1. Anasayfa
  2. Kültür Sanat

Tanrı Yoksa Ben Neyin Kardeşiyim?

Tanrı Yoksa Ben Neyin Kardeşiyim?
0

”İnsan ruhu baş kaldırmış, Tanrıdan korkmuyor artık, Leo kardeş.”

Böyle diyor Kazancakis, “Allah’ın Garibi” romanında. 13. asrın Avrupa’sında Tanrı’yı arayan Aziz Francesco’nun dilinden söylenen bu cümle, 20. Asrın Avrupa’sında “Belki de Tanrı yoktur”a evrildi. Elbette bunu söylemek yine de cesurca bir tavırdır. Papanın Tanrısal yetkileri sınırlandırılmış görünse de Toynbee’nin dediği gibi, “Herhangi ateist bir Avrupalıyı deşin, içinden Hristiyan çıkar.” Belki de Karamazov Kardeşler’deki Büyük Engizisyoncu haklıdır: “Özgürlük, özgür akıl, bilim öylesine çıkmaza sokacak onları, öylesine mucizeler, çözülmemiş sırlar çıkaracak karşılarına ki, bazı dik başlılar, azgınlar kendi kendilerini yiyecekler, öteki az güçlü dik başlılar birbirlerini yok edecekler, geri kalan güçsüzler, mutsuzlarsa sürünerek bizim ayaklarımızın dibine gelecek, şöyle bağıracaklar: “Evet, haklıydınız, O’nun sırrı yalnız sizin elinizdeymiş. Size geliyoruz, kendi kendimizden kurtarın bizi.”

Engizisyoncunun kehanetleri için erken ama AB liderlerinin arada bir topluca Papa Francesco’yu ziyaret edip toplu fotoğraf çekmesine bakarak, Toynbee’nin yorumunu ciddiye alabiliriz.

Bergman, işte böyle bir habitus içinde macerasını sürdüren Avrupa’da çekti “Sessizlik” üçlemesini. “Aynadaki Gibi” ve “Kış Işığı”ndan sonra üçlemenin son filmi olan ve üçlemeye adını veren, 1963 yapımı “Sessizlik” filmi, ilk iki filmdeki “Tanrı neden sessiz?” sorusunun aşıldığı ve “Tanrı zaten yok, sadece biz ve birbirimize duyduğumuz yabancılık var.” gerçekliğinin resmedildiği bir ilişkiyi anlatır. Tanrı kavramının yer almadığı modern bir toplumsal ortamda, aile bağlarının nasıl bir yüke dönüştüğünü ve bu bağlardan kurtulmaya çalışan bireyin sürüklendiği içsel yalnızlığı resmeder.

Tanrı Yoksa Ben Neyin Yüzbaşısıyım?

Birbirine muhtaç ama birbirinden nefret eden iki kız kardeş (Ester ve Anna) arasındaki ilişkinin insanî boyutları kadar kaotik tarafları da bulunmaktadır. Bir tren yolcuğunda geçici mola verdikleri Timoka ismindeki hayalî bir yerde iki kardeşin ve küçük Johan’ın yaşadıkları, Tanrı ile iletişim kesildiğinde insanın başına neler geleceğine dair ipuçları sunar izleyicisine. Dostoyevski’nin “Ecinniler” romanında Tanrıyı yok sayan bir sohbetin içine dalarak, “Tanrı yoksa ben neyin yüzbaşısıyım?” diyen askerleri de yoktur Bergman’ın. Yalnız şehirde gezinen tankları görürüz ve onları seyreden Johan’ın merakını.

Tanrı Yoksa Kız Kardeşine Neyle Merhamet Edeceksin?

Ester, entelektüel karizmasıyla, Anna ise dişil enerjisiyle tutunur hayata. Biri zihni diğer ise bedeni simgeler gibidir. Zihniyle güçlü olan ve Öfori (Euphoria) hastası olan Ester, yaklaşan ölüme karşı bedeninin çaresizliğiyle acı çekerken, bedeniyle iltifat gören Anna, zihninin onu zorladığı anlam sorgulamalarına dayanamamanın ıstırabını çekmektedir. Bazen zihin (Ester) bedeni (Anna) kıskanırken, bazen de beden zihnin gücü karşısında ezilir. Ester, ölüm gerçeğiyle yüzleşerek hisseder yalnızlığını, Anna ise tensel hazlarla bu yalnızlığı gidermeye çalışır. Ancak ikisi de bu konuda başarılı olamaz. Birbirleri için ayna görevi gören iki kız kardeş, Tanrısız bir hayatı yaşamayı beceremezler. İkisi de derin, korkunç bir ruhsal yalnızlığın pençesinde kıvranmaktadır. Bir yandan da kardeşler arasında doğal olan psikolojik güç savaşını sürdürmektedirler. Peki Tanrı yoksa kız kardeşine neyle merhamet edeceksin?

Zihin Bedeni Kıskanır mı?

Bir insanın başkasından nefret edebilmesi için önce kendinden nefret etmesi gerekir. İçsel nefreti besleyen dinamikler de yönetmene göre modern hayatta mevcuttur. Rasyonel aklın ölüm karısındaki çaresizliği, tensel hazların yarattığı ruhsal yaralar, azalan diyaloglar, çoğalan yabancılıklar, Ester ve Anna’yı sevgi-nefret ilişkisine iter. Kardeş olarak birbirlerine kanla bağlıdırlar ama ruhsal olarak iki yabancıdırlar. Dilin sessizliği, Tanrının sessizliği, üstüne Bergman filmlerinin meşhur görüntü yönetmeni Sven Nykvist’in siyah-beyaz görüntüleri, iki kız kardeşin sessizliğini katmanlaştırır. Bu iletişimsiz dünyada hayatta kalmaya çalışan (Anna’nın oğlu) Johan ise geleceği temsil eder: Umut mu duymalıyız karamsarlık mı?

Kardeşler arası iktidar savaşında herkes, elindeki güçle mücadele eder. Ester, entelektüel kabiliyeti ve ahlakî üstünlükleriyle Anna’yı kontrol altına almak isterken, bir anne sıfatıyla onu yargılama konumunu kendine hak olarak görür. Anna ise bu ezici güç karısında varlığını ve ilgisini esirgeyerek Ester’den intikam almaya çalışır. Bu ruhsal vampirizm, onları bir yandan eritmekte, öte yandan birbirine hapsetmektedir. Tanrının boşluğunu doldurma çabası, cevaplanmamış bir dua gibi sessizliğe bürünmüştür. Çünkü artık onları birbirine bağlayacak ortak bir inanç zemininden yoksundurlar. Bu iki insan arasındaki sessizlik, iki insanın birbirine olan uzaklığı değil; aynı ruhun iki farklı kutbunun artık birbirini tanımayacak kadar yabancılaşmasıdır. Aralarındaki sessizliğin alt metninde derin bir soru yatmaktadır: Tanrı yoksa ben neyin kardeşiyim?

“İçin Kinle Dolu Senin”

İşte size, inançtan bağımsız iki kız kardeşin hikâyesi:

Anna: “Hepsinin büyük anlamı varmış, hepsi önemliymiş gibi ilkelerinle kafamızı şişirdin. Oysa gevezelikten başka bir şey değildi bu. Neden olduğunu biliyor musun? Bunu sana söyleyeceğim. Hepsi sadece kendini ilginç, başkalarından farklı kılmak içindi. Bunsuz yaşayamıyorsun sen. Her şey hayati, her şey önemli, her şey anlamlı… ve daha bilmem neyse.”

Ester: “Nasıl yaşamamızı istiyordun?”

Anna: “Hep senin haklı olduğunu sandım. Hem de sana benzemeye çalıştım. Hayrandım sana. Beni neden sevmediğini anlayamıyordum.”

Ester: “Bu doğru değil…”

Anna: “Evet doğru. Beni hiç sevmedin. Ama bunu bugüne kadar anlamamıştım. Nasıl oldu anlamıyorum ama benden korkuyorsun.”

Ester: “Korkmuyorum. Seni seviyorum.”

Anna: “Aşktan öylesine çok söz ediyorsun ki!.. Söylemeye hakkım olmayan şey ne? Senin benden nefret etmen mi? Bu benim aptalca bir düşüncem mi? Benden nefret ediyorsun, tıpkı kendinden nefret ettiğin gibi. Benden, benim olan her şeyden. İçin kinle dolu senin.”

Ekrem Özdemir, Mehmet ve Fatma Özdemir’in oğlu olarak 1977’de İstanbul’da doğan yazar, aslen Trabzonludur. Bir kamu kuruluşunda metin yazarlığı yapmaktadır. “FENA Mevlana’da Özgürlük” isimli bilimsel bir çalışması, “Güzel Ayrılık” isimli bir romanı, 2020 TYB Şehir Kitabı Ödülü alan ‘Şehir ve Modern’ isimli bir inceleme-araştırma eseri, "Toprağına Yabancı Aydın" adını taşıyan, Dostoyevski üzerine bir de eleştiri kitabı bulunmaktadır. Mağara Dergisi ve Notlar Dergisi’nde editörlük ve yazarlık yapmış olan yazar, babasının hatıralarını içeren “Haviz-Bir Trabzon Masalı” isimli eserin editörlüğünü yapmıştır.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir