“Gereksiz olan şey, günahtır.”
Tarkovski sinemasında beni en çok sarsan repliklerden biri budur. Ne zaman bu cümle aklıma gelse, hayatımda gerekli olan ve olmayan şeyleri düşünür, kendime, kendi bedenime ve ruhuma ne denli haksızlık yaptığımı hissederim.
Bazı sanatçılar, belli bir yaşam tecrübesine erişmeden anlaşılamıyor. Hiç düşündünüz mü? Hayatınızda yer alan, zaman ve mekân işgal eden kimselerin ne kadarı sizin için gerekli? Kimler, gereksiz yere zamanınızı sizden çalıyor? Ya da en son yaptığınız alışveriş sizin için ne kadar gerekliydi? Olmasa hayatınızda eksiklik mi oluşurdu? Bu yıl, eviniz ya da bedeniniz için yaptığınız alışverişlerin gerekliliği neydi? Sadece bu bakış açısı için bile Tarkovski, izlenmesi, anlaşılması gereken bir yönetmen.
Tarkovski izlemek, aslında sinema izlemekten çok daha fazlası. Onun filmlerine adım attığımda, kendimi bir hikâyeden çok kendi içime açılan bir kapının önünde buluyorum. Tarkovski sinemayı yalnızca görsel bir sanat olarak değil, ruhun sınavlarından geçen bir deneyim olarak kuruyor.
Bir kez onun (kimilerine dayanılmaz gelen) uzun planlarında, bitmek bilmeyen sessizliklerinde kaybolduğunuzda bir şeyi fark ediyorsunuz; buradaki amaç olayları hızla anlatmak değil, zamanı hissettirmek. Tarkovski’nin ifadesiyle sinema, “zamanı mühürlemek”tir. Bu mühürlenmiş zamanın içinde, kimi zaman yağmurun altında yürüyen bir adamı, kimi zaman toprağa uzanmış yatan bir iz sürücüyü, kimi zaman sessizce yanan bir evi izlerken, aslında kendi iç sesinizle baş başa kalıyorsunuz.
Benim için Tarkovski izlemek, dünyanın hay huyuna dur demek, bakışımı, duruşumu yavaşlatmak, gündelik hayatın telaşında unutulan soruları yeniden hatırlamak anlamına geliyor: Neye inanıyorum? Neden yaşıyorum? Zamanın içinde kaybolurken, hangi anlar bana ait kalıyor? “Bir şeyi istediğim zaman, onu gerçekten isteyip istemediğimi nasıl bilebilirim?”
İnançla Gelen Çatışmalar
Tarkovski’nin filmlerinde en çok dikkatimi çeken şey, inancın asla kolay bir cevap olarak sunulmaması. İnanç, onun sinemasında daima bir sorgulama, bir kriz, hatta bazen bir sessizliktir. “Sanat, Tanrı’ya bir hediye sunmaktır.” Bunun için de var olmakla var eden arasında bir köprü kurmak gerekiyor.
“Andrey Rublev”i izlerken, ikon ressamının yaşadığı sarsıntı bana çok dokunmuştu. Bir kilisenin vahşice yağmalandığı sahnede, Rublev’in Tanrı’nın sessizliğine öfkelenmesini izlerken, kendi hayatımdaki inanç boşluklarını düşündüm. Ama filmin sonunda genç bir çocuğun çanı dökmesi ve o çanın gerçekten çalması… İşte orada, içimde bir şeylerin yeniden filizlendiğini hissettim. Sanki umut, en çaresiz anlarda bile geri dönüyordu.
“The Sacrifice (Kurban)” ta ise Aleksandr’ın evini yakma sahnesi beni derinden sarstı. Ekranda sadece bir ev yanmıyordu; bana sanki kendi hayatımdaki dünyevi bağların ateşe verilmesi gerektiğini hatırlatıyordu. “Eğer dünya kurtulacaksa, sen de bir şeylerden vazgeçmeye razı mısın?” sorusuyla yüz yüze kalmıştım.

İnsan Olmanın Ağırlığı
“Solaris”te Kelvin’in ölmüş eşiyle karşılaşması beni çok uzun süre düşündürdü. Hepimizin geçmişinde yüzleşmekten kaçtığı şeyler var. Solaris gezegeni o kaçışları imkânsız kılıyor, vicdanı karşımıza dikiyor. O sahnelerde, kendi hayatımda geriye dönüp değiştiremeyeceğim şeylerle barışmanın ne kadar zor olduğunu düşündüm.
“Stalker” ise bambaşka bir deneyim. Sinema tarihinin belki de en iyilerinden biri olan filmde, Bölge’ye yapılan o yolculuk, aslında benim kendi iç yolculuğuma dönüştü. Karakterler Oda’nın kapısına geldiklerinde, onların içeri girmeye cesaret edememesi bana çok tanıdık geldi. Çünkü hepimiz aslında ne istediğimizi tam olarak bilemiyoruz. Bazen en derin arzularımızın gerçekleşmesinden bile korkuyoruz. Bu filmi izlerken Kierkegaard’ın “Korku ve Titreme” isimli eseriyle, Dostoyevski’nin “Budala” romanını birlikte değerlendirmek gerekiyor. İnsan, inancını ispatlamak zorunda kaldığında, korku ve titremeden inancını yıkmaya da çalışabilir. “Stalker”da Oda’ya vardıklarında, kimyagerin orayı yok etmeye çalışması gibi.
Zamanın Sessizliği
Tarkovski’nin filmlerinde zaman, yalnızca akan bir şey değil, ruhumuzun aynasıdır. “Nostalghia”daki mum sahnesini hatırladığımda, insanın inancı uğruna katlandığı çileyi düşündüm. O mum sönmeden karşı kıyıya geçmek… Hayatta bazen küçücük bir eylem, dev bir imtihan olabiliyor. Yine, toprağından, yurdundan, vatanından uzak kalmanın, kendini anlatamamanın acısını düşündüm. Yönetmenin tarifiyle nostalji; “Maneviyatını başkasına aktaramamanın acısıdır.” İşte bu, her insanın hayatında en az bir kere hissettiği bir acıdır.
Yönetmenin en kişisel filmi olarak bilinen Mirror (Ayna)’da annesini suyun başında saçlarını tararken izlemek, insana kendi çocukluğunu hatırlatıyor. Basit bir hareketin içinde bile zamanın sonsuzluğu hissediliyor. O anlarda Tarkovski bize şunu fısıldıyor: “Zaman sadece geçmez, içimize işler.”
Tarkovski’yi Niçin İzlemeliyiz?
- Kendi inanç krizlerimizi görmek için; Çünkü onun filmleri, hayatla aramızdaki samimi bağın koptuğunu, bu yüzden Tanrı’nın sessizleştiğini ve insanın çaresiz yakarışını bize unutturmuyor.
- Varoluşsal sorunlarla yüzleşmek için; “Solaris”te ya da “Stalker”da olduğu gibi, insanın kendinden kaçamayacağını hatırlamak için.
- Zamanın ağırlığını hissetmek için; Tarkovski, bize zamanı hızla tüketmek yerine, onunla yaşamayı öğretiyor.
- Sanatın manevi boyutunu deneyimlemek için; Çünkü onun sineması bir hikâyeden çok bir dua gibi.
- Modern dünyanın yüzeyselliğine direnmek için; Tarkovski izlemek, biraz yavaşlamak ve kendi iç sesini yeniden duymak demek. Yönetmenin dediği gibi; “Kendinize vakit ayırmayı yalnızlık olarak algılamayacak şekilde kendinizi yetiştirin.”
- Kendi hayatımızı sorgulamak için; Onun filmlerinden çıktıktan sonra insanın aklında hep aynı sorular kalıyor: “Ben kimim? Ne için yaşıyorum?”
