Bizimle İletişime Geçin

Sinema

“Sinema’nın Şiiri” Abbas Kiyarüstemi’den Genç Sinemacılara Dersler

Çoğunlukla senarist, yönetmen ve yapımcı olarak tanıdığımız Kiyarüstemi, şair, fotoğrafçı, ressam, çizer ve grafik tasarımcı olarak da eserler vermiştir. İcra ettiği diğer sanat dalları onun sinemasının özgünleştiği noktayı oluşturur. Hayatın içindeki yalın gerçekleri, profesyonel oyuncularla çalışmadan, mütevazı bütçeler ile beyaz perdeye aktaran ve 70’i aşkın ödülün sahibi olan Kiyarüstemi, genç sinemacılar için de büyük bir ilham kaynağıdır.

EKLENDİ

:

Abbas Kiyarüstemi 22 Haziran 1940’da Tahran’da doğdu. Yeni Fars şiirinin en görkemli günlerinin yaşandığı sırada doğan Kiyarüstemi, bu şiiri İran Sinemasının o tarihteki en iyi örnekleriyle buluşturmayı kendine görev edindi.

Arkadaşımın Evi Nerede?, Köker Üçlemesi, Yakın Plan, Kirazın Tadı, Rüzgar Bizi Sürükleyecek, Aslı Gibidir, Sevmek gibi filmlerinin yönetmeni olarak tanıdığımız Kiyarüstemi; minimalist sinemanın öncüsü olmuş, gerçekliği saflık seviyesinde beyaz perdeye aktarmış, sinemanın içine felsefeyi yerleştirmiş, İran’ın kadim şiir kültürünü sinema ile inşa etmiştir. İran sinemasını dünya ile buluşturan Kiyarüstemi, uluslararası platformlarda İran’a ilk ödüllerini kazandırmıştır.

Çoğunlukla senarist, yönetmen ve yapımcı olarak tanıdığımız Kiyarüstemi, şair, fotoğrafçı, ressam, çizer ve grafik tasarımcı olarak da eserler vermiştir. İcra ettiği diğer sanat dalları onun sinemasının özgünleştiği noktayı oluşturur.

Yönetmenlik öncesi ressam ve grafik sanatçısı olarak çalışmış, kitap kapağı ve film posterleri tasarlamıştır.  Bütün bir filmin hikâyesini, tek bir görsele aktarmayı sadelik ve incelikle bu dönemde kavrayan Kiyarüstemi’nin kamerası da çok katmanlı yapıları çok yalın bir görsel dille beyaz perdeye aktarmak üzere kayıttadır.

İran sinemasında 1960’ların sonlarında başlayan ve Füruğ Ferruhzad, Sohrab Şahit Sales, Behram Beyzayi  gibi yönetmenlerin de dahil olduğu İran Yeni Dalgası akımı yönetmenlerinden olan Kiyarüstemi, şiirsel diyaloglar, politik ve felsefi konularla ilgili alegorik hikâye anlatma tarzı ile devrim sonrasında da ülkesinde film yapmaya devam eden nadir yönetmenlerden biri olmuştur. Kiyarüstemi, başka bir kültürün sınırlarına girmeden kendi kültürün sınırlarının içinde “nasıl evrensel nitelikte filmler yapılabileceğini” bizlere göstermiştir.

Sinemanın Bilgesi Abbas Kıyarüstemi’nin farklı ülkelerde yaptığı atölye dersleri, seminer ve söyleşilerinden derlenen notlar Avusturalya’lı oyuncu Paul Cronin tarafından kitaplaştırılmıştır. Kitabın içerisinde yer alan genç sinemacılara yol gösterecek “sinema felsefesi” niteliğindeki bazı alıntıları paylaşıyoruz.

Hayatın içindeki yalın gerçekleri, profesyonel oyuncularla çalışmadan, mütevazı bütçeler ile beyaz perdeye aktaran ve 70’i aşkın ödülün sahibi olan Kiyarüstemi, genç sinemacılar için de büyük bir ilham kaynağıdır.

Kiyarüstemi’den Genç Sinemacılara Dersler

  1. En iyi sinema eğitimi, kendi ihtiyaçlarınız ve güdüleriniz doğrultusunda kendi kendinize oluşturduğunuz eğitimdir. Kendinizi izleyerek, gözlerinizi terbiye ederek, tekrar yaparak, dışarı çıkıp film çekerek eğitin.
  2. İyi filmler en basit en küçük anlardan doğar. Yaşamın günlük sıradanlıklarına zinde gözlerle bakın ve bunların ne kadar büyüleyici olduğunu görün. Yönetmen olarak işimiz gözlemlemek, anımsamak ve ekranda tasvir etmek. Ne kadar çok gözlemlerseniz dünyaya o kadar yoğun tanıklık edersiniz ve işiniz de o kadar iyi olur.
  3. Sinema hakikati asla olduğu gibi vermez. Her bir hikâye, hikâyeyi yaratan kişinin izlerini taşıdığından birtakım yalanlar içerir. Filmin hakikati harfi harfine temsil etmesine gerek yoktur. Aksine hakikat vurgulanabilir. Bir durumun kontrolünü ele alıp seyirciye yaratıcı bir şekilde resmettiğimiz için hakikatler müdahaleler ve eklemelerle vurgulanabilir ve arıtılabilir. Bu yaratıcılığa izin vermek ve bunu teşvik etmek seyircinin yönetmenle yaptığı anlaşmanın bir parçasıdır. Her bir yönetmen bir hakikati kendine özgü bir biçimde yorumlar ve bu da her bir yönetmeni birer yalancı kılar. Ancak bu yalanlar insanlığın derin hakikatlerini dışa vurma görevi görür.
  4. Allah’ın bize bahşettiği bir şey varsa o da hayal gücüdür. Dünyanın gerçekliği gözlerimizin önünde uzanırken hayal kurup rüyalar âlemine dalarken gerçek duygularımızı inançlarımızı ve arzularımızı öğreniriz. En iyi hikâyecilik rüyalardan ve hayallerden ilham alır.
  5. Bütün sanatların temelinde şiir vardır. Şiir halet-i rûhiyenize ve hayat evrenize göre her okumada farklı gösterir kendisini. Sizinle beraber hatta belki de sizin içinizden büyür ve değişir. Şiirler her baktığımızda kendimizi yeniden keşfettiğimiz aynalar gibidir.
  6. Açık uçlu sonu olan bir film, belirli ve kati ve mühürlü bir çözümden daha inandırıcıdır. Hangi film karakterin hayatının başlaması ile başlayıp sona ermesi ile bitiyor? Herkesin bizim göremediğimiz bir geçmişi ve geleceği var. Hikâye biz ona rastlamadan önce başlar ve arkamızı dönüp gittikten çok sonra sona erer. Film ne denli açık uçlu olursa yorumları da o denli ilham dolu olur. Farklı yorumlara açık olan bir film izleyicisi ile diyalog kuran bir filmdir. Rumi’nin de söylediği gibi “Herkes kendi tasavvuru ile benimle dost olur.”
  7. Gerçekte bir şeyi göstermeden ne kadar çok şeyi görünür kılabilirsiniz? Göstermeyerek gösteren bir sinema oluşturmak istiyorum. Bazı filmler o kadar şeyi açığa çıkarır ki izleyicinin hayal gücünün müdahalesine yer kalmaz. Kamera açılarını ayarlarken seyircinin gözlerini yönlendirmekten kaçınmak daha saygılı bir yaklaşımdır. İnsanların neye odaklanacaklarına karar vermelerine müsaade edin.
  8. “Bin farklı kişi tarafından okunmuş bir kitap, bin farklı kitaptır.” der Tarkovsky. Sanatın gücü farklı inşalarda yarattığı farklı tepkiler ile ilgilidir.
  9. Kamera kaleme benzer. İyi bir hattat olmak için durmaksızın yazmanız gerekir. İyi bir gözünüzün olmasını istiyorsanız önce bakmalı sonra elinize kamerayı almalısınız.
  10. Önemli olan, tecrübe etme cesaretine sahip olmak ve sonuçtan belki de yalnızca altı kişinin memnun kalacağı gerçeğinden gözünüz korkmadan risk alabilmektir. İşinizi, kişisel tatmin dışında bir beklentiniz olmadan yapın.
  11. Dünyadaki herkesin anlayabileceği bir iş ortaya çıkarmak istiyorsanız kendi kültürünüzün derinliklerine dalın. Tepeden tırnağa her şeyi öğrenin. Mekânları, fikirleri ve insanları, insanların aşklarını ve kaygılarını tanıyın. Bazı yönetmenler dünyayı dolaşarak bilgi edinmek ister ancak dünyadaki bilginin tamamı kendi toplumunuzda bulunabilir. Etrafınızdaki her şeyle ilişki kurun ki evrensel olsun. Sohrab’ın da yazdığı gibi “Nerede olursam olayım gökyüzü benim.”
  12. Sanat insanlara zorla fikir benimsetmek değildir. İnsanların fikrini almaktır. Sanatın ilgilendikleri ise evrensel ve zamansızdır. İyi bir şiir, zamana ve mekâna rağmen azametlidir. Kudreti asla kaybolmaz. Sansasyonel ve yapay olan işler, ham ve sindirilmemiş gerçeklerle doludur ve kaçınılmaz olarak bir son kullanma tarihleri vardır. Gücünü ideolojiden alan bir film o politik fikirlerin fişi çekildiğinde ve o çağ sona erdiğinde unutulması olasıdır.
  13. Yaratıcılığın elverişsiz durumlarla doğru orantılı olarak filizlendiğini söyleyebiliriz. Sanatçının bir tanımı da sınırları yaratıcılığa dönüştürebilen kişidir. Hafız’ın da dediği gibi: “Bizi kapana kıstıran şey, özgür kılar.”
  14. Festivallerde gösterilecek kadar iyi filmler yapmanız gerektiğini düşünmeyin. Tek bir karmaşık çalışma yerine her biri beş dakika olan küçük ve gerçekçi bir avuç film üretmeye odaklanın. Eğer büyük filmler yapacak araçlarınız yoksa küçük filmler yapın. Hepimiz o açık fikirli yapımcının gelip ödüllü projelerimizi finanse etmesini bekliyoruz. O zamana dek denemeye devam. Sinema sonsuza dek arayıştır. Her bir film yolun üzerindeki bir aşamadır.
  15. Deneyimlerime göre birisi ayağa kalkıp hikâyesini olabilecek en yalın hâliyle anlatmayı başaramıyorsa bu filmi hikâyeye dönüştürecek yeteneği yok demektir. Açık ve anlaşılır olmak ağır çalışma gerektirir. Bazen en yalın hikâyeler, üzerinde en fazla düşünmeyi gerektirendir. Yalınlığı basitlik ile karıştırmayın.
  16. Filmdeki karakterlerin her biri çok önemlidir. Küçük bir rolü herkesin oynayabileceğini düşünmeyin. Ekranda görünme süresi ne olursa olsun kötü bir performans izleyicinin zihnindeki her bir sahneyi etkiler ve filmin merkezinde bir boşluk bırakır. Tek bir falsonun büyümesine izin vermeyin.
  17. Görüntü yaptığım her işin kalbindedir. Kökleri görüntülere dayanan bir film hikâyeleme yoluyla anlatılan bir filmden daha çok ilgimi çeker. İyi bir film, izleyicinin bir anlığına dahi gözünü kırptığında önemli bir şeyi kaçırdığı filmdir. Rüyalarımızı hatırladığımızda kelimeleri değil görüntüleri düşünürüz. Cennet ve cehennem mefhumumuz sözel değil görseldir öncelikle. Bir şeyi kokladığımızda zihninizdeki yığından çekip çıkardığınız bir görüntüye dönüşür. Beni film yapma kararımı etkileyen şey filmin bütün anlamını bir şekilde içeren tek bir görüntüdür.
  18. Üretim kaygılı bir süreçtir. Her bir sanatçı ne zaman bir çalışma yapsa yaratım sürecinde yaşar ve ölür. Sanatçı eserini tamamladığında sonuç ne olursa olsun yeniden doğar. Her şeyi baştan alır. Çoğu insan tek bir hayat yaşarken sanatçılar bir sürü hayat yaşar.

Her bir eseri ile hayat sürmeye devam eden Kiyarüstemî,  4 Temmuz 2016’da Paris’te vefat etmiştir. “Arkadaşımın Evi Nerede?” ve “ Kirazın Tadı” filmleri ile simgeleşmiş  “tek ağaç görseli” kendi hayat filminin bir posteri niteliğinde mezar taşını süslemektedir.

Okumaya Devam Et...

Sinema

Dersu Uzala Filmi Etrafında: Tekno-Kapital İnsan ve Doğadaki Doğal İnsanı Yeniden Düşünmek

Dersu Uzala’nın her şeyin ruhunun olduğunu söylemesi değil, anlamlandırma çabasıydı önemli olan. Anlama ve anlamlandırma en çok sade ve kendiliğinden gelen bir iç ses gibi pazarlıksız olunca harita ruhun haritasına dönüştü Arseniev karakterinde. Bu seyirci filmi seyredenlerdi aynı zamanda. Dönüşümü ateşleyen olaylar yaşantılar örgüsüne takılanlar patika yolda otoban aradılar. Kaybolanlar hissetti.

EKLENDİ

:

Çatışma içimizde başlar. Doğadan yalıtılmış ortamlardan doğaya yapılan her seyir başka bir psikolojik haraketliliğe sebep olabilir. Karşılaşma kaçınılmazdır. Düşünen bir zihin, hala duyarlılığını yitirmemiş her kalp için doğa ya tedavi edici olur ya da hastalıkları arttırıcı olur. Dersu Uzala gibi bir bilge ile karşılaşılmışsa bu çoğunlukla tedavi edici bir sürece dönüşebilir.  Tüm dünyayı hatta tüm evreni hesaplamak, haritalamak ve böylece her şeyi kendi tekno-kapital dünyamız için daha kullanılmaya elverişli hale getirmek isteyebiliriz. Fakat bunu ruhunun derinliklerinde doğanın ritmini metafizik gerilimiyle rezonansa girerek yaşayan biri değiştirebilir. İç doğanın dış doğaya verdiği anlamlar dışımızdaki dünyanın etkileşiminde yanlış bir yola sapmış olabilir. Dış dünya tamamiyle yapay, sentetik ve doğayla uyumsuz bir formata girmişse insanın iç dünyasınının oluşumunda parazit etkiler yapabilir. Hatta bu parazitler yıkıcı bir etki ile hastalığa dönüşebilir.

İnsan tahayyülünün beton bir çerçevede buzullaşıp metalleşmesi karşısında filmdeki eşsiz sahneleriyle ormanın içinde tüm yüklerinden fazlalıklarından arındırması Dersu Uzala filmini seyredilir kılmaya değer. Hangi dolayımlara dolanıp zihnimizdeki hangi şartlanmışlıklara takılıp kalmışsak da sürekli yanan bir mumun alevinde eriyip gidebilecek bir aysbergin hiçbir şansının da olmayacağını unutmamamız gerektiğini kanıtlar niteliktedir bu film. M. Haneke’nin buzullaşma üçlemesinin buzları da eriyebilir. Bu doğal sürekliliğe ne dayanabilir?

İnsan ruhunun otobana değil patika yollara daha uygun olduğunu belirten bilge mimar Turgut Cansever’i hatırladım film boyunca. Köşeli, düz ya da geometrik modern (çoğu zaman da bu modernleşmeyi de başaramamış) mimarinin içinden hayal perdemiz sinemanın ekranında yansıyan çelişkili ruh halimizi patikalaştırdı film. Bir otobana çıkıp son sürat beklentisi içine gimek yerine sahneyi durdurup  bir kenarda doğayı temaşa etmek isteği doğduğunda mumun alevi yandı. Seyirlik ne kaldıysa o bile yeterdi. Nerdeyse kendiliğinden yanan ışık gibi bir anafordu bu.

Dersu Uzala’nın her şeyin ruhunun olduğunu söylemesi değil, anlamlandırma çabasıydı önemli olan. Anlama ve anlamlandırma en çok sade ve kendiliğinden gelen bir iç ses gibi pazarlıksız olunca harita ruhun haritasına dönüştü Arseniev karakterinde. Bu seyirci filmi seyredenlerdi aynı zamanda. Dönüşümü ateşleyen olaylar yaşantılar örgüsüne takılanlar patika yolda otoban aradılar. Kaybolanlar hissetti.

Kurosawa, doğduğu ve yetiştiği nehrin suları kirlenince yumurtalarını bırakamayıp çaresizce uzak Sovyet nehirlerine yüzmek ve yumurtalarını buralara bırakmak zorunda kalan bir somon balığının durumuna benzetmiş ve üzüntüyle ”Japon somonunun doğal olarak yumurtalarını bir Japon nehrine bırakması gerekmez mi” diye sormuştur. Yönetmen Kurusowa yabancılaşmanın sıkıntısını Sibirya steplerindeki ormanlarda mı yıkamalıydı? Anlaşılan o ki başka çaresi de kalmamış gibi. Biz yaşadığımız tekno-kapital dönüşümü hangi sularda ve hangi ormanın patika yollarında temizleriz bilinmez. Fakat bir arınma yaşanacaksa doğadaki sadeliğe, beklentisizliğe ve pazarlıksız oluşa dönüşü de gerektirir. Zamanın mekanda kurduğu ritmik ve döngüsel akış tekno-kapital beyinlerin yaptıkları ile yer değiştirmişse artık insan ne kadar insan kalabilir? İnsan doğaya hâkim olmaya çalışmak yerine onunla var olmak deneyimini yaşadığında gözündeki ışığın onun kalbindeki taşlaşmayı durdurduğu söylenebilir. Dersu Uzala hayatını bir misafir olarak bir çocuğun gözlerinde de devam ettirebilir velhasıl. Bazı filmler tahayyülümüzde öyle yer eder ki bir deneyime dönüşür zihnimizde. Yaşamsal bir pratik olarak kendini tekrar ederek buzullaşmayı durduran bir mum alevi olarak belleğimizde yeniden üretilir. Bu film de o tür filmlerden. Saygı ve selamlarımla…

Okumaya Devam Et...

Sinema

Her Zaman, Her Yerde

Nuri Bilge Ceylan’ın TRT’nin katkısıyla çektiği Bir Zamanlar Anadolu’da, 2011 yılında vizyona girmiş. Senaryo, filme ilham veren özgün hikâyenin yazarı Ercan Kesal, Ebru Ceylan ve Nuri Bilge Ceylan tarafından kaleme alınmış. Film, Ercan Kesal’ın hekimliğinin ilk yıllarında tayin olduğu ve benzer olayların yaşadığı Kırıkkale’nin Keskin ilçesinde çekilmiş. Ercan Kesal, hikâyenin fikir aşamasından senaryo haline gelişini ve bütün adımlarıyla filme çekiliş sürecini Evvel Zaman isimli kitabında anlatıyor. Filmi ve bu kitabı birlikte değerlendirmek sinemaya derin ilgi duyan herkes için ders niteliğinde olacaktır. Kitapta en çok dikkatimi çeken bölümlerden biri de, senaristlerin filme isim aradıkları kısımlar oldu. Doğru ismi bulmak için gösterilen çabaya değmiş ve filme çok isabetli bir isim verilmiş.

EKLENDİ

:

Yazar: Rabia Kanpolat

Sanat, bazı boyutlarıyla kültürden kültüre farklılıklar gösterse de aynı düşünceyi evrensel olarak farklı alanlarda, farklı yollarla seslendirme imkânı da sunmaktadır. Sinema; edebiyat, müzik gibi pek çok sanattan beslenerek; görsel, yazınsal, işitsel  enstrümanları kullanarak toplumu zihinsel olarak inşa etmektedir.

 

Ali Ural, konuk olduğu Trt 2’de yayınlanan Edebiyat Söyleşileri programında “Bir kitabın okuru sayısınca nüshası vardır.” diyor. Bu cümleden yola çıkarak “Bir filmin izleyici sayısı kadar versiyonu vardır.” diyebiliriz. Film, bittikten sonra izleyici zihninde yeniden çekmeye başlıyorsa iyi bir iş çıkarmış ve muhatabına nüfuz etmiş demektir.

 

Bir Zamanlar Anadolu’da benim üzerimde tam da böyle bir etki uyandırdı ve uzun uzun düşünmemi sağladı. Film bittiğinde sıradan bir izleyici olarak zihnimde oluşan ilk cümle “Bu filmde kimse işini düzgün yapmıyor.” oldu. Sonra tek tek doktorun, savcının, komiserin ve diğer rollerin film akışı boyunca sergiledikleri tutumları, katil karakterine  yaklaşımlarını gözden geçirdim. Kurduğum bu ilk cümle iyice koyulaştı zihnimde. Yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgi gibi, görevle kişisel alan arasında da ince bir çizgi var. Bu çizgi aşıldığında toplu bir boş vermişlik çıkıyor ortaya ve bireylerin hikâyesi asıl meselenin önüne geçiyor. Filmde bu olgu; manda yoğurdunun lezzetinden, kuzu etinin güzelliğinden bahsedilen sahnelerle ön plana çıkarılıyor. Bagaja cesetle beraber koyulan kavun sahnesi ise her şeyi tek başına anlatmaya yetiyor.

 

Nuri Bilge Ceylan’ın TRT’nin katkısıyla çektiği Bir Zamanlar Anadolu’da, 2011 yılında vizyona girmiş. Senaryo, filme ilham veren özgün hikâyenin yazarı Ercan Kesal, Ebru Ceylan ve Nuri Bilge Ceylan tarafından kaleme alınmış. Film, Ercan Kesal’ın hekimliğinin ilk yıllarında tayin olduğu ve benzer olayların yaşadığı Kırıkkale’nin Keskin ilçesinde çekilmiş. Ercan Kesal, hikâyenin fikir aşamasından senaryo haline gelişini ve bütün adımlarıyla filme çekiliş sürecini Evvel Zaman isimli kitabında anlatıyor. Filmi ve bu kitabı birlikte değerlendirmek sinemaya derin ilgi duyan herkes için ders niteliğinde olacaktır. Kitapta en çok dikkatimi çeken bölümlerden biri de, senaristlerin filme isim aradıkları kısımlar oldu. Doğru ismi bulmak için gösterilen çabaya değmiş ve filme çok isabetli bir isim verilmiş.

 

Evvel Zaman’da Kesal’ın bazı sahneleri yazarken Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez’in 1982 Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan eseri Kırmızı Pazartesi’yi tekrar okumuş olduğunu belirtmesi beni hiç şaşırtmadı. Romanda özetle, namus meselesi yüzünden işlenmek istenen bir cinayet var, bunu herkesin biliyor ve susuyor olması anlatılıyor. Film, kitaptaki duyguyu izleyiciye geçirmekte çok başarılı olmuş. Bu ikili zihnimde Kanadalı yazar, şair, müzisyen Leonard Cohen’in Every Body Knows parçasının “Herkes biliyor, geminin su aldığını/Herkes biliyor, kaptanın yalan söylediğini/Herkeste bu buruk duygular…” sözleriyle birleşerek iyi bir üçlü haline geliyor.

 

Bir Zamanlar Anadolu’da’nın can alıcı kareleri otopsi sahnesinde göze çarpıyor. Teknisyen Şakir’in doktora “Size de bulaşmasın.” repliği son kareyle birlikte belleklerde kalmaya devam ediyor. Sanat, farklı zamanlardan, değişik coğrafyalardan, birbirinden ayrı yollarla bizlere “aynı” şeyi söylüyor.

Okumaya Devam Et...

Sinema

Karınca Evine Varınca

Bizi kendimize getiren yolları severiz” der İbrahim Tenekeci. Yol, muhayyilemezin önemli imgelerinden biri. Hayatın, kişinin serencamının, kemalat yolculuğunun, “olmanın”, mukim kalmayışın, tamahkâr olmadan sebat etmenin ifadesidir yol. Yol hikayeleri, tasavvuf edebiyatımızın da önemli temalarından birini oluşturur.

EKLENDİ

:

Bizi kendimize getiren yolları severiz” der İbrahim Tenekeci. Yol, muhayyilemezin önemli imgelerinden biri. Hayatın, kişinin serencamının, kemalat yolculuğunun, “olmanın”, mukim kalmayışın, tamahkâr olmadan sebat etmenin ifadesidir yol. Yol hikayeleri, tasavvuf edebiyatımızın da önemli temalarından birini oluşturur.

Salik yola çıktıktan sonra artık aynı kişi değildir menzile ister varsın ister varmasın…

Şemsi, hayatın rahle-i tedrisinden geçmiş; yollar boyu düşünmüş taşınmış ölçmüş, biçmiş, tartmış; kamyonunun içinde hayat yolculuğunun da seyrinde bir karakter. Uzun yol şoförü olan Şemsi, İstanbul’a nakliye yapmak üzere yola çıktığında kamyonunda bir kaçak yolcu fark eder. Ve yolculuk burada başlar. Kaçak yolcu Fidan’ın ve Şemsi’nin gençlik yıllarından bugüne kendiyle hesaplaşmasının yolculuğu…*

Şemsi, Fidan’ın tedirgin hali sebebiyle onu İstanbul’a götürmek konusunda tereddüt yaşar. Ve Yolların dili ile Fidan’a sorar:

Ters yola girmiş olabilir misin kızım?

Ters yola girince bütün trafik insanın üstüne üstüne gelir, bilesin”

Fidan aksini söylese de , Şemsi cevabından mutmain olmasa da “Gençliğin acı tecrübeler manzumesi” olduğunu bizatihi kendi hayatından bilir ve Fidan’ın kararına çok da müdahil olmaz.

Nedir Gençlik?,

Akılcılık, duygusallık, duygularda istikrarsızlık, kimlik arayışı benlik duygusu, bencillik, kendini yüceltme, aşağılık kompleksi, bağımsızlık arzusu, bağımlılık, isyankarlık, idealizm, hayal kırıklığı, cesaret , mahcubiyet, çekingenlik, tedirgenlik, huzursuzluk, maceraperestlik, kesin inançlılık, şüphecilik, bunalım, hırçınlık, kavgacılık, çabuk sevinme, çabuk üzülme, çabuk heyecanlanma, kararsızlık, güvensizlikler çağı…

Gençlik, karıncanın hâlinin temsilidir. Filmin yönetmeni Nazif TUNÇ Kuran-ı Kerimde tasvir edilen karıncanın bu tedirgin, kararsız, vehimli halinden mülhem bu filmi çekmeye karar verir. Filmdeki karıncamız bir canlı bomba adayıdır. Gençliğinin gel-gitli hallerini fırsat bilen bir terör örgütü tarafından, İstanbul’a canlı bomba eylemini gerçekleştirmek üzere davet edilmiştir. Bu eyleme ulvî amaçlar yüklenmiş, başta Fidan’ın ölen ablası olmak üzere hak sahiplerinin haklarının yerini bulacağına, yolunda gitmeyen düzenin değiştirilebileceği ümidine inandırılmıştır.

Şemsi, Fidan’ı emniyet içerisinde İstanbul’a götürerek bir iyilik yapacağını düşünür fakat bilmeden bir kötülüğe aracılık eder. Hatasını telafi edebilmek için tekrar yollara düşer. Bayezid-i Bistami Hazretleri’nin, Hemedan’dan aldığı hardal tohumuna birkaç karıncanın karışarak Bistâm’a geldiğini görünce karıncaları Hemedan’a götürüp eski yerine, evlerine geri bıraktığı gibi,

Karınca benimle geldi, benimle gidecek” diyerek kendi canını da ortaya koyduğu bir yolculuğa başlar.

Bu noktadan itibaren Şemsi’nin gençliğinden başlayarak kendi vicdan hesaplaşmasını da izleriz. Gençliğinde 80’li yılların sol örgütlerinde yer almış, bedelini ödemiş, sevdikleriyle ve dostlarıyla yollarını ayırmış, yalnızlaşmış bir karakterdir Şemsi. Fidan’ı bulmak için eskiden yoldaşlık yaptığı dostlarının kapısını çalar. He*r bir dostu Türkiye’nin farklı bir orta yaş tipolojisinin temsilidir. Hararetli gençlik döneminde birbirine yoldaşlık yapmış, ardından kendi yolculuklarına ayrı menziller seçmiş kimselerdir bunlar.

Ama benzer kanaati paylaşırlar: Zamane örgütleri onların gençlik yıllarındakilere benzememektedir. Fikriyatı, kavramları, idealleri mesnetsiz, köksüz, amaçsız; fiiliyatları acımasız ve çok yıkıcıdır.

Şemsi’nin kendi yolculuğunda vardığı nokta vicdanın, adaletin, vatanseverliğin, hür bir kalbin, derin köklerden gelen bir bilgeliğin karar kıldığı bir noktadır. Ruhunun karar kıldığı bu yer karıncanın da ait olduğu Hamedan şehrinin bir temsilidir.

Şemsi, “Karıncayı” da alıp yurduna dönebilecek midir?

2020 Önder Yılın Sinema Ödülü

Pandemi sebebiyle vizyona giremeyen film izleyicisi ile buluşmayı bekliyor. Filmin başrol oyuncusu Halit KARAATA 8. Antakya Film Festivalinde en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görüldü. Karaata, “Bir hayat tecrübesini” hâl diline dökerek oldukça başarılı bir şekilde Şemsi karakterine hayat veriyor. Ama Fidan’ı eski dostuyla kurtardığı sahnede polis de olsa, “Kahraman ne kaybederdi kahramanlığından?” diyerek küçük bir eleştiride bulunmak isteriz.

5. Önder Kültür Sanat ödüllerinde yılın Sinema Filmi ödülünü alan Nazif TUNÇ imzalı “Karınca”ya kendi yolculuğunda başarılar diliyoruz.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar