Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Yeniden Bismillah Diyebilmek…

Postmodernizm, çok dilli, çok katmanlı yapısıyla, toplumları kitlesel bir zorunluluğa icbar ediyor. Yeni dünya düzeni skalasında insan, bütün yargılarından sıyrılmış bir de facto hayata tutunmakla kurtulacağı zehabına sokuluyor. Onun geçmiş içinde beslendiği bütün kaynaklar artık birer masal hükmünde bile değil. Geçmiş birer çöplük(!) sadece. Teknolojinin, bilimin, keşiflerin çağları yırtarak, parçalayarak ilerlediği böylesi bir zamanın türküsü de olmuyor elbet.

EKLENDİ

:

Kim ne söyler bilmem ama yeniden başlamak, dünyanın eskiyen hâlleri karşısında yeni bir umutla aşılanmaktır, derim. Yeniyle başlamak için savrulduğumuz neresi varsa, haritaların en renkli zamanlarında durmaktadır onlar; mümkünse toplayalım yeniden. Kitaplarımızı, şarkılarımızı, anılarımızı, albümlerimizi, unuttuğumuzu sandığımız ne varsa toplayıp yeniden kuralım aşk evrenimizi. Şüphesiz, büyük yalnızlıklar, büyük acılar yaşadık geçen süre içinde. Aklımızda derin uçurumlarla çoğalan salgın haberleriyle hepimiz, yırtarak açmak istediğimiz bir belirsizliğin yanı başımızda bitivermesi karşısında sustuk sadece. Çünkü çaresizlik dediğimiz o kalın, karanlık duvar önümüzde yükselirken, artık direncimizin kırıldığını, bitiş çizgisi üzerinde bulunduğumuzu biliyor, bunu hissediyorduk. Yüzümüzdeki maskelerle adımladık geçen (belki de geçmeyen) zamanları. Romanlar okuyup şarkılar dinledik geçen süre boyunca. Belki de dünyayı daha bir anlar olduk.

Dünyanın ahvaline dair şikâyet edenler, geçen yüzyıl içinde, öyle sanıyorum ki zamanın en karanlık devirlerine de şahitlik ettiler. Kavramlar, tanımlar, buluşlar, keşifler ve yenilenen silahlar arasında insan, nedense “ilkel canlı tasarımları” listesinde en zayıf halkanın kendisi olduğunun bir türlü farkına varamadı. Çünkü şehirleri yeniden tasarlayan, onlara canlılık getiren anlayış, insanın eksilen bir parça olduğunu düşünemedi bir türlü. Hem, yenilenmek için çırpınıp duran, eşyayı emri altına alan aynı insan, dünya için bir sarkıntılık sebebiydi sadece. Bir sarkıntılık, bir paydaş kılınma, bir mahrumiyet abidesi hâlinde insan, bütün varlığıyla sokulduğu dünya içinde hep bitiren, silen, yok eden oldu.

Doğrusu, benim gibi zihni ve gönlü geçmişte kalanlar için sözüm ona bu yeni dünyanın elle tutulur bir yanı yok gerçekten. Değişen, dönüşen bu heyula karşısında, benim kuşağımın son sürat gelişen bütün bu sindirilemeyecek denli ağır havadislerle dolu hayat içinde yalpalaması gayet tabi bir durum. Fakat her şeye rağmen, “yenilenmek” gibi sihirli bir kelimenin peşi sıra düşenler de yine bizler olduk. Zira, acunluk içinde yetişen yeni kuşağın bir türlü anlayamadığı “zevk” unsurunun kadim köşesinde, bütün kalbimle yine bizlerin, yani “kâğıt çağı” yolcularının durduğuna inananlardanım. Edebiyata, yazıya gönül düşürenlerin dijital çağ karşısında büsbütün şaşakaldıkları da bir gerçek elbette. En azından kâğıtla kurduğumuz ünsiyet sebebiyle naftalin kokusuna düçar olduğumuz gerçeğini gizlemenin kimseye bir faydası olmadığının da farkındayım. Oysa değişen her şey gibi edebiyatın aslı astarı bile bugün dijital evrene kabul edildiyse, dışarıda kalanlar olarak kâğıda sadakatimizi sürdürmek arzusunda olduğumuzu neden saklayalım ki? Evet, değişen her şey gibi edebiyat faslının evrildiği noktada insan için şüphesiz büyük kolaylıklar da husûle geldi. Gelgelelim eskinin o hatır gönül sevecenliğine sinmiş iyimserliği, hüsnü kabulü ise büsbütün ortadan kalktı. Artık bir ‘tık’la insanları hayatınızdan silebilmeniz mümkün; ki öyle uzun uzadıya edebî, siyasî tartışmalara gerek bile kalmaksızın bunu bir çırpıda hâlledebiliyorsunuz.

Kabul etmek gerekir ki yoğun bir belirsizlik içinde yüzen hayatımız, postmodern ilişkiler dâhilinde bir bakışın etkisiyle ilerliyor artık. Ne var ki bu ilişki biçimi, kaosun hakim olduğu, anlatıcı ile dinleyenin birbirine karıştığı, çıkarlara göre atılan adımlarla “anlam”(!) kazandığı bir aralığa çekti bizleri. Artık bu kıstırılmışlık, belki de yalıtılmışlık içinde, el yordamıyla bulmaya çalışıyoruz seslerimizi. Sesler çünkü, gövdelerden bile daha etkili ayrı bir kulvar oluşturdu günümüzde. Yani, devletler, kuruluşlar, hatta aydınlar bile, vesayete ayarlı toplumsal evrim ve bilginin yayılımı karşısında var olanı koruma refleksiyle hareket etmektedir. Geçmişle bağımızı koparma endişesi sadece kuru bir fantezi olarak yer alıyor artık hayatımızda. Açıkçası, yüzyılların birikimi olarak hikmet ve kültür aktarımı, vesayet karşısında, yeni dünya düzeniyle uyumlu yeni bir değerler paradigması ortaya çıkardı. Ve bu paradigma, kabul etsek de etmesek de en alt basamaktan başlayarak birçok kalıplaşmış ifadeleri sadece yığın oluşturan bir nesne durumuna çevirdi. Yani Chomsky’nin ifadesiyle, sentaks (söz dizimi) insanlığın büyük bir hapishanesi gibi oldu. Gelgelelim söz dizimi dediğimiz şey, yine dijital akım karşısında sinik, sünepe, ne olduğu anlaşılmaz bir yapıya evrildi. İnsan eksilince, sözün varlığı da dijitalizmden nasibini almış oldu böylelikle.

Bugün “kütüphane” kelimesinin somut karşılığını bilen, gören var mıdır acaba? “Gülün Adı”nda Eco, “Düş bir kutsal yazıdır; birçok kutsal yazı da düşlerden başka bir şey değildir. Söylemle toplumsallaşan ve kültürleşen bu düzen, zamanla toplumsal katmanların ilham kaynağına dönüşür. Toplumsal mutabakatın sağlandığı ve yer yer simgeleşen söylem, dilsel materyalin kısıtlanıp zorunlu seçimlerin ortaya çıkması sonucunu doğurur.” der. Şimdi, yenilenmek ve yenilik adına sürdürmeye çalıştığımız ve yoğun çabaların neticesinde vardığımız menzil, insanlığın eksilen ve yenilenmeye direnen olduğu gerçeğiyle bizleri yüz yüze getiriyor. Açıkçası yazı söz konusu olduğunda, yenilenmenin ne adına ve kimin için sorularıyla başım dönmüyor da değil. Zira benim neslim için kırılganlığın daha bir arttığı bu hızlı geçiş adına ne söylense azdır şüphesiz. Tutarlı olmak adına disipliner bir ilerleyiş için makul olanı istemekle görevini yerine getirmiş olmuyor insan. Otoriterizmin dar kalıpları arasında geçmişte kalarak sıkışmış her bir kelime, cümle, içinden geçtiğimiz karanlık çağın umudu arttıran birer küçük fenerleri sayılsa kâfidir elbette. Ancak yazıda hayat bulan insanlığı bu içine düştüğü kaos ortamında nelerin beklediğini anlamak ise hiç de güç değil. Dönüşümü gerçekleştirecek güç, evrensel olanı yakalamak adına tüm dünyanın aynı karanlık boşluğa doğru ilerleyişini hızlandırıyor. Değerler, inançlar, birikimler; kanıksanan, içselleştirilen ne varsa birer birer altları oyularak o derin boşluğa düşmeleri sağlanıyor.

Postmodernizm, çok dilli, çok katmanlı yapısıyla, toplumları kitlesel bir zorunluluğa icbar ediyor. Yeni dünya düzeni skalasında insan, bütün yargılarından sıyrılmış bir de facto hayata tutunmakla kurtulacağı zehabına sokuluyor. Onun geçmiş içinde beslendiği bütün kaynaklar artık birer masal hükmünde bile değil. Geçmiş birer çöplük(!) sadece. Teknolojinin, bilimin, keşiflerin çağları yırtarak, parçalayarak ilerlediği böylesi bir zamanın türküsü de olmuyor elbet.

Edebiyat

Ramazan Şehri

Oruçtur o hayaleti görünür kılan. Karanlığın içinde omuzlarında seccadeleriyle sessizce yürüyen insanların elinden tutan o hayali. Sonra Ramazan biter ve biz biraz fitreyle onu tamamen sileriz. Bayram ona da gelir mi o zaman? Fabrikalar düdük çalarak kutlar mı bunu? Çiçekler gürültüyle açar mı, neşeyle tüter mi buğu topraktan?

EKLENDİ

:

Yazar:

Ramazan ne öğretmeye gelir her sene bize? Biz orucu tutarken oruç da bizi tutar mı? Hangi kapalı kapıyı açar? Açar mı ruhun tıkanmış damarlarını?

Ramazan şehrinde dolaşan çocuk hayaletleri vardır. Dumandan, isten, anasızlıktan arta kalmış yüzler… Dolmuşların arasında koşar gibi görünüp kaybolan kırgın çocuk yüzleri…

Ramazan kolilerinin köşesinden tutarken görebiliriz onları. Kirli elleriyle ekmeğin kenarını dişlerken bir an yansıyıp kaybolan ve arkasında yıkık görüntüler sürükleyen, açlıktan uyuyamayan çocuklar… Orucun bazı tenha günlerinde iftar vakti boşalan sokaklarda kayda geçer onu asfalt birkaç saniye. Ramazan davulcusunun ardından yürür bakarsanız, karanlıkta kaldırım kenarlarına düşmüş ezik dutları toplaya toplaya…

Oruçtur o hayaleti görünür kılan. Karanlığın içinde omuzlarında seccadeleriyle sessizce yürüyen insanların elinden tutan o hayali. Sonra Ramazan biter ve biz biraz fitreyle onu tamamen sileriz. Bayram ona da gelir mi o zaman? Fabrikalar düdük çalarak kutlar mı bunu? Çiçekler gürültüyle açar mı, neşeyle tüter mi buğu topraktan?

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Edebiyat Dünyasından İlginç Anekdotlar

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi. Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

EKLENDİ

:

Eski aydınlarımız, yazılarına ve konuşmalarına sık sık bir beyit ya da şiir alıntısı yaparak zenginleştirir güzelleştirir ve zenginleştirirlerdi. Edebiyatçılar arasındaki tartışma ve seviyeli kavgalar, zevk verir ve herkes kendine göre dersler çıkarırdı bunlardan… Bu nedenle şiir ve edebiyat kültürü günümüze de aktarılmalıdır, sızmalıdır yazı ve konuşmalara… Edebiyatçıların ilginç konuşma, davranış ve yaşantıları örnek alınmalıdır daima…

Psikolojik tahlil ve karakter özellikleriyle kişiliğimizin olgunlaşması ve derinleşmesi için büyük, köklü ve örnek alanlarımızdır bu anekdotlar. Bu yazımızda birtakım yaşanmışlıkları gündeme taşıyarak okuyucunun zevkli vakitler geçireceğini tahmin etmekteyiz.

Ziya paşa ve Namık Kemal, çok iyi dost ve arkadaştırlar. Ziya Paşa, Harabat adında bir şiir antolojisi hazırlamak ister. Arkadaşı Namık Kemal’den yayımlanmış ve yayımlanmamış şiir ve yazılarını ister. Oldukça kıskanç olan Namık Kemal, “Davul boynumda tokmak neden Ziya Paşa’nın elinde olsun” düşüncesiyle kendi yazdığı şiirleri vermez.

Harabat yayınlanınca, mal bulmuş mağribi gibi hemen harekete geçen Namık Kemal, alır eline kalemi ve başlar kritik ve tenkide… Ziya Paşa, Fuzuli`yi Harabat’ın önsözünde şiir kalıpları içinde anlatırken:

“Yanıktır o şairin kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı”

Dediğinde, Namık Kemal hemen kaleme sarılır ve onu alaya alır. Namık Kemal, bu yöntemiyle kimi zaman nükteden yararlanmayı da ihmal etmez. Nitekim Ziya Paşa`nın Fuzulî hakkındaki sözlerine mukabil Namık Kemal, nüktedanlığını konuşturur. Namık Kemal, muhatabının Fuzulî hakkındaki söylemini alelade bulduğunu ima ederek istihza ve alaylı bir dil kullanır. “Hele Fuzulî için tanzim buyurulan:

“Yanıktır o âşığın kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı.”

Beytini okudukça, kendimi Harabat`da (Meyhane’de) değil, Bahçekapısı lokantalarında zan ediyorum. Af buyurursunuz amma şu “ciğer kebabı” mazmunu (imgesi) ne kokmuş söz ne iğrenç tasavvur! Demekten bir türlü kendimi alamayacağım. Fuzulî Divan`ını kedi yavruları için mi söylemiş, yoksa Arnavutların manda yuttu dedikleri meşhur kitap mıdır?”

Necip Fazıl ve Sezai Karakoç çok iyi ahbap, ya da Necip Fazıl üstat, Sezai Karakoç da onun bağlısı ve çok sadık bir öğrencisidir. Öğrenciden öte samimi ve candan manevi bir evladıdır. Necip Fazıl ona, “Benim kara gözlü Seza’im” diye hitap eder.

Necip Fazıl, Ankara’ya gittiğinde daima Sezai Bey’le görüşür ve hoşça vakit geçirirlermiş. İşte bir “yelek” hikâyesi…

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi.

Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

Cahit Sıtkı Tarancı, Cumhuriyet döneminin büyük şair ve yazarlarındandır. Aynı zamanda çok iyi bildiği Fransızcasıyla iyi bir çevirmendir de… “Otuz Beş Yaş” şiiriyle özdeşleşen Tarancı, “sanat için sanat” anlayışına bağlı kalır. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer verir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur zaman zaman. Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde sürekli “ölüm” temasını işlemiştir.

Özdemir Asaf: 11 Haziran 1923’te Ankara’da doğar. Asıl adı Halit Özdemir Arun’dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi’nde yapar. 1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olur.

İstanbul Üniversitesi’nde, önce Hukuk Fakültesi’ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü’ne devam etse de 1947’de yükseköğrenimini yarıda bırakır. Bir süre sigorta prodöktörlüğü yapar. ‘Zaman’ ve ‘Tanin’ gazetelerinde çevirmen olarak çalışır. 1951’de Sanat Basımevi’ni kurarak matbaacı olur…

“Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,

Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.

Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür,

Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.”

Veya:

“Sana gitme demeyeceğim.

Üşüyorsun ceketimi al.

Günün en güzel saatleri bunlar.

Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.”

Gibi güzel şiirleri vardır. “R” harfini söyleyemeyen şair… Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?”  Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Hilalin Yüreğinde Kutlanan Sevda

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı/ Gönül gözüme kazıdım/ Göz değmesin diye./Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim/Nefrete baş eğmesin diye./ Bıraktım hiç duyulamayan/ duygulara/ Hüzün gecelerinin yalnızlığını./ Bir serçe kadar hür ve narin, /Güvercin gerdanlığı gibi masum7 Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

EKLENDİ

:

Bir tutam çırpınıştı hayat
Budaklanan kırılası dallara.
Kurşun attım kırmak için
Yüreğimin karanlık zincirini.
Gecenin koynunda sayıkladım
Sonsuzluk hasretini.

 

En koyu ve zor gecesi hayatın,
Sevdasız yürümek
Bitimsiz gecelerin omuzlarında.
En acı ıstırabı imtihanın,
Kor ateşi tutabilmek avuçlarda!

 

En güzeli nefes almanın,
Göz kırpabilmek
Kör sanılan yıldızlara.
O yüzden kuşanırdı yüreğim
Hüznün muştusu geceyi.

 

Gözbebeğimde sakladım
Ve hilalin yüreğinde kutladım
En kutlu sevdayı
Maveraya uzanan
Yıldızlara varabilmek için.

 

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı
Gönül gözüme kazıdım
Göz değmesin diye.
Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim
Nefrete baş eğmesin diye.

 

Bıraktım hiç duyulamayan duygulara
Hüzün gecelerinin yalnızlığını.
Bir serçe kadar hür ve narin,
Güvercin gerdanlığı gibi masum
Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar