Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Yitiksöz 10 (Nisan-Mayıs 2022) Üzerine Sanat, Edebiyat ve Düşünce Dergisi

10 . sayısıyla da göz dolduruyor Yitiksöz. Hikmetli söz’den yana umudunu koruyor ve bu sözün gönüllere ulaşması için bitimsiz deviniyor Yitiksöz. Mübarek Ramazan ayının bereketinden istifade ederek hikmet peşinde nice 10. sayılara ulaşması dileğiyle. Allah’a emanet olunuz.

EKLENDİ

:

Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesince yayımlanan iki aylık sanat-edebiyat-düşünce dergisi Yitiksöz, onuncu sayısıyla da göz dolduruyor.

Derginin Genel Yayın Yönetmeni Sayın Duran Boz, “Evet Umut” başlıklı yazısında insanın umut taşıdıkça varlığını koruyacağını ifade ediyor:

“Bir tarafta ağaçların ve kuşların şarkısıyla dolu baharın ayak sesleri, diğer yanda ateşle oynamaya devam eden insanın felaket eli. Bir yanda umut diğer yanda gözyaşı… Dünyanın devridaimi hep böyle değil mi? Başlangıcından bu yana dünya hayatı bir mücadele ve savaş alanı. Kâh umut ağır basar kâh umutsuzluk. Bazen beklemediğimiz zaferler kazanırız bazen beklemediğimiz yerlerden yara alırız. İmtihan. Kazanmak ve kaybetmek. Bu iki uç arasında gidip gelmek. Doğan her günün varoluşsal bir sır olduğunu bilenler için ne gam! Kendi menkıbemizi aşkla ve umutla aramaktan başka ne gelir elimizden? Yazmak dünyayı güzelleştirmeye yönelik bir dua ve bir ütopya değil de nedir?

Elimizin erdiğince, dilimizin döndüğünce Yitiksöz etrafında oluşan bu bilinci sıkılaştırmaya, çoğaltmaya ve yaymaya çabalıyoruz. Sesimize her sayıda yeni bir ses katılıyor. Böylece Yitiksöz Anadolu’nun mümbit bağrından ülkemizin kalbine seslenen çok sesli bir koro oluyor. Hem de sözün bütün itibarını yitirdiğine inanılan bir çağda. Hem de, dijital hegemonyanın insanlığı kılcallarına kadar kuşattığı bir zamanda. Yani bütün iletişim biçimlerinin dilsizlik ürettiği bir dünyada. Enformatik Cehalet’in insanı dilinden ve dünyasından kopardığı bir vasatta…

Israrlı bir şekilde sözde kalmaya, söze inanmaya devam ediyoruz. İnsanın sözle kurulacağına, sözle arınacağına inanıyoruz. Birbirimize vereceğimiz iyi haberlerle dünyanın çok daha iyi bir yer olacağını umuyoruz.

Umuyoruz çünkü insan umut eden tek canlıdır. Yitiksöz onuncu sayısıyla umut etmeye devam ediyor.”

Yitiksöz, umudunu koruyanların ocağıdır. Karamsarlık ve kötümserlik yoktur Yitiksöz’ün dünyasında. Pollyannacılık da yoktur onda. En olumsuz şartlar altında bile umudunu canlı tutar Yitiksöz’ün peşinde koşan Diriliş erleri. Olumsuzu olumluya, kötüyü iyiye çevirmenin derdindedir Yitiksöz erleri. Zaten Yitiksöz de bunun için vardır.

Arif Ay, Mehmet Narlı, Mehmet Solak, Suavi Kemal Yazgıç, Burhan Sakallı, İnci Okumuş, Mehmet Aycı, Adem Turan, Süleyman Karaca, Cahit Küçük, Yasin Mortaş, Abdulhamit Tokgöz, Mehmet Akif Şahin, Davut Güner, Metin Kaplan, Mehmet Mortaş, Nurettin Durman, Mustafa Gök, Sıddıka Zeynep Bozkuş ve Ekrem Elmas şiirleriyle katkıda bulunuyor Yitiksöz’e. Ekrem Elmas “Özlemin Kıyısında” adlı şiiriyle iç dünyasının kapılarını aralıyor bizlere:

Özlemin Kıyısında

Kervan geldi sen taşındın                                                                                                                                                                              O tatlı gölden                                                                                                                                                                                                Yumuşacık toprağa                                                                                                                                                                                      Koku vermiş gölgen

Sular yıl yıl aktı                                                                                                                                                                                          Dönüştü rengim sana                                                                                                                                                                        Bembeyaz merhametin gibi                                                                                                                                                                      Allah demeyi senden öğrendim

Ne ulu canlar                                                                                                                                                                                                  Ne dirilişler gömdüm toprağa                                                                                                                                                                      İnancın meşalem                                                                                                                                                                              Mevsimleri sığdırırken bir yaprağa

İsmail Kılınç, Yunus Emre Özsaray, Emel Karagedik, Selim Erdoğan, Gülçin Yağmur Akbulut ve Memduh Atalay öyküleriyle Yitiksöz’de kurmacanın kapısını aralıyorlar. Emel Karagedik “Zemheri” adlı öyküsünde çeşitli sebeplerle evlatlık verilen çocukların iç dünyasını anlatıyor:

“Zemheride kar yağacağına kan yağsın.” derdi büyükannem. Bu söz tam da beni anlatıyor. Zemherideyim çünkü ve üzerime yıllardır yağan kan. Ben, iki anneyle iki ayrı evde büyüdüm. Avlularını kısa duvarların böldüğü bütün akrabaların bir arada olduğu bir köyde. Kimsenin kapısı gündüz kapalı olmazdı, rahat rahat girilirdi her haneye. Halamın çocuğu olmayınca annemle babam evlatlık vermişler beni daha kırkım çıkmadan. Kırkın içinde verilince anne bebeğe bağlanmamış oluyordu onlara göre. Avlu duvarları görmeye engel değil diye de düşünmüşler beni verirken fakat bu küçük kızın bir gün büyüyeceğini, kafasındaki suların bir gün bulanacağını hiç akıl edememişler. Azgın sulara kulaç atacak gücümün bir gün olmayacağını.

Beni doğuran annemin yanında niye büyümedim? Kardeşlerimden niye ayırdılar beni? Yedi çocuğun içinde halama evlatlık verilen neden ben oldum? Bu soruları sorduğumda on dört yaşıma gelmiştim. Hasan abim askere gitmeden önce dayanamayıp gerçekleri söylemişti bana. Dönüp dönüp el salladı. Kucağıma koca bir taş bırakıp gitti ve ben bu taşı hiçbir yere fırlatamayıp kolye yaptım boynuma. Köyümüzde akan çayın yanına çok gidip geldim bu taşı atmak için. Suyla çok dertleştim. “Seni bulandıran insanoğlu beni de bulandırdı. Bir kış berrak durursun, dinlenirsin; yaz gelince kirlenirsin. İnsanların çıplak bedenleri, çöpleri, sesleri, tozları, hapşırıkları seni bulandırır. Beni de bulandırdı bu insanoğlu. Halamı anne; eniştemi baba bildim bunca zaman. Kezban yengem, asıl annemmiş meğer. Ona kızıyorum beni kandırdığı için. Hayır, niye ben? Ablam Hatice varken ya da abim Mehmet, büyük abim Hasan. Zişan ablam ilk çocuk diye mi gözden çıkarılamadı acaba? Kız çocuğu olmak mıydı suçum? Büyüyünce iş yaparım tabii. Tarlada çalışırım. Çamaşır yıkarım, kazanların karasını sürterim, kışın soba yakarım, ekmek yaparım. Halamın çocuk sevgisini de ben bastırırım.” Uğradığım haksızlığı boynumda bir kolye gibi taşıyordum sürekli. Haksızlık bazen baş ağrısı olarak kendini belli ediyordu ve böyle zamanlarda beni doğuran annemin yazmasını başıma sıkıca sararak rahatlıyordum.”

Deneme, eleştiri ve değerlendirme yazılarıyla katkı sağlayan isimler şunlar: Hilmi Uçan, Erol Çetin, Ahmet Edip Başaran, Ramazan Avcı, Nuray Alper, Yaşar Ercan, Hayrettin Orhanoğlu, Adem Menekşeoğlu, Ali Güney, Hüseyin Cömert, Mehmet Solak, Akif Gülmez, Ali Bal, Şenay Şeker ve Yunus Emre Altuntaş. Yaşar Ercan “Kendini Dev Aynasında Gören Cüceler ya da Zincirlenmiş Eleştiri” adlı yazısında eleştiri türü üzerinde durarak kendini yücelten zihniyetin bilinçaltını ortaya koyuyor:

Eleştiri genel anlamıyla bir varlık, oluşum, düşünce, söylem, ürün ya da eserin olumlu ve olumsuz yönlerini, nitelik, donanım ve eksikliklerini irdeleyip anladıktan sonra değerini ortaya çıkarma, bir yargıya ulaşma çabasıdır. Eleştirinin nesnel olması beklenir fakat öznel yargılar âdeta olmazsa olmazdır. Yalnız dikkat edilmesi gereken de budur; bu öznellik eleştirmene dilediğini söyleme hakkı vermez aksine söylediklerini bir bağlamla izah etme sorumluluğunu yükler. Eleştirmen çıkarımlarını belirli yöntem ve bakış açısıyla izaha koyulur. Bu hem yazınsal niteliğe hem de yazara katkıda bulunan değerli bir eylemdir. Tabii eleştirilen yapıt hakkında önyargı ya da gönül bağı yoksa. Meselemiz tam da burada başlıyor. Hızlıca tüketilen zamanın elimizden aldığı o içtenlik duygusu, “dostlar alışverişte görsün” deyimiyle yer değiştirdi. Salt yapıta odaklı değerlendirme işinin adı inceleme oldu ki o da “kitap tanıtım” köşesinden öteye gidemiyor. Eleştiriden yoksunluk edebiyat dünyamızda vasatın yükselmesine neden oldu. Günümüzde basılan kaç kitap basılmayı hak ediyor?

Eleştiride ölçülülük, neden-sonuç ilişkisi, estetik kabul, yöntem etik bir çerçevede ele alındığında ortaya faydalı bir eleştiri metni konabilir. Eleştiride ölçü, yapıtın niteliği ve taşıdığı edebî değer olmalıdır. Eleştirmen, salt kendi hisleri ve düşünceleriyle kaleme sarılmamalı, görüşünü besleyen kaynakları işaret ederek nesnel değerlerle öznel bir değerlendirme yapmalıdır. Eleştiri, yapıtı ne çok övmeli ne de çok yermelidir. Bana göre iyi bir eleştiri tavsiyede bulunmaz, tasfiye eder: Metindeki fazlalıkları, hataları, aşırı üslubu ve hatta anlatımın önüne geçen hikâyeyi dahi.”

Beyhan Kanter, Mustafa Köneçoğlu, Ali Göçer ve Erdoğan Aydoğan şair ve yazar Arif Ay’ın edebi kişiliği ve eserleri üzerine incelemeler kaleme almış. Duran Boz da  Arif Ay’la Edebiyat Dergisi ve Nuri Pakdil Dolayımında Sanat Edebiyat Hayatı Üzerine başlıklı bir söyleşi yaparak Nuri Pakdil’in ve Arif Ay’ın dünyasına ışık tutmaya çalışmış. Ali Göçer “Arif Ay’ın Deneme Tarzı” adlı yazısında yazarın denemelerine ışık tutmaya çalışıyor:

“Arif Ay da, denemeci şairlerimizdendir. Ay, edebiyat alanına 1975 yılında şiir ve denemeyle aynı zamanda başlamıştır. Yarım asra yaklaşan uzun soluklu şiir serüveni sonucunda bugün Arif Ay için kendi şiir dilini oluşturmuş edebiyat tarihi içinde haklı bir yer edinmiş güçlü bir şairdir tespitinde bulunulabilir. Deneme yazmak şairlerin şiirlerini besleyen önemli alanlardan biridir diyebiliriz. Şiir şairin iç dünyasının musikisi ise deneme ona malzeme toplayan dış seslerdir bir bakıma.

Arif Ay denemelerinin bir tarzı var. Bu tarz biraz dağınık gibi gözükür. Referans ağırlıklı ve oldukça bilgilendirici bir tarzdır. Denemenin temel özelliklerinden biri olan ‘ben’ ögesi yerine oldukça geniş yelpazeden bilgi aktarımı, söz ve düşünce çağrışımlarına açık bir yol izler. Bu çağrışımların iki alanda ilerlediğini görüyoruz. Arif Ay bir düşünce, söz ya da bir şiir üzerine yaptığı yorumlarda sözün, düşüncenin, sözcüğün tüm çağrışımlarının dökümünü yapıyor. Aynı zamanda kendi zihninin, yaşamının çağrışımlarına da kapıyı açık tutuyor. Birden öznel çağrışımlarına uyup başka bir düzleme geçiverir. Bu bir tarz mı? Evet bu bir tarz. Ancak deneme toplamında kendi düşünceleri daha az yer kaplar ve çoğu kez sonucu okuyucuya bırakır. Bu tür yazılar bile Arif Ay’ın ustalığını aşağı çekmez.”

Derginin emektar Genel Yayın Yönetmeni Sayın Duran Boz, Arif Ay’la yaptığı söyleşide onun hayatı, Nuri Pakdil ve Edebiyat dergisi bağlamında Ay’ın düşüncelerini öğrenmeye çalışmış. Bir soru, bir cevapla buyurun Nuri Pakdil söyleşisinden bir kesite:

 

– Kendinizle, Edebiyat dergisiyle veya Nuri Pakdil’le yaşadığınız somut, ilginç ve önemli bulduğunuz olaylar/ anılardan örnekler verebilir misiniz?

– Pek çok söyleşide bunlardan çok söz ettim. Bu konuya girersek söyleşi boyutunu fazlasıyla aşmış oluruz. Çünkü bir değil, yüzlerce anı var. Nuri Pakdil’le yaşanan her şey ilginçtir zaten.

 

Uzun yürüyüşler yapardık Ankara’da, İstanbul’da. On üç yıllık otel hayatı sona ermiş ve Çankaya’da bir eve yerleşmişti. Tüm cesaretimi toplayarak ziyaretine gittim. Hediye etmek için Muhammed Esed’in üç ciltlik mealini de yanıma alarak. Kapıyı çaldım ve karşımdaydı. Büyük bir coşkuyla kucakladı. Meali takdim ettim. Birinci cildi açtı ve sesli olarak okumaya başladı. İki saate yakın okudu. Sonra birlikte çıktık Hacı Bayram’a kadar yürüdük. Namazı kıldıktan sonra tekrar Çankaya’ya kadar yürüdük ve Cinnah Caddesi’nde vedalaştık.

 

Bir gün Burgaz Adası’nda deniz kenarında yürürken Sait Faik’in “Karanfiller ve Domates Suyu” öyküsünün kahramanı Kör Mustafa ile karşılaştık. Nuri Pakdil, yaşlı adama “Sait Faik’i tanır mısın” dedi. Adam da tanımaz olur muyum, öyküsünde anlattığı Kör Mustafa benim dedi. Bakın evim de orada dedi. Nasıl bir insandı Sait Faik diye ikinci bir soru sordu Nuri Pakdil. “Nasıl olacak beyim, bir iti vardı aylak aylak dolaşır dururdu.” demişti Kör Mustafa.”

 

Yitiksöz 10. sayının linki aşağıda:

https://kahramanmaras.bel.tr/e-dergi/yitik-soz-10-sayi

10 . sayısıyla da göz dolduruyor Yitiksöz. Hikmetli söz’den yana umudunu koruyor ve bu sözün gönüllere ulaşması için bitimsiz deviniyor Yitiksöz. Mübarek Ramazan ayının bereketinden istifade ederek hikmet peşinde nice 10. sayılara ulaşması dileğiyle. Allah’a emanet olunuz.

Çok Okunanlar