Ahmet Sezgin
Biz, güzel söze, şiire âşık bir millettik. Edebiyatımızın en güçlü, en etkili ve yaygın türü; bu sebeple hep şiir olmuştur. En çok tanınıp sevilen sanatçılar da şairler, ozanlar olmuştur. İnsan, gönül adamı ve millet olmanın şuuruna erenler, elbette şiir sever olacaktı.
Şairlerimiz millî ve evrensel şuurla şiir söylediler, bizi de “şiirden şuura” yükselttiler. Allah aşkımızı, insan, vatan, millet, bayrak, tabiat, anne, çocuk sevgimizi; kahramanlıklarımızı, ayrılık hüznümüzü, sevincimizi, bayramımızı, yasımızı, dualarımızı, atışmalarımızı, cengimizi, düğünlerimizi, ninnilerimizi, bilmecelerimizi hatta din ve eğitimle ilgili hassasiyetlerimizi şiirlerle anlatırdık biz.
Padişahlarımızın, âlim ve evliyalarımızın bile çoğunun şair olduğu bir millettik biz. Bu kültür ve medeniyet coğrafyasında Ahmet Yesevi’ler, Yusuf Has Hacip’ler, “Avni” mahlaslı Fatih Sultan Mehmet’ler, “Muhibbi” mahlaslı Kanuni Sultan Süleyman’lar, “Selimî” mahlaslı Yavuz Sultan Selim’ler, III. Murat’lar, Yunus Emre’ler, Mevlâna’lar, Fuzuli’ler, Baki’ler, Nef’î’ler, Nedim’ler, Şeyh Galip’ler, Nabi’ler, Karacaoğlan’lar, Hacı Bektaşi Veli’ler, Pir Sultan Abdal’lar, Hacı Bayram Veli’ler, Süleyman Çelebi’ler, Ziya Paşa’lar, Muallim Naci’ler, Âşık Seyrani’ler, Âşık Emrah’lar, Yahya Kemal’ler, Ahmet Haşim’ler, Ziya Osman Saba’lar, Behçet Necatigil’ler, Turgut Uyar’lar, Âşık Veysel’ler, Necip Fazıl’lar, Mehmet Akif’ler, Arif Nihat Asya’lar, Abdurrahim, Bahattin ve Sezai Karakoç’lar, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt’lar, Mehmet Âkif İnan’lar, Alaeddin Özdenören’ler, Nuri Pakdil’ler, İsmet Özel’ler, Yavuz Bülent Bakiler’ler, Arif Ay’lar, Neşet Ertaş’lar, Âşık Mahzuni Şerif’ler; bizim hikâye ve sevdamızı, bizim türkü ve şarkımızı; bizim ağıt ve mersiyemizi, bizim naat, tevhit ve münacatımızı, bizim ilahi ve deyişlerimizi, bizim taşlama ve hicviyelerimizi, bizim hilye ve şehrengizlerimizi, bizim lügaz ve muammalarımızı kısaca bizim kültür ve medeniyet hayatımızı gazel, kaside, mesnevi, rübai, bend, murabba; koşma, semai, destan, ninni, mani şeklinde en güzel şekilde terennüm ettiler.
Halkımız; gönül ocağında sevda, ayrılık, yiğitlik, ölüm gibi önemli durum ve olaylarla ilgili muhabbet ateşiyle türküler yaktı yüz yıllarca. İlahi aşkı anlatan “Leyla ile Mecnun”, “Yusuf u Züleyha”, “Hüsn ü Aşk” gibi klasik eserlerimiz şiirdi. “Su Kasidesi”, “Necid Çölleri’nden Medine’ye”, “Gül Muştusu”, “Yağmur” gibi Hz. Peygamber (sav) aşkını terennüm eden edebî eserler, hep şiirdi.
Anadolu irfanının önemli kaynaklarından Ahmed Mürşidi Hazretleri’nin “Ahmediye”si, Yazıcıoğlu Mehmed’in “Muhammediye”si, Eşrefoğlu Rumi’nin “nefisleri arıtıcı” anlamına gelen “Müzekki’n-Nüfus”u gibi çok önemli dinî klasiklerimiz, İslam’ın halka öğretilip aşılanmasında önemli bir yere sahip ölçülü ve kafiyeli (manzum) metinlerdir. Özellikle de Süleyman Çelebi’nin yazdığı “Vesiletü’n-Necât” isimli meşhur “Mevlid”; yüz yıllar boyu düğünlerde, vefatlarda, mübarek gecelerde camilerde, dergâhlarda, evlerde makamla okunup halkımızın huşuyla dinleyip ruhunu coşturduğu şaheser bir mesnevidir.
Beşikteki, yuvadaki, bahçedeki, çarşıdaki, düğündeki, kışladaki, medresedeki, camideki, dergâhtaki, yoldaki, gurbetteki en güzel hâl ve kelamlar; aşk ve şiirdi bir zamanlar. Yani hayat; ninni, türkü, mani, bilmece, şarkı, semai, koşma, destan, mersiye, ağıt, ilahi şeklinde şiirdi. Muhabbetten şiire; şiirden de şuura bir yolculuk halindeydi insanlar. “Hastalara şifa, / Dertlilere deva, / Borçlulara eda…” diyerek ettiğimiz dualarımız, Allah’a yakarış ifadesi münacatlarımız, Allah’ın birliğini anıtlaştıran tevhitlerimiz, Allah sevgisini dile getiren ilahilerimiz, nefeslerimiz, Hz. Peygamber aşkını anlatan naatlarımız da şiirdi. Sanat ve tasavvuf musikimizin güfteleri, muhteşem şiir anıtlarıydı.
Maalesef millî, manevi ve insani hasletlerimizle ilgili hassasiyetlerimizde de bir şuur kaybına uğradık. Sanat hayatımızda da köklerimizden, gelenekten koptukça hakiki güzellikten, sanattan da koptuk. Gerçek şair ve şiirlerle de ünsiyetimiz kaybolmaya başladı. Şairler, kalem ve kelam sultanları da aramızdan bir bir çekildi. Sanat, edebiyat, kültür, medeniyet, estetik zevk, edep ve dil şuuru gibi kavramlar yozlaştı.
Çocuklardaki güzellik zevk ve heyecanı, dil ve edebiyat zevkiyle başlar. Estetik zevk, duygu ve duyarlılığının verilemeyişi; onların hayatları boyunca sanatsız, estetiksiz, gayri medeni, hoşgörüsüz, ufuksuz, ruhsuz, merhametsiz, renksiz, tatsız ve tuzsuz bir hayat sürmelerine sebep olmakta.
Yıllardır Türk dili ve edebiyatı öğretmeni olarak görev yaptığım liselerde öğrencilerime özellikle şiir vasıtasıyla estetik zevk ve heyecan vermeye gayret ettim. Şiir okumanın sosyal ve kültür hayatımıza; iletişim, diksiyon, hitabet ve yazma becerilerimize; zihnimize ve yüreğimize katacakları şeyler hakkında öğrencilerimi bilinçlendirdim. Liseli öğrencilerimize dil ve edebiyatın en güzel, ince ve zengin ürünleri olan şiirlerle ilgili derin bir zevk ve kültür kazandırabilmek için sınıfların seviyesine göre seçtiğim güzel ve kaliteli şiirleri; ders ve sohbet esnasında konuya uygun, akılda kalıcı, mesaj verici, yüreğe dokunan güzel mısra, beyit ve dörtlükleri derslerde özenle okuyarak gül yürekli öğrencilerime sevdirmeye çalıştım. Bazen de güzel şiirleri fon eşliğinde iletişimli tahtada izlettirdim.
Öğrencilerimin seviye ve ilgilerine uygun olanlardan en beğenilen şiirlerin listesini -şair ve şiirleri ideolojiye kurban etmeden- onlara veriyordum. Bu şair ve şiirlerden kendi yürek ve seslerine en uygun gördükleri şiirlerden her dönem iki veya üç tanesini ezberlettirip sınıf huzurunda okutturuyordum. Her ay bir tanesini ezberleyip sınıfta okumalarını söylüyordum onlara. Böylece hem hafıza ve özgüvenleri güçleniyor hem de diksiyon ve hitabetleri güzelleşiyordu. Ülkemizde liseyi bitiren milyonlarca öğrencinin %10’u bari “İstiklal Marşı” hariç tek bir şiir ezberleyebilseydi keşke!
Şiir yürekli öğrencilerime güldeste (seçki, antoloji) şeklinde bir “şiir defteri” hazırlatıyordum. Bundan sonraki hayatlarında bu şiir dosyasına -bu 100’den fazla şiire- kendi zevklerine göre ilave yapmalarını tavsiye edip imzalayarak, ödüllendirerek bu şiir güldestelerini iade ediyordum. Böylece onların ömür boyu bu şiirler vasıtasıyla şiir-edebiyatla, genelde sanatla, estetikle, yürekle, insani değerlerle ünsiyet kurmalarını sağlamaya çalışıyordum.
Her eğitim döneminin sonunda okul genelinde bütün sınıfların katıldığı “Ezbere Güzel Şiir Okuma Yarışması” yapıyordum. Bölgemizde yetişen şairleri, bazen bu final yarışmasına davet ediyordum. Yarışmada dereceye girenlere, yarışmaya katılan öğrencilerimize şiir kitabı, şiir kaseti, edebiyat dergileri gibi ödüller veriyordum.
Gül yürekli öğrencilerim, tavsiye ettiğim şiirleri ezberleyip sesli okuma hususunda başlangıçta biraz tedirginlik hissetseler de sonrasında bu işten büyük zevk ve mutluluk duyuyordu. Şiiri, diğer edebî türleri hatta Türk halk ve sanat müziğini sevenler çoğalıyordu. Özgüvenleri, sosyal yönleri, diksiyonları gelişiyordu. Edebiyatı sanat (estetik zevk ve heyecan) olarak görmeye başlıyorlardı.
Farklı mesleklerde hizmet eden öğrencilerimin çoğu; özelde şiirle, genelde sanatla, güzellikle, bedii zevkle, insani duyarlılıklarla bağlarını koparmadan ilerliyor. Daha ince bir zevke, daha şuurlu bir estetik olgunluğa, incelik ve letafete eriştiklerini görüyorum onların. Şiirin hayattan kovulduğu, çoğu gencin müteşair olduğu ama şiir kitaplarının okunmadığı, estetikten, incelikten, dil ve edebiyat zevkinden, yürek zenginliğinden, muhabbet ve merhametten uzak, slogancı bir toplumda bu tür çabaları önemsememiz elzemdir.
Psikiyatrist-Şair-Yazar Kemal Sayar, şiir ezberlemeyle ilgili olarak “Maarif Meselesi” başlıklı yazısında çok ilginç bir hatırasını paylaşıyor: “Geçen yıl tıp fakültesi dördüncü sınıf öğrencilerime ders anlatıyordum, bahis depresyondu. (…) Sonra, sınıfa döndüm ve ‘Her biriniz, tek tek sevdiği bir şairden bir dize okusun lütfen.’ dedim. Kimi seviyor ve kimi aklınızda tutuyorsanız ondan bir dize. Şaşkınlık uyandırıcı bir durum ama yaklaşık elli kişilik sınıfta çıt yoktu. Bu kadar öğrencinin içinden bir dize okuyabilen çıkmadı. Bu gençler, uzun saatler boyunca masa başında dirsek çürütüp yüksek puanlar alarak bu fakülteye geliyorlar. Üç yıl sonra doktor olarak mezun olacaklar ve bir dizeyi akıllarında tutamadıkları gibi, görünen o ki kendi alanları dışında pek az okuyorlar. Bana sorsanız tıp fakültelerinin ilk sene tedrisatı içine edebiyat, şiir, felsefe, antropoloji ve sinema dersleri koyarım. İnsan ıstırabını tanımayan kişi hekim değil, musluk tamircisi olur.”
Şair-Yazar Attila İlhan’ın dediği gibi: “Bazıları şiir sevmez. Çünkü onların yaraları yoktur, yaraladıkları vardır.” ama biz yine de “Şiir bir mekteptir.” diyerek şiir, şuur, aşk, estetik, irfan, sabır, şükür, dua ve muhabbet ile kalalım efendim.
“Ve odur ki büyüklük
Şiir, insanın içinden dopdolu bir hayat gibi geçerse
O zaman ölünce de şiirler yazar insan
Ölünce de yazdıklarını okutur elbet
Ve senin böyle amansız gül koktuğun gibi
Yaşamanın her bir yerinde.”
(Edip Cansever)
