1. Anasayfa
  2. Genel

Veda Geceleri

Veda Geceleri
0

YAKUP KADRİ’NİN İTİRAFLARI

Osmanlı  döneminde doğup yetişen , Cumhuriyet  yıllarında yazıp çizmeye devam eden insanların hayatlarında çok değişik “renk”ler ve “dalgalanma”lar vardır. 1920’li yıllarda din ve kültür hayatında yapılan köklü değişiklikler bu insanların bir kısmını devre dışı bırakırken bir kısmını da muhalefet saflarına sürüklemiştir. Üçüncü gurup ise yeni  değişim ve dönüşümlere  ayak  uydurmaya çalışmış  “eskiyi unut, yeni yolu tut” sloganına bel bağlamıştır.

Bunlardan biri de 1889 Kahire doğumlu olan, çocukluğu Manisa’da, gençliği İstanbul’da geçen, Cumhuriyet döneminde daha çok romanlarıyla (Nur Baba, Kiralık Konak, Yaban…) tanınan  Yakup Kadri Karaosmanoğlu’dur. (ö. İstanbul 1974)  Aşağıda okuyacağınız  ve İstanbul’un Batı’lı emperyalistler tarafından  işgal günlerinin  Ramazan’ında  kaleme alınan  103 yıllık yazı yukarıda ifade edilen  sosyal ve ruhsal gerçeklerle yakından  ilgilidir.

*

RAMAZAN’A  VEDA

“Ramazan gidiyor. Eski padişahlarımızdan birinin dediği gibi “Senenin on bir ayı hasreti çekilen” bu kısa gufran devresi, bu sefer kimse farkına varmadan nihayete eriyor. Dün gece minarelerden “Elveda” sesleri duyuldu. O zaman anladım ki mübarek ayın sonundayız.

Çocukluğumda Ramazanın yirmisinden itibaren beni garip bir hüzün kaplardı. Oyunlarıma bir neşesizlik, çalışmalarıma bir isteksizlik gelirdi. Her sabah yatağımın içinde kalbimde bir derin acıyla uyanırdım ve kendi kendime “Bir daha gitti, bir gece daha gitti. Bugün yirmi beşi, yarın yirmi altısı, öbür gün…” daha ziyade sayamazdım. Bu bana yakınımdan birinin öleceği günü hesap etmek gibi müzlim ve acayip görünürdü. Vakıa bir zamanlar salih, abit müslüman evlerinde Ramazanın son günleri bir hastanın sekerât (son) demleri gibi müellimdi.(üzüntü vericiydi) Herkeste sanki aile rüesâsından(büyüklerinden) biri ölüm döşeğine yatmış gibi bir his hasıl olurdu. Teneffüs edilen havada mukaddem bir yas kokusu sezilirdi. Ve camilere gidilip ağlanırdı. Oraları hüzün ile taşan gönüllerin alabildiğine boşandığı yerlerdi.

Hiç unutmam bir gün -Ramazanın sonlarına doğru idi- evimizin yakınında bir küçük camiye gitmiştik. Beyaz sakallı küçücük bir ihtiyar hoca vaaz ediyordu. Cemaat çok değildi. Fakat kürsünün etrafı pek samimi bir halka ile çevrilmişti. Vaizle samiler (dinleyenler) âdeta tatlı bir hasbihâle (sohbete)dalmış gibiydiler. Beyaz sakallı hoca diyordu ki:

-Ey din kardeşlerim! İşte Ramazan-ı şerifin sonuna eriyoruz. Mübarek ay bizi terk edip gidiyor. Fakat bana öyle geliyor ki, o bu yıl bizden küskün ve muğber(kırgın) ayrılıyor. Zi­ra bu yıl geçen yıllardan daha çok günah işledik. Gelecek yıl günahlarımız daha ziyade artacak. Zira devirler deği­şiyor. Devirlerle beraber gönüller de değişiyor. Gitgide he­pimizden Allah korkusu kalkıyor. Peygamberin emrine itaat azalıyor. Birtakım bidatler (yanlış dinî davranışlar) eski âdetlerin yerini tutuyor. Ahkâm-ı Kur’aniye yerine birtakım batıl kitaplara itikat ediliyor. Gençlerimizde ulü’l-emre(yöneticilere) itaat kalmadı. Büyüklerimizin kalbinde sıdk ve hulûsdan,(samimiyetten) şefkat ve mer­hametten eser yoktur. Ey din kardeşlerim, günahlarımız başımızdan aştı. Mübarek ayın huzur-ı Rab’de bizim için şefaate yüzü kalmadı. Vay hâlimize, vay hâlimize!

Ve cemaatin arasında diğer bir ihtiyar başını iki elleri arasına almış hıçkırarak ağlıyordu. Diğerleri “Allah, Allah! Allah, Allah!” diyordu. Beni de uhrevî bir korku ile karışık derin bir hüzün istilâ etti ve içimden kendi kendime ahdettim ki ömrümün sonuna kadar Allah’ın emirlerine münkad (bağlı) kalacağım.

Fakat çocukluğumdaki ahdlerin (sezlerin) birçoğu gibi bittabi bunu da tutmadım. Sıtmalı gençlik rüzgârı, devrin girdaplarıyla karışarak bende iyi, saf ve masum ne varsa aldı götürdü. Ben derken biliniz ki mensup olduğum nesil namına söz söylüyorum. Bu neslin hiçbir şeye itikadı yoktu ve ihtirasatı lâyetenâhî (sonsuz) idi. Mihver-i hareketi (hareketlerinin merkezi) ya bir kin ya bir arzu idi. Kalbi, tevessü etmiş (genişlemiş) bir mideye benzerdi. Ne verseniz doymayacak gibi görünürdü. Fakat ilk lokmada tıkanır kalırdı. Kendinden evvelki nesle karşı kaba insafsız ve müstahkardı.(küçük görürdü) Babamız lâkırdı söylerken kahkahalarla gülmeyi zekâmızın bir hakkı zannederdik. Ve henüz on sekiz yaşımızda iken validemize bir çocuk muamelesi ederdik. Dinî hayata karşı mübalâtsızlığı (ilgisizliği) ise şerefli bir şey sanırdık. ‘Namaz kılmayı bilmiyoruz’ demeyi âlimane bir söz, alenen oruç yemeyi kahramanane bir hareket ve büyük babamıza Voltaire’den bahsetmeyi bir ulüvv-i cenâb (büyüklük) telâkki eylerdik. Validemizin bir kese içinde baş ucumuza astığı Kur’an-ı Kerim’i yerinden indirip ve kılıfından çıkarıp alelâde kitapların arasına sokmayı en asrî ve en asil ve en zarif hareketlerden sayardık.

Yegâne inandığımız, yegâne hürmet ettiğimiz şey “asır”dı, asrın ilmî terakkiyâtı (ilerlemeleri) idi. Birbirimize ikide bir ‘Yirminci asırdayız! Düşününüz efendim yirminci asır’ derdik.

Yirminci asır bizi aldattı ve Ramazan ayları bize küstü. Şimdi ne yapmalı? Nereye gitmeli? Dün gece odamın penceresinden minarelerdeki ‘Elveda’ seslerini dinlerken birdenbire çocukluğumun Ramazan sonlarına doğru gönlümü kaplayan o eski hüznüne düştüm ve o küçük camideki beyaz sakallı hocanın sözlerini ve ondan sonra gençliğimin, gençliğimizin ilk devresini teşkil eden o kıymetsiz, o âdi ve kaba yılları hatırladım. Çocukluğumdaki son vaazı dinlediğim günden bu son Ramazana kadar geçen zaman zarfında dünyaya ve ahirete lâyık ne yaptık, ne işledik? diye kendi kendime sordum. Arkamızda bıraktığımız bu uzun yolda şüpheden, tereddütten, yeis ve elemden, tatmin edilmemiş iştahlardan ve bir sürü küfür ve maâsîden(günahdan) başka ne var? Yüksek, asil ve ulvî sıfatlarına müstahak (layık) nasıl bir eser bıraktık? Bugüne kadar bütün ömrümüzün hulâsa-i manası hep şûr ve şûriş (kargaşa), hep fitne ve nifak değil midir?

Elveda ey Ramazan, elveda? Asır bizi aldattı, sen bize küstün. Hâlimiz ne olcak? Nerede şifa, nerede gufrân bulacağız? Bu yıl milyonlarca Müslümanın gözlerinden çeşmelerden akan sular gibi yaşlar boşanıyor. Senelerden beri çeşmelerden akan sular gibi milyonlarca Müslümanın damarlarından oluk oluk kanlar aktı. Bu yaşlar, bu kanlar günahlarımızı silmeye hâlâ kâfi gelmiyor mu?”

İkdam, 14 Haziran 1920 (26 Ramazan 1338)

 

1951, Güneyce / Rize doğumlu. Güneyce İlkokulu (1960), İstanbul İmam Hatip Okulu (1970), Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü (1974) mezunu. Şebinkarahisar ve İspir liselerinde öğretmenlik yaptı. 1977 yılında Bursa Yüksek İslâm Enstitüsünde tasavvuf tarihi asistanı oldu. Doktorasını 1983’te “İbn Teymiye’ye Göre İbn Arabî” konulu teziyle tamamladı. 1989’da doçent, 1994’te profesör oldu. Çalışmalarını Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Tasavvuf Tarihi Anabilim Dalında öğretim üyesi olarak sürdürdü. Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir. Deneme türündeki ilk yazısı “Onlar ve Biz”, Mayıs 1971 tarihli Hareket dergisinde yer aldı. Ürünlerini daha sonra Hareket (1970-80), Nesil (1978), Yönelişler (1983), Mavera (1984), Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Türk Edebiyatı, Yedi İklim, İktisat Fakültesi Dergisi dergileri ile Zaman ve Yeni Şafak gazetelerinde yayımladı. Araştırma ve incelemeleriyle Türkiye Millî Kültür Vakfı Jüri Özel Ödülünü aldı. İslâm dergisinin 1986’da açtığı araştırma yarışmasında “Zeynilerde Bir Sufî: Abdullatifi Kudsî” başlıklı çalışmasıyla mansiyon kazandı. 2002 yılında Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri adlı eseriyle Türkiye Yazarlar Birliği Araştırma Ödülünü aldı. ESERLERİ: Din Hayat Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler (1977), Tasavvufî Hayat (Necmeddin Kübra’dan, 1980), İslâm’da Tenkid ve Tartışma Usûlü (Mîzanü’l-Hak, Katip Çelebi’den, S. Uludağ ile, 1981), Tasavvuf ve Tarikatler Tarihi (1985), Tasavvufî Hikmetler (İbn Ataullah İskenderî’den, 1989), Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler (2 cilt, 1991 ve 1993), Vahdet-i Vücud ve Muhyiddin İbn Arabî (İsmail Fenni’den, 1991),İbn Arabî’de Varlık Düşüncesi (Ferit Kam’dan, 1992), Niyazî-i Mısrî (1994), Tasavvuf ve Tarikatler (1994), Eşrefoğlu Rumî (1995), Bursa Dergâhları (Yadigâr-ı Şemsî, Mehmed Şemseddin’den, Kadir Atlansoy ile, 1997), Evliya Menkıbeleri - Nefahatü'l Üns - Abdurrahman Cami (Lamiî Çelebî’den, Süleyman Uludağ ile, 1998), Gönül Mektupları (2000), Akşemseddin (H. Algül ile, 2000), Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri (2001), Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi (2003), Metinlerle Osmanlılarda Tasavvuf ve Tarikatlar (2004), Mahabbet Mektupları (2004), Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları (2005), Dervişin Hayatı Sufînin Kelâmı (2005), Bursa’nın Gönül Sultanları (2006), Dildâr-ı Şemsî-Niyazî-i Mısrî’nin İzinde Bir Ömür Seyahat (Mehmed Şemseddin Mısrî’den, Y. Kabakçı ile, 2010), Bursa’da Kırklar Meclisi (2011), Buhara Borsa Bosna (2012), Türkistan'ın Işığı Necmeddin-i Kübra, Türküstan Diýarynyň Şuglasy Nejmeddin Kubra (Türkmence), 28 Şubat Öncesi ve Sonrası Türkiye’de Dinî Hayat (2012), Miraciyye ve Bursalı Safiye Hanım’ın Vakfiyesi (2014), Yazarlık Hayatının 50. Yılı Ajandası, Emir Sultan, Konuk Öğrencilerle Gönül Gönüle, Annem Babam ve Oğlum, Derviş Yunus Emre, Bursa’nın Gönül Doktorları,

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir