1. Anasayfa
  2. Şahsiyet

Üsküplü ve Bandırmalı Ali Öztaylan

Üsküplü ve Bandırmalı  Ali Öztaylan
0
  • Ali Ağabey,
  • Bandırmalı Ali Ağabey,
  • Tatlıcı Ali Efendi,
  • Sütçü Ali Efendi,
  • Ali Dede,
  • Ali Öztaylan…

Bu ifadelerin hepsi onun için kullanılıyor.

Onu 1970’li yılların sonunda tanıdım. Bandırma İmam Hatip Lisesinin kültürel bir programında jüri üyesi olarak davet edildiğimde, ismini daha önce Erol Ayyıldız Beyefendi’den duyduğum Ali Ağabey’e “çam sakızı, çoban armağanı” olarak Tekkeler ve Zaviyeler isimli eserimi takdim etmiştim. Kitabı hürmetle alıp öpüp başına götürdükten sonra tatlı edasıyla sordu:

“İzin aldınız mı, azizim?”

Bir anda ne diyeceğimi bilemedim. Beni zor durumdan kurtarmak için, “Büyükler, bir şahısla ilgili bir kitap yazacağı zaman onun ruhaniyetinden izin alırlar. Bazen yazdıkları eseri sarıp mezarına koyarlar, zuhuratı beklerler.” dedi.

Benim mahcubiyetimin arttığını gören Ali Ağabey, teselli cümlelerine başladı:

“Ne mutlu size, onlar izin vermeseydi yazamazdınız…”

Daha sonraki yıllarda kaleme aldığım ve ilk cildi 1990’da basılan Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler isimli eserimi Ali Ağabey’e ithaf etmiştim. Her ziyarette bu davranışıma atıfta bulunarak, “Azizim, fakiri defter-i uşşaka kaydettiniz, inşallah layık oluruz.” buyururlardı.

Ali Ağabey’i dostlarımla birlikte otuz yıl ziyaret ettik. Bazen “Süt Evi”nde, bazen devlethanelerinde sohbetlerinden istifade etmeye çalıştık. Zaman zaman bizzat mübarek elleriyle yaptığı ve elleriyle ikram ettiği sütlaçları cümbüşledik.

Bir sevdam da fotoğraf çekmek… Fakat bu neslin fotoğrafa pek sıcak bakmadığını babamdan biliyordum. Ali Ağabey’i üzmeden bunun yolunu aradım ve buldum:

“Ali Ağabey, müsaade buyurursanız dostlarla birlikte zat-ı âlinizin fotoğrafını çekeyim. Âlem-i cemale intikal ettiğimizde onlara bakarak bizi rahmetle anarlar.”

Hayır diyemedi. Ve ben otuz yıl onun cemalini çektim. Bir konuda iddialıyım: Onun fotoğrafını benden çok çeken yoktur.

Ali Ağabey ile olan her sohbetimizde gönül eğitimiyle insanoğlunun ne kadar “güzel” hâle gelebileceğini hatırladım. İstidat ve dost terimleri aklıma geldi. Şimdi, eskilerin tabiriyle burada bir istitrât yapma vaktidir.

Madde ve manadan meydana gelen insanoğlunun eğitimi öncelikle iki konuyu gündeme taşır:

Bedenin eğitimi, ruhun eğitimi.

Konu ile ilgili ilk soru ise şudur: İnsanın eğitimi mümkün müdür, yoksa akıntıya kürek mi çekiyoruz?

İnsana istenilen kıvam verilebilir mi? İnsan, balmumuna şekil verildiği gibi, eğitimle her kalıba sokulabilir mi?

Yüzyıllardır tartışılan bu meseleye farklı cevaplar verildiği bilinmektedir. Bu tartışmalara şimdilik girilmeyecektir.

Burada söylemek istediğim ikinci konu istidattır. İnsan eğitiminin merkez kelimesi istidattır. Yani kabiliyet. Yeni ifadeyle yetenek. İnsan terbiyesi için hangi tezi savunursak savunalım, tartışmamızın bir ucu mutlaka kabiliyet meydanına çıkacak, yetenek alanına ulaşacaktır. Kabiliyeti olmayan bir bedenden birinci sınıf bir atlet elde etmek mümkün olmadığı gibi, istidadı olmayan bir ruhtan kâmil bir insan örneğine ulaşmak da mümkün olmayacaktır.

İnsan eğitiminin çok önemli bir alanıyla meşgul olan tasavvufî eğitimin de merkez kelimesi istidattır. Ruhlarımızın mimarı olan mürşidler, aslında istidat ve kabiliyetlerimize yön veren rehberlerdir. Yeteneklerimize yol gösteren kılavuzlardır. Aranan seviyede istidat olmadıktan sonra mürşidin gücü sınırlı kalacak demektir.

Bu gerçeği bilen arifler herkese yeteneğine göre ödev vermiş, gücünün üstünde yük yüklememişlerdir. Böyle bir yanlışın yapıldığı, ruhî-psikolojik sıkıntıların gündeme geleceğini bilen mutasavvıflar, bazı müridlerini başka diyarlarda olan meslektaşlarının yanına göndermişlerdir.

İstidatlı insanlar ise ustalarının elinde ruh atletizminin yürüyen, koşan değil, adeta uçan dervişleri olmuşlardır. Maddî dünyanın ötesinde mana âleminin sırlı bahçelerinde kanat çırpan dervişler, oradan diğer insanlara sundukları buketlerle ufkumuzu açmış, ruhumuzu aşılamış, kalbimize kol kanat germiştir. Onların ses ve nefesleri bizi başka meclislere taşımış, avucumuzda kaybettiğimiz yıldızları hatırlatmış, ezel bezminin dostluklarını önümüze sermiştir.

Bugün de böyle insanlar var mı yeryüzünde diye bir soru aklımıza gelebilir. Ali Ağabey ve onun meslektaşlarını tanıyanlar bu soruya cevap ararken zorlanmayacaklardır. Çünkü onun/onların sohbet meclisinde bulunanlar yukarıdaki duyguları yaşayarak başka bir âleme yükselmişlerdir. Zamanı durdurmak isteyenler, o anda bütün hücreleriyle Üsküplü şairin mısraını hatırlamışlardır:

“Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa”

Ali Ağabey de Allah’ın Üsküp’te yarattığı kabiliyetli insanlardan biridir. Balkan Savaşlarının en sıkıntılı günlerinde dünyaya gelen, İstiklâl Harbi’nin en problemli zamanlarında gençlik dönemlerini yaşayan Ali Ağabey’e lütfedilen kabiliyete paralel olarak yüz yüze geldiği mürşidlerle bu mübarek daireyi tamamlamışlardır.

Osmanlı döneminin son yadigârlarıyla tanışma imkânını elde eden Ali Efendi, Bandırma’ya göçtükten sonra İstanbul’la alâkayı hiç kesmemiş, ilim, irfan ve sanat dünyasının “güneş”leriyle beraber yaşamaya özellikle dikkat etmiştir. Sadece mutasavvıfların rahle-i tedrisinden feyz almamış, âlim, şair, ressam ve hattatların aydınlık hâlesinden de nasiplenmeye çalışmıştır.

Bundan dolayı onun devlethanesinde Necmüddin Okyay’ın orijinal hatlarıyla, Tahirülmevlevî’nin müellif nüshası Divan’ını, Süheyl Ünver’in eseriyle Kütahyalı Ressam Ahmed’in şaheserlerini yan yana görebilirsiniz.

Ali Ağabey’in sohbet meclisi bu zat-ı şeriflerin ism-i cemilleriyle başlar, hemen Hz. Neyzen, Mehmet Âkif’le birlikte halkaya dâhil olur. Neyzen Tevfik’in dilinden “Âkif’im, Âkif’im” naraları yükselir. İbnülemin, Mükrimin Halil Yınanç, Abdülbaki Gölpınarlı, “Yavrumun Kahvesi”nde bir araya gelir, sohbet koyulaşırdı.

Bu esnada ziyaretine gelen insanlara nasıl teşekkür edeceğini şaşırır, Âkif’in mısralarına sığınırdı:

“Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım.”

Her arifin hayatında olduğu gibi onun hayatında da zor anlar, celâlî tecelliler oldu. İhtilallerde içeri alındı, kütüphanesi tarumar edildi, özel evrakları, mektupları yok edildi. Bu sahneleri heyecanla yâd ettikten sonra cümlelerini üç kelime ile hitama erdirirdi:

“Sırr-ı kader, azizim…”

Sohbetlerin merkez kelimesi dost idi. Gönülden gönüle akıp giden sohbetler dostla başlar, dostla sona ererdi. Bu meclise Ali Haydar Efendi, Sâmi Efendi başta olmak üzere kimler teşrif etmezdi ki…

Hasan Basri Çantay, Nurettin Topçu, Abdülaziz Mecdi, Kenan Rifâî, Necip Fazıl, Said Şâmil, Adnan Menderes, Ayşe Osmanoğlu, Sâmiha Ayverdi…

Merhamet ve hürmet, gönül adamlarının temel özelliklerinden iki tanesidir. Bu kelimelerin yerine şefkat ve mahabbet kelimelerini koymak da mümkündür. Bu ahlâkî yüceliklerin Ali Ağabey’in hayatında görülen pek çok örneğinden ikisini hiç unutamıyorum.

Birincisi, bayramlarda çikolata kutularıyla genelevde bulunan kadınları ziyaret etmesiydi. Bu olayı kendine has üslûbuyla anlatırken en çok onların sevgi ve merhamete muhtaç olduklarını söylerdi. Konuyu şu soruyla sonlandırırdı:

“Hangi anne baba kızının böyle bir duruma düşmesini ister… Sırr-ı kader, azizim…”

Bize “uç” gibi görünen ama onun tabiî bir davranış olarak sergilediği bir mahabbet şaheseri de Latif Bey’le ilgilidir. Bandırma’da Birinci Noter Abdüllatif Baltutan, Ali Ağabey’in sohbetleriyle kâmil bir insan olmuş, böylece bu iki insan Şems-Mevlânâ gibi birbirine âşık olmuştu.

Ali Ağabey, onun ism-i cemili zikredilince kendini toparlar, “O latif insanın devlethanesinin olduğu tarafa doğru ayaklarımı uzatıp oturamam.” buyururlardı.

Son tecelli ise şudur: Ali Ağabey’den kısa bir süre önce âlem-i cemale intikal eden Abdüllatif Efendi’nin vefat haberi kendilerine ulaştırılmadan öbür âleme ait dostlar meclisinde buluştular.

“Azizim,” derdi, “dost, yakın akrabalardan daha önemlidir. Bunu vefat ilanlarında görebilirsiniz. Bu ilanlar şöyle sona erer: ‘Dost ve akrabalarına duyurulur…’ Mümkünse,” derdi, “cenaze namazınızı bir dost kıldırsın, mümkünse bir dost kabre indirsin… Çünkü o başkadır.”

Cenaze namazını Ömer Tuğrul İnançer kıldırdı, mezara oğlu Cemal ve doktoru Hasan Doğruyol indirdi. Şimdi üçü de yanındadır. Büyük bir cemaatin dualarıyla defnedilirken bendeniz de minareden fotoğraflar çektim. O günü fotoğraflayan ustalardan biri de Hasan Âli Göksoy idi.

Ali Ağabey sıradan bir derviş değildi. Bugünkü medya mantığında tedavülde olan dervişlikle hiçbir ilgisi yoktu. O, eskilerin tabiriyle “câmiu’t-turuk” idi. Bütün tarikatları hazmetmiş, özümsemiş bir arif, tasavvufî sırları en üst perdeden temaşa edebilen kâmil bir insan idi. Onun için sohbetleriyle müşerref olanlar sadece huzur, sadece sükûn duyar, dostluğun hafifletici meltemini hissederlerdi.

Allah dostu Ali Efendi’nin bütün arzuları yerine geldi. Biri müstesna…

1996’dan önce dile getirdiği bir temennisi:

“Azizim, mümkün olursa Mevlid’imi Bekir Sıtkı Sezgin Beyefendi okusun…”

Heyhat!

Bekir Sıtkı Beyefendi kendilerinden önce Hakk’a yürümüştü.

Ali Ağabey ile birkaç defa da Bursa’da buluştuk. Son görüşmemiz ise Bursa Tıp Fakültesinde oldu. Hüseyin Algül ile birlikte ziyarete gitmiştik. Kerimeleri Hümeyra Hanımefendi de oradaydı.

Ali Ağabey, bu Fakültenin açıldığı gün bahçesine beş tane çınar ağacı dikmişti. İşte o çınarların gölgesinde âlem-i cemale intikal etti. 05.08.08 Bandırma’da Tekke Camii haziresinde sırlandı.

Vefatına şu tarihi düşürmüştüm:

Vuslat mevsimi geldi, firkat dönemi bitti
“Kırklar” da bunu dedi. Şimdi; “dost, dosta gitti”

1429

Son olarak hemen her sohbetinde okuduğu Anadolu türküsünde yer alan beyti hüzünle tekrar edelim:

Mezarımı yol üstünde kazsınlar
Dost geçince belki bana can gelir.

1951, Güneyce / Rize doğumlu. Güneyce İlkokulu (1960), İstanbul İmam Hatip Okulu (1970), Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü (1974) mezunu. Şebinkarahisar ve İspir liselerinde öğretmenlik yaptı. 1977 yılında Bursa Yüksek İslâm Enstitüsünde tasavvuf tarihi asistanı oldu. Doktorasını 1983’te “İbn Teymiye’ye Göre İbn Arabî” konulu teziyle tamamladı. 1989’da doçent, 1994’te profesör oldu. Çalışmalarını Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Tasavvuf Tarihi Anabilim Dalında öğretim üyesi olarak sürdürdü. Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir. Deneme türündeki ilk yazısı “Onlar ve Biz”, Mayıs 1971 tarihli Hareket dergisinde yer aldı. Ürünlerini daha sonra Hareket (1970-80), Nesil (1978), Yönelişler (1983), Mavera (1984), Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Türk Edebiyatı, Yedi İklim, İktisat Fakültesi Dergisi dergileri ile Zaman ve Yeni Şafak gazetelerinde yayımladı. Araştırma ve incelemeleriyle Türkiye Millî Kültür Vakfı Jüri Özel Ödülünü aldı. İslâm dergisinin 1986’da açtığı araştırma yarışmasında “Zeynilerde Bir Sufî: Abdullatifi Kudsî” başlıklı çalışmasıyla mansiyon kazandı. 2002 yılında Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri adlı eseriyle Türkiye Yazarlar Birliği Araştırma Ödülünü aldı. ESERLERİ: Din Hayat Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler (1977), Tasavvufî Hayat (Necmeddin Kübra’dan, 1980), İslâm’da Tenkid ve Tartışma Usûlü (Mîzanü’l-Hak, Katip Çelebi’den, S. Uludağ ile, 1981), Tasavvuf ve Tarikatler Tarihi (1985), Tasavvufî Hikmetler (İbn Ataullah İskenderî’den, 1989), Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler (2 cilt, 1991 ve 1993), Vahdet-i Vücud ve Muhyiddin İbn Arabî (İsmail Fenni’den, 1991),İbn Arabî’de Varlık Düşüncesi (Ferit Kam’dan, 1992), Niyazî-i Mısrî (1994), Tasavvuf ve Tarikatler (1994), Eşrefoğlu Rumî (1995), Bursa Dergâhları (Yadigâr-ı Şemsî, Mehmed Şemseddin’den, Kadir Atlansoy ile, 1997), Evliya Menkıbeleri - Nefahatü'l Üns - Abdurrahman Cami (Lamiî Çelebî’den, Süleyman Uludağ ile, 1998), Gönül Mektupları (2000), Akşemseddin (H. Algül ile, 2000), Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri (2001), Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi (2003), Metinlerle Osmanlılarda Tasavvuf ve Tarikatlar (2004), Mahabbet Mektupları (2004), Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları (2005), Dervişin Hayatı Sufînin Kelâmı (2005), Bursa’nın Gönül Sultanları (2006), Dildâr-ı Şemsî-Niyazî-i Mısrî’nin İzinde Bir Ömür Seyahat (Mehmed Şemseddin Mısrî’den, Y. Kabakçı ile, 2010), Bursa’da Kırklar Meclisi (2011), Buhara Borsa Bosna (2012), Türkistan'ın Işığı Necmeddin-i Kübra, Türküstan Diýarynyň Şuglasy Nejmeddin Kubra (Türkmence), 28 Şubat Öncesi ve Sonrası Türkiye’de Dinî Hayat (2012), Miraciyye ve Bursalı Safiye Hanım’ın Vakfiyesi (2014), Yazarlık Hayatının 50. Yılı Ajandası, Emir Sultan, Konuk Öğrencilerle Gönül Gönüle, Annem Babam ve Oğlum, Derviş Yunus Emre, Bursa’nın Gönül Doktorları,

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir