Biraz toprak biraz çamur… Oysa çocukken öğrenmiştim taşlardan bu düzme oyunu. İnsanlar da böyle midir? Topraktan gelen her şey her seferinde bir yolunu buluyor. Toprağa döneceği için midir? Yol, hep taşırmış insanları sırtında, peki ya insanlarsa yolu sırtlayan? İster topraktan olsun ister taştan her yol hep yeni bir yola çıkıyor.
Yol bu biter mi ki? Bitince insan da bitiveriyor.
Dar patika yollar var bir de insan o yolda en çok kendine rastlar… Yolun kıyısında geçerken bir taşı yerinden oynattınız mı hiç? Altındaki gölgeye sığınmış nice küçük canlar görürsünüz, taştır ama cümle cana yuva olmuş, dam olmuş…
Sahi içimizdeki taşları nereye sığdırdık? Onları da var mı içimizde böyle bir dizen?
Ve yol diyorduk hani yol… Kâh götüren kâh getiren… Ama hiç bitmeyen.
O yolların birinde yine yol aldığım bir gündü. Bu defa yüzümü değil sırtımı dönmüştüm güneşe… Çocuktum, yolları keçilerle beraber bir köy dolmuşunun şehre inişi ile tanıdım ilk. Ne berbat şeydi şu yollar. Onlarca köyün içinden geçilir, şehirde satılmak için mayalanan yoğurtlar, peynirler toplanırdı. Şehir dönüşünde ise kovalar boş, içinde paralar olurdu.
Ondan sonra ecüş bücüş, ağzı gözü patlamış yollarda yol almaya çalışırdık. Çocuk midem bir kuş olur bedenimden uçmak isterdi. Yaşım büyüdü, midem de. Ama yollara olan uzaklığım hiç değişmedi, yollar değişse bile.
Sahi her yolun vardır değil mi bir yolu? Kimi havadan uçar konar, kimi suyun içinden kimisi karadan…
Bense bugün şehirlerin en büyüğüne yol almaktayım. Kâh kuş oluyorum. Kâh atını dörtnala vurmuş bir ulak. Uçağımız iniyordu şehirlerin en resmiyetli yüzüne.
Havada iken neden Allah’a daha yakın hisseder insan? O demir yığınını havada tutan fen ve bilim… Benim ise içimde şaha kalkmış kelebekler… Bir yerde okumuştum “insanoğlu dağları delmiş, tüneller yapmış, kıtaları birleştirmiş de bir türlü birbirine giden yollar inşa etmemiş.” Ben de şunu eklemek istedim içimden “Bulutların dahi üstünden çelik kanatlar edinmiş de bir türlü kendine giden yolda kanat çırpamamış.”
-1-
Şehrin öğle sularında sokaklarına iniyorum ilkin. Bu şehre yazılan şiirler hücum etti aklıma… Çoğu şairin yalnızlığına katık olmuş, gönül sofrasına en çok bu şehrin ayazı düşmüş. Neyse ki mevsim bu gidişimde yaz… Neyse ki bu gidişimde mevsim yaz.
Her şehrin bir tarihi vardır ya hani bu şehirde durum farklı. Tarih buradan yazılıyor. Bir memleketin kaderi bu şehrin kalbinden çiziliyor. Kader kalemi bu şehirde destanlar yazmış da kurtaramamış bu şehri çatık kaşlı olmaktan…
Güneşi, güzel memleketimin alev topuna benzemiyor, belki de aylardan eylül ondan olsa gerek. Evimizin misafir odası gibi geldi gözüme bu şehir. Tertibi elden bırakmayan kaldırımlar bile inceden süzülüyor yolların iki tarafına…
Hangi şehirde her sokak ciddiyetin caddesine çıkar bilmem. Kendimce ilk her şeyin yerini belirlemeye çalıştım. Sırasıyla ezbere çalmak oyunu başladı zihnimde… Havalimanı… Pursaklar… Keçiören… Ya da tam tersi miydi? Ezber de olsa bu şehrin şanına yaraşması için kuralı bozmamalıydım. Her şey yerli yerinde olmalıydı hayalimde canlanıyor da olsa.
Bundan yüzyıllar evvel bir şehrin içinden kan damarları gibi büyükçe bir demirden solucanın geçtiğini söyleseydi, bilgeler sözlerine istihza ile karşılık alırlardı. Oysa geliyor en karanlık tünelin içinden içi dolu insanlarla. Her zamanki gibi hızlı, atik ve alabildiğince insan dolusu… Metrolar bana hep bir canlı kabir gibi gelir. Yerin altına inip sonra da yükselmek gibi. Neyse ki çıkışlar hep aydınlık. Birden irkiliverdim büyük bir sesle daldığım girdaptan.
– Deprem deprem oluyor! Dedim. Çok da sesli değildi oysaki. Yine de duyulmuş yanımdaki kişi tarafından.
– Siz nereden geldiniz, deprem bölgesinden mi? dedi.
Ses zihnimde tekrar ediyordu var gücüyle…
İki çelik başlı yılan kafa kafaya vermiş gibiydi sanki. Evet, bu atlar asrın felaketinin sesi gibiydi. Uzmanlar öyle diyordu çünkü yüzyılın felaketi…
Neyse ki yerimizi bulduk.
Ankara insanının, kendine münhasır nazende teyzecikleri başlıyordu söze, sırtımızda sırt çantaları ve yabancı simamı ele veriyordu. Antep dediğimizde, yüzlerini büyük bir şefkat boyuyor, gözleri büyüyor.
– Çok geçmiş olsun. Zararınız çok mu, evleriniz verildi mi? diyorlar…
Günlerce haberlerde izlemişler.
İçimizdeki yolların şehrin yollarına karıştığı gündü bugün. Hâlimiz şehrin kalabalık caddelerinde bir yitiği arar gibi koşturan insan kalabalığına karıştı bir kere. Hâlleri hâllenme vaktiydi. Başımı kaldırıp göğe bakıyordum arada o da yerinde mi diye, çünkü getirdiğim gökyüzü aynıydı bu şehirdeki ile… Sadece arzı bir elekten elenen un tanesi gibiydi kaldırımlarına değin… Ruhum hep bir köşesinden tutuyordu geçtiğimiz her tabelanın. Bu şehre sanki en çok kalabalık yakışıyor.
Ne garip… Babama sormuştum bir keresinde “her insanın dilinden anlamak için dilini mi bilmek gerekir?” O da “insanlar arasına karışırken hâl dilini öğreneceksin evvel” demişti…
Öğretmenim anlatmıştı, o da böyle uzak şehirlerin birindeydi. Onun şehri de böyle kalabalık mıdır acaba? Sahi bir şehir olsaydı eğer hangi şehir olurdu öğretmenim?
Babamdan şehir de olmazdı kasaba da… Ondan içi bozkır dolu bir memleket olurdu kesin.
Her gördüğüm şeye ilk defa görür gibi bakınırken, bir camiye düştü yolum… Doğru ya Allah’ın evi her yolun menzilinde… Bir kere göz kırpar kapısı tüm insanlara… Ankara’nın en heybetli camisi olsa gerek. Öyle olmasa da benim gördüğüm en azından bu… Belki de adıdır beni yanıltan. Kocatepe Camii çocukken abdest aldığım şadırvanlara benzer daha güzel şadırvanla tebessüm etti bana. Ne isterdim, çocuk olup ayağımdan büyük takunyalarla burada koşturmuş olmayı… Taş avlusunda gözlerim metrodaki kalabalığı aradı bir an. İçerde olmalıydılar. Bir genişçe kapıdan içeri doğru süzüldüm ve köyümün meydanı kadar geniş o avize karşıladı beni. Demek âminler buraya değip yükseliyordu arşa. İçimden bir âmin yükseldi kubbesine… Sadece âmin… Belki de bu duvarlar, bu yumuşak halı, o şanlı minber ve ulu mihrap… Belki de duanın kendisidir onlar… Âmin… Âmin… Ve âmin…

-2-
Hacı Bayram Veli Hazretlerine her gelişimde bir zincir dolanır boynuma. Ben de Akşemsettin misali dizlerinin dibine sürülmek isterim… Taklit etmek bile ne hoş…
Bu defa kuşları ben karşılıyorum her birine ayrı bir niyet ısmarlamak için. Ne muazzam kalabalık. Samimiyet ve dürüstlükle geçilir bu kapıdan… Herkes en samimi halini alıp gelmişti.
Bir gün öğretmenime çok istediğim bir kitabı almasını istemiştim. Onun için çok da zor bir şey değildi oysaki. Bir şartı vardı almak için. Avcuma bir yumurta koydu ve “bunu yedi gün boyunca taşırsan üstünde kırmadan istediğin kitabı alacağım” dedi. Nasıl yapacaktım ki bunu. Ben kırmasam bile başkası kıracaktı. Öyle ise yanımdan ayırmamalı gözüm gibi bakmalıydım. Bir gün, iki gün derken zorlu ilk günler geride kalıyordu, yatağımda dâhi başucumda idi. Günleri sayarken ben kırılmasın diye korkuyla ümit arasında sayıklıyordum. Arkadaşım Beşir, “bunda ne var, yumurtayı haşlarsan pişer ve pişmiş yumurta da kolay kırılmaz” dedi. Fena fikir değildi aslında… Kaldı şunun şurasında üç gün… Ve o gün geldi çattı… Öğretmen beni yanına çağırdı. “Gel bakalım uzat yumurtanı bakalım, kırığı çatlağı var mı” dedi. Pürüzsüz görünen yumurta ilk günkü gibiydi. Öğretmen tebessüm edince yanağındaki çukur belirginleşti. “İlk gün verdiğim yumurta bu” dedi… Demek kestirmeden gitmediğimi, oyun da olsa hile katmadığımı anlamış idi. Öğretmenimin o gün dediğine göre zaten dürüstlükle yürüyebildiğin yol senin kendi ellerinle yazdığın bir kitaptır… Bazen her şey kitaptan öğrenilmez.
Bugün sadırlardan, sıralara giden bu ilmin yolcuları hâlâ ziyaret ediliyor, onların tevessülü ile dua ediliyor. Doğruymuş demek samimiyeti kırk kat beze de sarsan kokusu gelir diye. Hâlâ bu kokuyu almak için akın akın geliyordu insanlar… Kadınlar erkekler… Avuç avuç dualar bırakıyorlardı yeryüzünden… Adımlarım beni sırtı sıvazlanmış bir çocuk edasıyla çıkardı oradan. Taş binaları usul usul gezdim. Üstat Necip Fazıl’ın satırları tuttu yakamı zihnimin orta yerinde, ne bakınıyorsun dercesine, “Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir” iyi de Sakarya için söylememiş miydi bu şiiri? Yoksa her heybetli şehrin sokaklarında geçerli miydi? Ankara’ da öyle bir yer işte… Öylesine narin, bir o kadar çelik zırhlı bir gövdesi var… Ağırbaşlı bu şehrin sokaklarında envai insan, sanki insanlık göç etmiş buraya. Ben hiç bir yerde görmedim otobüse sıra ile binildiğini…
Taceddin Dergâhında soluklandığım taş duvarlara, “Korkma! Sönmez bu şafaklarda…” diye fısıldadım. Dedim ya taklit etmek dahi ne hoş… Duvarına ben de bir şeyler çiziktirdim. Getirseydim köyümden denge oyunu taşlarımı biraz da burada dizerdim. Yüzüm Akif’e dönük, sırtım penceresi kapatılmış üşümüş bir arslan’a… Bir Fatiha uçuruyorum kanatları samimiyetten…
Yola koyuluyorum… Bitmiyor bu şehir. Zaten adımlamak ile de bitecek değil. Gençlik Parkında göğe bakınıyorum hâlâ yerinde. Memleketimden getirdiğim ilk gün gibi…
Bir kitap olsaydın Ankara 5. sınıfta alamadığım kırmızı kapaklı Tüm Dersler kitabı olurdun…
Ve bir şiir yazmak gerekir ise sana;
Bağrında gül de var inci mercan da
Bir de beton basamaklar, demir mazgallar
Sende kurulur gül ağacı ve darağacı
Bir yanında postallar
Öte yanında gül yüzlü dostlar…
Ve bitmeyen o yollar.
Şimdi köyden indiğim bu şehre yolları sırtlanma vakti. Sahi yollar mı taşırdı insanları, insanlar mıydı her seferinde yolu sırtlayan?… Peki ya içimize çıkan o çatallı yol? Onun kestirmesi ne tarafta?
Vesselam
