Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Vefatının 75. Yılında Materyalizme Reddiye Yazan Adam: İsmail Fenni Ertuğrul

Tanzimat dönemiyle birlikte Batı’dan esen materyalist ve pozitivist rüzgârlara karşı kelâm ve kalemiyle mücadele eden önemli şahsiyetlerden biri de İsmail Fenni’dir. Tanzimat döneminde yetişen Cumhuriyet döneminde de eser vermeye devam eden İsmail Fenni, mücadelesini sağlam bir zeminde  sürdürebilmek için Batı dilleri ve felsefesini de  öğrenmek için Felsefe Lugatı kaleme alacak derecede  büyük bir gayret göstermiştir.

EKLENDİ

:

Zürefâsı  çok şuarâsı  çok ulemâsı  çok sulehâsı  çok

Doludur gevher u ilm u marifet ile madini Tırnovi

Hamîd Efendi

1855 yılında –bugün Bulgaristan sınırları içinde kalan- Tırnova’da doğdu. Fatih Türbedârı Ahmed Amîş Efendi (ö.İstanbul 1920) olarak tanınan zat, Tırnova Sıbyan Mektebinde öğretmeni, daha sonraki yıllarda tasavvufî anlamda mürşidi oldu.Bir asra yaklaşan ömrünü 29 Ocak 1946’da İstanbul’da tamamladı ve Eyübsultan mezarlığına defnedildi.

Vefatının 100. Yılında o ve ondan istifade eden büyüklerimizi anma proğramları oldu mu?

Süheyl Ünver’in babası  Mustafa Enver Bey de 1860 yılında Tırnova’da doğmuş, daha sonraki yıllarda Ahmed Amiş Efendi’den istifade etmiştir. Geniş bilgi için bk. Ahmet Güner Sayar, A.Süheyl Ünver Hayatı Şahsiyeti ve Eserleri 1898-1986, İstanbul, 2004.

Tanzimat dönemiyle birlikte Batı’dan esen materyalist ve pozitivist rüzgârlara karşı kelâm ve kalemiyle mücadele eden önemli şahsiyetlerden biri de İsmail Fenni’dir. Tanzimat döneminde yetişen Cumhuriyet döneminde de eser vermeye devam eden İsmail Fenni, mücadelesini sağlam bir zeminde  sürdürebilmek için Batı dilleri ve felsefesini de  öğrenmek için Felsefe Lugatı kaleme alacak derecede  büyük bir gayret göstermiştir. Bir taraftan dinî/ahlâkî hayatı tehdit eden  bu maddeci zihniyete karşı  Maddiyun Mezhebinin İzmihlâli isimli eserini kaleme alırken diğer taraftan tasavvufî düşünceyi tesirsiz hale düşürmek için çaba harcayan eski-yeni kitaplara/makalelere de Vahdet-i Vucud ve Muhyiddin Arabî  adlı kitabı yazmıştır.

Bu konu için bk. S.H. Bolay, Türkiye’de Ruhcu ve Maddeci Görüşün Mücadelesi, İstanbul,1966.

Telif tercüme bir çok esere imza atan İsmail Fenni, 9050 ciltlik kütübhanesini Bayezid Devlet Kütübhanesine, Cağaloğlu ve Büyükada’da bulunan evlerini, basılmamış eserlerini ve bütün kitaplarının basım haklarını ise Daruşşafaka’ya bağışlayarak öbür aleme intikal etmiştir. Basılmış olanlar:

1-Luğatçe-i Felsefe. [İstanbul, 1341]

2-Maddiyyun Mezhebinin İzmihlali.( LutwigBüchner’in madde ve kuvvet isimli eserine reddiye),İstanbul, 1928 .

3-İzâle-i Şükûk (Dozî’nin İslam Tarihi’ne reddiye)[İstanbul, 1928]

4-Vahdet-i vücud ve Muhyiddin Arabi. İstanbul, 1928.

5.Küçük Kitapta Büyük Mevzular.[İstanbul, 1934]

6-On fasıl nota.

Yazılmış olanlar:

1-Hürriyet (StuvartMill’in meşhur eserinin tercümesi),

2-Telhis-i Usul-i Maliye.

3-Asr-ı hâzır Maddiye Mezhebi (Poul Jenat’in eserinin tercümesi)

4-Hayat ve Madde(Monizm mezhebinin reddi hakkında yazılan eserin tercümesi)

5-Türkiye Tarihi. İngilizce Umumi Tarihinin Türkiye’ye ait olan kısmının hülasasıdır ki buna müsteşrik Vanbery’nin, 19’uncu Asırda Türkiye isimli eseri de ilave edilmiştir.)

6-Dürretü’l-yetîme (İbn Mukaffa’nın ahlak ve edebe dair eserlerinin Arapça aslından tercüme).

7-Hey’et-i içtimaiye ve Hayatta Muvaffak Olmak İçin Malumat-ı ameliye

8-Les Essais tercümesi

9-Hadîka-i zerâfet

10-Asupus(İngiliz Çocuk Masalları)

11-Gülzâr-ı emsâl(Muhtelif lisanlarda yazılmış olan masalların tercümesi.)

12-Envar-ı hakikat  (Batılı yazarların İslâm aleyhindeki iddialarına cevaptır. Fenni’nin en mühim eserlerinden biridir.

 

Vahdet-i Vücud ve İbnu’l- Arabî

Harf devriminin yapıldığı sene eski harflerle basılan eser, 320 sayfa olup altı bölümden meydana gelmiştir. Birinci bölüm Vahdet-i vücudun aslı ve hakikati, ikinci bölüm Vahdet-i vücudun dayandığı deliller, üçüncü bölüm Panteizm ile vahdet-i vücudun farkları, dördüncü bölüm Vahdet-i vücuda yapılan itirazlar ve cevapları, altıncı bölüm Fütühât-ı mekkiyye’de ileri sürülen bazı görüşler, son bölüm ise İbn Arabî’nin hayatı ve eserlerine tahsis edilmiştir.

Kitabın büyük kısmı konuya yönelik olarak yapılan itirazlar ve bunlara verilen cevaplara tahsis edilmiştir..Sadeddin Taftazanî’ye nisbet edilen risaledeki 15, Ali Kârî’nin risalesindeki 24 itiraz geniş bir şekilde cevaplandırıldıktan sonra İbn Teymiye’nin itirazlarına sıra numarası verilmeden genel olarak açıklamalar yapılmıştır. İbn Teymiye’nin son bölümde yer almasının sebebini de yazar, “eserlerini zamanında temin edememek” olarak izah etmiştir.

Eserin ilk satırlarında telif sebebinin gerekçeleri var: “Ulemâ-yı kirâmımızdan bir zümrenin vahdet-i vücuda kâil olanlar ve bilhassa Muhyiddin-i Arabî hazretlerine karşı bir hiss-i nefret ve husumetle mütehassis olduklarını gördüm. Bunun esbabını anlamak için içlerinden bazılarıyla mübahasede bulundum. Bunların vahdet-i vucud meselesini lâyıkıyla tedkik etmediklerine ve bunu vucudiyye (panteizm) mezheb-i felsefisinden ibaret bildiklerine yakîn hâsıl ettim…”.

Düşünce tarihimizin en mühim tartışmalarından biri olan vahdet-i vücud meselesi hakkında ileri sürülen karşılıklı fikir ve reddiyeleri bir noktaya kadar normal karşılamak gerekir. Çünkü insanoğlu aynı metinden farklı anlamlar çıkaran bir zihin yapısına sahiptir. Ancak bazan fikirler tartışılırken “tartışma sınırları” aşılmakta muhatabı tahkir , hatta tekfir etmenin yolları aranmaktadır. Bitmez tükenmez tartışmaların bir mühim sebebi de aynı terimlere değişik kültür ve coğrafyalarda yüklenen farklı anlamlardır. Bütün bu konulara objektif bakabilen insanlar ise hakikata daha emin yollarla soğukkanlı bir şekilde  yaklaşabilmektedir. Bize göre İsmail Fenni Ertuğrul bu guruba giren düşünürlerden biridir.

Yazar,vahdet-i vucud anlayışına ve İbn Arabî’nin düşünce tarzına yönelik olarak yapılan itirazlara cevap verirken kullandığı kaynakların başında şüphesiz Kur’an-ı kerim ve Hadis-i şerifler gelmektedir. İkinci grup kaynaklarını tasavvufî şahsiyetlerin eserleri, nihayet Batı’lı düşünürlerin yorumlarıdır.

İbn Arabî’nin Fütühât-ı mekkiyye ve Fusûsu’l-hikem’i başta olmak üzere diğer risalelerinin yanında  Fusûs şerhleri de zaman zaman başvurduğu kaynaklar arasındadır. Gazzalî, Geylânî, Suyutî, Ebu’l-Feth Mekkî, İsmail Hakkı Bursevî, Necmeddin Kübra, Molla Camî, İbn kemalpaşazâde, Devvânî, Firuzabâdî, Fahreddin Razî, Cemâluddin Hindî, Celâleddin Rumî, Gelenbevî, İmam Rabbânî, Muhammed  Abduh, İbn Ruşd…zaman zaman fikir ve yorumlarına başvurulan yazarlar arasındadır.

Eserde ismi geçen Batı’lı ilim ve fikir adamlarından bazılarının adı şöyledir: Plotin, Bruno, Kant, Spinoza, Hegel, Fichte, Spencer, Gustav Le Bon, Alfred Binet, Diderot, Emile Fague, Saint Paul..

Eserin son cümlesi bizim de son cümlemiz olsun: “Maksad-ı âcizânemiz ihvan-ı dinimizden bir kısmını bu veçhile dalalet ve hüsrandan vikaye etmekten ibarettir. Cenâb-ı Hâdi-i mutlak cümlemize Tevfik ve hidayet ihsan buyursun!”

Doğumuna Tarih:

Geldi dokuz heceyle tarih:

“İsmail Fenni Ertuğrul Bey”  1855

Edebiyat

Yunus Emre Divanı’nda Berceste Beyitler

EKLENDİ

:

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Köy Odaları ve Çekirge

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

EKLENDİ

:

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

Yine bir gün, köyümün köy odasından ve “imece” gibi bazı güzel geleneklerinden, arkadaşım Murat’a bahsedince; “Benim de çocukluğum köyde geçti, bazı şeyleri ben de özlüyor, senin gibi yâd ediyorum, gel farklı bir şey yapalım” dedi. Merakla; ”Hayırdır Murat, maziye yolculuk mu düşünüyorsun yoksa” dedim. “Öyle bir şey abi. Çarşamba günü köye gidelim, bizim arada bir kullandığımız, şark odası formatında odası da olan bir evimiz var, arkadaşlara da haber verelim, bu geleneği canlandıralım.” Format tartışıldı, kararlar alındı, duyurular yapıldı. Çarşamba günü gelince biraz meyve ve kuruyemişle, tabii semaversiz olmaz, eksi yirmi derecede, karlı bir havada Muratların köy evinde toplandık. Benimle on bir kişi olduk.

Herkes yerini alınca, Latife ile Mahmut; “Yıldırım ağa bugün gündemde ne var?” diye sordu. Demek ki en yaşlı bu fakiri gördüler ve oturum başkanlığını bana tevdi ettiler böylece. Diğer arkadaşlar da baş göz hareketleriyle bu görevlendirmeyi tasvip edince, şöyle dedim: “Arkadaşlar madem yetkiyi bana verdiniz, Yakup çayımızı hazırlayadursun, Selami sen bir aşır oku, sonra Muhsin, bir kıssa sen anlat, İbrahim, bir kıssa sen anlat! Müsaade ederseniz bu fakir de size bir dizi anlatsın. Cüneyt, senden de bir uzun hava bekliyoruz. Necmi ney ile eşlik etsin, gerisi de size kalmış, cümbüş başlasın, Sadullah, sen de sobayı odunsuz bırakma, bizi üşütme oğlum.

Selami’nin okuduğu aşırdan sonra Muhsin sözü aldı: “Arkadaşlar, duyduğumuza göre eskiler köy odalarında toplanır cenk okurlarmış, ben cenk bilmem size Ebu Dücane’yi anlatayım. Ne de olsa öğretmeniz. Efendimiz (sav), Uhud Savaşı öncesi, kılıcını sahabe-i kirama göstererek; “Bu kılıcın hakkını kim verir?” dedi. Oradakiler sordular:

– “ Ya Rasulallah bu kılıcın hakkı nedir?”

– “Kılıç kırılıncaya veya şehit oluncaya kadar savaşmaktır” buyurdu.

– “Ben veririm Ya Rasulallah!” diye bir ses duyuldu. Ses duyuluyordu ama sesin sahibi gözükmüyordu. Sesin sahibi Ebu Dücane’ydi. Kısacık boyu ve çelimsiz bedeniyle kalabalığın içinde kaybolmuştu. Efendimiz sanki duymamış gibi tekrar sordu. (Belki de duydu da hakkını veremez bu çelimsiz bedenle diye düşünmüş olabilir.)

İkincide de Ebu Dücane‘den başkasından ses çıkmadı. Üçüncü defa yine sordu. Yine sadece Ebu Dücane: “Ben veririm Ya Rasulullah!” deyince, Efendimiz; “Gel ya Eba Dücane!” dedi ve kılıcını onun beline taktı. Kılıçla beraber, bir ileri bir geri göğsünü gere gere yürüdü, boyunun kısalığından kılıcın ucu neredeyse yere sürtüyordu, tabiri caizse havayla karışık bir volta attı. Sahabeden bazıları dediler ki, Ya Rasulallah Ebu Dücane’ye ne oluyor, bu yaptığı kibir değil mi?”

Efendimiz: “Hayır bu kibir değil, o kılıcı taşımanın vakarıdır” buyurdu.

Peygamber kılıcını taşımanın verdiği sevinçle şiirler söyleyerek düşman saflarına daldı, kahramanca savaştı. Müslümanların büyük sıkıntılara düştüğü sırada paniğe kapılmayıp Hz. Peygamber’in etrafında toplanan otuz sahâbiden ve onun için ölüm biatı yapan sekiz kişiden biriydi Ebû Dücâne. Hz. Peygamber’in dişinin kırıldığı ve etrafının sarıldığı bir sırada, vücuduyla bir kalkan gibi onu korudu. Birkaç düşmanı daha öldürdü ve şehit oldu. Efendimizin kılıcının hakkını vermenin mutluluğu ile fani dünyaya veda etti.

Hz. Peygamber ona, “Allah’ım! Hareşe’nin oğlundan ben nasıl razıysam sen de razı ol” diye dua etti” dedi, sanki bir şeyler daha diyecekmiş gibi dudaklarını titretti, diyemedi ve birden sustu.

Uzunca bir sessizlik oldu, hemen herkes Ebu Dücane’ye gıpta etti. Aslında kimse konuşmak istemiyordu ama ben konuşmak zorundaydım. Program akışına göre sıra İbrahim’e gelmişti, “Hadi bakalım İbrahim söz sende” dedim.

İbrahim kısa bir susma taksiminden sonra, kısık bir sesle; “Muhsin kardeşimiz, bizde konuşacak mecal mi bıraktı, ben bir daha ki sefer size Abdullah b. Mesud’u anlatayım inşallah. Bugün beni mazur görün” dedi.

“Arkadaşlar İbrahim haklı ama vakit henüz erken, ben size bir diziyi ve dizinin kahramanını anlatayım da kasavetimiz dağılsın biraz” diyerek 1978’lerde izlediğim ve bende derin izler bırakan diziyi anlatmaya başladım.

“Zulüm üzerine kurulduğundan olsa gerek ABD diye bilinen ülkeyi de insanlarını da sevemedim. Tabii tövbe edip hakikati ikrar edenler müstesna. Kristof Kolomb yolunu kaybetmiş, bilmeden yeni kıtaya çıkmış ve böylece hayatta kalmayı başarmış. Kolomb’un çıktığı bu kıtada yetmiş beş milyon Kızılderili yaşıyormuş. Sonrası malum, dünya nüfusu sürekli artarken Kızılderili nüfusuysa sürekli azalmış ve beş milyona kadar düşmüş. Nasıl ve neden düştüğü herkesin malumudur. Anlatacağım dizi bu birleşik ülkede çekilmiş. Çocukluk yıllarımda Kung-Fu diye bir dizi izlememiş ve bu dizinin başrol oyuncusu Çekirge’yi tanımamış olsaydım bu vahşi ülkeden bahsetmezdim.

David Carradine diye bir adammış çocukluğumda hayranlıkla izlediğim Kung Fu dizisinin Çekirge’si. 1972-1975 yıllarında çekilmiş ödüllü bir Amerikan dizisiydi.

Şimdi ilham konusuna gelelim. İmam Hatip Lisesi üçüncü sınıf öğrencisiydim ama kalbim ve eylemlerim arasında uyumsuzluk vardı. İbadetlerin tam tadını alamıyor, Cuma namazına bile gidip gitmemekte tereddüt ediyordum.

O günleri yaşayanlar bilir, dinî konuların ana gündemlerinden biri de ‘Türkiye’de Cuma namazı kılınır mı kılınmaz mı?’ konusuydu. Ben de kâh Cuma kılanlardan taraf oluyor cumaya gidiyorum, kâh ‘Cuma kılınmaz’ diyenlerden taraf oluyor cumaya gitmiyordum. Ne var ki ikisi de beni mutlu etmiyordu. Cuma’ya gidiyorum, hutbe konularına bakıyorum “Yok arkadaş böyle Cuma namazı olmaz” diyorum. Haftaya cumaya gitmiyorum, cumaya gitmeyenlerin arasına da kendimi yakıştıramıyorum, hatta utanıyorum. Soranlara da izah edemiyordum.

Yine böyle bir Cuma gününe yakın bir günde hayranlıkla Kung Fu dizisini izliyordum. Çekirge amcasının kayıp oğlunu bulmak için sürekli seyahat ediyor; tabii bu seyahatleri sırasında sürekli başına işler geliyor; kavgalar, yol kesmeler, eşkıyalar vs… Çekirge başına bir iş geldiğinde harekete geçmeden önce oturuyor, gözlerini kapatıyor ve kendine “Ey Çekirge!” diye seslenen hocası Po’nun o gibi durumlarda ne yapılması gerektiğini anlatan derslerini hayal ediyor, tefekkür ediyor. (Bugünkü anlayışıma göre rabıta yapıyor.) Hocası; “Ey Çekirge! sana toplu saldıran olursa şu hareketleri yap!” diyor, gözünü açıyor, o hareketleri yapıyor ve kurtuluyor. Başka bir zaman “Sana silahla saldırırlarsa şu hareketi yap!” diyor, gözünü açıyor o hareketi yapıyor ve yine kurtuluyor. Dizi böyle devam ediyor.

Kendi kendime dedim ki: ‘Benim de Çekirge’nin hocası Po gibi bir hocam olsa, ona sorsam, “Hocam Cuma namazına gideyim mi, gitmeyeyim mi?” o da “Git” derse giderim, “Gitme” derse gitmem. Bu olay benim ilham kaynağım oldu ve hoca aramaya başladım.

Her arayan bulamazmış ama bulanlar da arayanlarmış.

İmam Hatip müfredatından kazandıklarımı bir televizyon dizisiyle tamamlamış oldum. Ben niyet edince Rabbim de yolumu kolaylaştırdı, aradığımı buldum, darısı tüm arayanlara olsun.

Çekirge o dönem bana ilham veren bir karakter olmuştu. Bu yüzden merak edip “Kimmiş bu çekirge, acaba Müslüman olmuş mu, tasavvuftan haberi var mı?” diye araştırdım.

Ne var ki bana ışık olan Çekirge’nin, yani David Carradine’nın, verdiği mesajın içeriğinden haberi yoktu. Bana tuttuğu ışık onu aydınlatmaya yetmemiş ve google haberlerine göre de intihar etmişti. 2009 tarihli haberde; “Kung Fu dizisinin çekirgesi öldü. 72 yaşındaki Carradine’nin cesedinin odasındaki gardıropta çıplak ve asılmış hâlde bulundu. Bir polis yetkilisi, oyuncunun intihar ettiğini sanıyorum.” dediği yazıyordu.

Besteci, müzisyen, şarkı sözü yazarı, heykeltıraş ve ressam olan üç çocuklu Çekirge, dünyada mutlu olamamıştı, yazık ki ilham kaynağım ahirette de mutlu olamayacak.

Sözü Cüneyt ile Necmi ye bıraktık. Başka bir köy odası anısında buluşmak üzere inşallah. Allah’a emanet olun.

 

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yağmur

EKLENDİ

:

Gecenin bu saatinde

Durup dinlenmeden

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gece gece yola düşmüş

Nereden gelir nereye gider

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Öyle sessiz ve usulca

Tel tel düşer yerlere

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gelir yeryüzüne misafir

Dereleri nehirleri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Varır yerin kalbine

Çiçeği ekini yeri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Rahmetle canlanır kâinat

Bahar gelir kışa inat

Yağar yağmur

“Allah! Allah!” dedim

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar