Deneme Serisi: İç Sesin Yankısı
Sessizlik…
Bazen bir cümleden daha gür, bazen bir çığlıktan daha yakıcı.
İnsan konuşarak kendini ifade eder derler. Oysa insan bazen susarak daha çok şey söyler.
Sessizlik, yalnızca kelimenin yokluğu değil, bazen kelimenin ta kendisidir.
Tüm gürültülerin sustuğu yerde, asıl düşünce kendini duyurur.
Tıpkı bir dağın zirvesinde esen rüzgâr gibi: Sessiz, ama derin.
Wittgenstein “Üzerine konuşulamayan hakkında susmalı” derken, susmanın felsefi sınırlarını çizer.
Ama Heidegger, bu sınırı genişletir: Ona göre düşüncenin doğduğu yer dildir, fakat dilin gerçek boyutu sessizlikte gizlidir.
Sözden önce sessizlik gelir; çünkü her kelime, bir sessizlikten doğar.
Peki, biz neden bu kadar çok konuşuyoruz?
Konuşarak kendimizi mi anlatıyoruz, yoksa sessizliğimizden mi kaçıyoruz?
Belki de içimizdeki sessizliğin derinliğinden korkuyoruz.
Çünkü orada kelimelerin maskesi yok.
Orada kendimizle baş başayız.
Ve çoğu zaman, o baş başalığı taşıyacak kadar güçlü değiliz.
Modern çağ, suskunluğu zayıflık olarak tanımlar.
Oysa susmak, bazen en güçlü varoluş biçimidir.
Simone Weil şöyle der:
“Gerçek dua, kelimelerle değil sessizlikle yapılır.”
Çünkü sessizlik, insanın kendini en derin hâliyle dinlediği andır.
Gürültünün içindeki yalnızlık değil; sessizliğin içindeki farkındalıktır asıl olan.
Yunus Emre der ki:
“Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı.”
Ama bazen söz olmaya bile lâyık olmayan bir sessizlik gerekir.
Kalbin arınması için, aklın durulması için…
Sessizlik bazen bir sığınak, bazen de bir isyandır.
Savaş meydanında susan bir anne, mahkemede konuşmayan bir direnişçi veya haksızlık karşısında konuşmayarak içinden haykıran bir vicdan…
Hepsi, sessizliğin farklı tonlarıdır.
Ve bazen insan, en çok susarak anlaşılmak ister.
Çünkü kelimelerin yetersiz kaldığı yer, suskunluğun anlamla dolup taştığı yerdir.
