

Yazar: Rabia Kanpolat

Sanat, bazı boyutlarıyla kültürden kültüre farklılıklar gösterse de aynı düşünceyi evrensel olarak farklı alanlarda, farklı yollarla seslendirme imkânı da sunmaktadır. Sinema; edebiyat, müzik gibi pek çok sanattan beslenerek; görsel, yazınsal, işitsel  enstrümanları kullanarak toplumu zihinsel olarak inşa etmektedir.

 

Ali Ural, konuk olduğu Trt 2’de yayınlanan Edebiyat Söyleşileri programında “Bir kitabın okuru sayısınca nüshası vardır.” diyor. Bu cümleden yola çıkarak “Bir filmin izleyici sayısı kadar versiyonu vardır.” diyebiliriz. Film, bittikten sonra izleyici zihninde yeniden çekmeye başlıyorsa iyi bir iş çıkarmış ve muhatabına nüfuz etmiş demektir.

 

Bir Zamanlar Anadolu’da benim üzerimde tam da böyle bir etki uyandırdı ve uzun uzun düşünmemi sağladı. Film bittiğinde sıradan bir izleyici olarak zihnimde oluşan ilk cümle “Bu filmde kimse işini düzgün yapmıyor.” oldu. Sonra tek tek doktorun, savcının, komiserin ve diğer rollerin film akışı boyunca sergiledikleri tutumları, katil karakterine  yaklaşımlarını gözden geçirdim. Kurduğum bu ilk cümle iyice koyulaştı zihnimde. Yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgi gibi, görevle kişisel alan arasında da ince bir çizgi var. Bu çizgi aşıldığında toplu bir boş vermişlik çıkıyor ortaya ve bireylerin hikâyesi asıl meselenin önüne geçiyor. Filmde bu olgu; manda yoğurdunun lezzetinden, kuzu etinin güzelliğinden bahsedilen sahnelerle ön plana çıkarılıyor. Bagaja cesetle beraber koyulan kavun sahnesi ise her şeyi tek başına anlatmaya yetiyor.

 

Nuri Bilge Ceylan’ın TRT’nin katkısıyla çektiği Bir Zamanlar Anadolu’da, 2011 yılında vizyona girmiş. Senaryo, filme ilham veren özgün hikâyenin yazarı Ercan Kesal, Ebru Ceylan ve Nuri Bilge Ceylan tarafından kaleme alınmış. Film, Ercan Kesal’ın hekimliğinin ilk yıllarında tayin olduğu ve benzer olayların yaşadığı Kırıkkale’nin Keskin ilçesinde çekilmiş. Ercan Kesal, hikâyenin fikir aşamasından senaryo haline gelişini ve bütün adımlarıyla filme çekiliş sürecini Evvel Zaman isimli kitabında anlatıyor. Filmi ve bu kitabı birlikte değerlendirmek sinemaya derin ilgi duyan herkes için ders niteliğinde olacaktır. Kitapta en çok dikkatimi çeken bölümlerden biri de, senaristlerin filme isim aradıkları kısımlar oldu. Doğru ismi bulmak için gösterilen çabaya değmiş ve filme çok isabetli bir isim verilmiş.

 

Evvel Zaman’da Kesal’ın bazı sahneleri yazarken Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez’in 1982 Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan eseri Kırmızı Pazartesi’yi tekrar okumuş olduğunu belirtmesi beni hiç şaşırtmadı. Romanda özetle, namus meselesi yüzünden işlenmek istenen bir cinayet var, bunu herkesin biliyor ve susuyor olması anlatılıyor. Film, kitaptaki duyguyu izleyiciye geçirmekte çok başarılı olmuş. Bu ikili zihnimde Kanadalı yazar, şair, müzisyen Leonard Cohen’in Every Body Knows parçasının “Herkes biliyor, geminin su aldığını/Herkes biliyor, kaptanın yalan söylediğini/Herkeste bu buruk duygular…” sözleriyle birleşerek iyi bir üçlü haline geliyor.

 

Bir Zamanlar Anadolu’da’nın can alıcı kareleri otopsi sahnesinde göze çarpıyor. Teknisyen Şakir’in doktora “Size de bulaşmasın.” repliği son kareyle birlikte belleklerde kalmaya devam ediyor. Sanat, farklı zamanlardan, değişik coğrafyalardan, birbirinden ayrı yollarla bizlere “aynı” şeyi söylüyor.

Okumaya Devam Et...

Sinema

Karınca Evine Varınca

Bizi kendimize getiren yolları severiz” der İbrahim Tenekeci. Yol, muhayyilemezin önemli imgelerinden biri. Hayatın, kişinin serencamının, kemalat yolculuğunun, “olmanın”, mukim kalmayışın, tamahkâr olmadan sebat etmenin ifadesidir yol. Yol hikayeleri, tasavvuf edebiyatımızın da önemli temalarından birini oluşturur.

EKLENDİ

:

Bizi kendimize getiren yolları severiz” der İbrahim Tenekeci. Yol, muhayyilemezin önemli imgelerinden biri. Hayatın, kişinin serencamının, kemalat yolculuğunun, “olmanın”, mukim kalmayışın, tamahkâr olmadan sebat etmenin ifadesidir yol. Yol hikayeleri, tasavvuf edebiyatımızın da önemli temalarından birini oluşturur.

Salik yola çıktıktan sonra artık aynı kişi değildir menzile ister varsın ister varmasın…

Şemsi, hayatın rahle-i tedrisinden geçmiş; yollar boyu düşünmüş taşınmış ölçmüş, biçmiş, tartmış; kamyonunun içinde hayat yolculuğunun da seyrinde bir karakter. Uzun yol şoförü olan Şemsi, İstanbul’a nakliye yapmak üzere yola çıktığında kamyonunda bir kaçak yolcu fark eder. Ve yolculuk burada başlar. Kaçak yolcu Fidan’ın ve Şemsi’nin gençlik yıllarından bugüne kendiyle hesaplaşmasının yolculuğu…*

Şemsi, Fidan’ın tedirgin hali sebebiyle onu İstanbul’a götürmek konusunda tereddüt yaşar. Ve Yolların dili ile Fidan’a sorar:

Ters yola girmiş olabilir misin kızım?

Ters yola girince bütün trafik insanın üstüne üstüne gelir, bilesin”

Fidan aksini söylese de , Şemsi cevabından mutmain olmasa da “Gençliğin acı tecrübeler manzumesi” olduğunu bizatihi kendi hayatından bilir ve Fidan’ın kararına çok da müdahil olmaz.

Nedir Gençlik?,

Akılcılık, duygusallık, duygularda istikrarsızlık, kimlik arayışı benlik duygusu, bencillik, kendini yüceltme, aşağılık kompleksi, bağımsızlık arzusu, bağımlılık, isyankarlık, idealizm, hayal kırıklığı, cesaret , mahcubiyet, çekingenlik, tedirgenlik, huzursuzluk, maceraperestlik, kesin inançlılık, şüphecilik, bunalım, hırçınlık, kavgacılık, çabuk sevinme, çabuk üzülme, çabuk heyecanlanma, kararsızlık, güvensizlikler çağı…

Gençlik, karıncanın hâlinin temsilidir. Filmin yönetmeni Nazif TUNÇ Kuran-ı Kerimde tasvir edilen karıncanın bu tedirgin, kararsız, vehimli halinden mülhem bu filmi çekmeye karar verir. Filmdeki karıncamız bir canlı bomba adayıdır. Gençliğinin gel-gitli hallerini fırsat bilen bir terör örgütü tarafından, İstanbul’a canlı bomba eylemini gerçekleştirmek üzere davet edilmiştir. Bu eyleme ulvî amaçlar yüklenmiş, başta Fidan’ın ölen ablası olmak üzere hak sahiplerinin haklarının yerini bulacağına, yolunda gitmeyen düzenin değiştirilebileceği ümidine inandırılmıştır.

Şemsi, Fidan’ı emniyet içerisinde İstanbul’a götürerek bir iyilik yapacağını düşünür fakat bilmeden bir kötülüğe aracılık eder. Hatasını telafi edebilmek için tekrar yollara düşer. Bayezid-i Bistami Hazretleri’nin, Hemedan’dan aldığı hardal tohumuna birkaç karıncanın karışarak Bistâm’a geldiğini görünce karıncaları Hemedan’a götürüp eski yerine, evlerine geri bıraktığı gibi,

Karınca benimle geldi, benimle gidecek” diyerek kendi canını da ortaya koyduğu bir yolculuğa başlar.

Bu noktadan itibaren Şemsi’nin gençliğinden başlayarak kendi vicdan hesaplaşmasını da izleriz. Gençliğinde 80’li yılların sol örgütlerinde yer almış, bedelini ödemiş, sevdikleriyle ve dostlarıyla yollarını ayırmış, yalnızlaşmış bir karakterdir Şemsi. Fidan’ı bulmak için eskiden yoldaşlık yaptığı dostlarının kapısını çalar. He*r bir dostu Türkiye’nin farklı bir orta yaş tipolojisinin temsilidir. Hararetli gençlik döneminde birbirine yoldaşlık yapmış, ardından kendi yolculuklarına ayrı menziller seçmiş kimselerdir bunlar.

Ama benzer kanaati paylaşırlar: Zamane örgütleri onların gençlik yıllarındakilere benzememektedir. Fikriyatı, kavramları, idealleri mesnetsiz, köksüz, amaçsız; fiiliyatları acımasız ve çok yıkıcıdır.

Şemsi’nin kendi yolculuğunda vardığı nokta vicdanın, adaletin, vatanseverliğin, hür bir kalbin, derin köklerden gelen bir bilgeliğin karar kıldığı bir noktadır. Ruhunun karar kıldığı bu yer karıncanın da ait olduğu Hamedan şehrinin bir temsilidir.

Şemsi, “Karıncayı” da alıp yurduna dönebilecek midir?

2020 Önder Yılın Sinema Ödülü

Pandemi sebebiyle vizyona giremeyen film izleyicisi ile buluşmayı bekliyor. Filmin başrol oyuncusu Halit KARAATA 8. Antakya Film Festivalinde en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görüldü. Karaata, “Bir hayat tecrübesini” hâl diline dökerek oldukça başarılı bir şekilde Şemsi karakterine hayat veriyor. Ama Fidan’ı eski dostuyla kurtardığı sahnede polis de olsa, “Kahraman ne kaybederdi kahramanlığından?” diyerek küçük bir eleştiride bulunmak isteriz.

5. Önder Kültür Sanat ödüllerinde yılın Sinema Filmi ödülünü alan Nazif TUNÇ imzalı “Karınca”ya kendi yolculuğunda başarılar diliyoruz.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar