Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Yoldaki Yazar

Önümdeki koltuğun arkasındaki monitörde ekran açılıyor; birden bir net sayfası gibi açılıyor gidilecek yerler. Bir dokunuşla komut vermem mümkün. Kareler içinde ilk önce Mescid-i Aksa’yı görüyorum. Ah canım. Nasıl da bakımsız… Nasıl da gölgeli… Sütunları erimiş. Kaidelerin altı köstebek yuvası gibi oyulmuş. Kubbesi bir yaklaşıp bir uzaklaşıyor.

EKLENDİ

:

Bu sayfanın boşluğu beni ürkütüyor. Bambaşka diyarlara doğru sefere çıkan yolcunun kaygısı… Neler olacak?

Peki, bu sayfayı niçin açtım, bu boş sayfayı? Bu yolculuğu niye başlattım? Bana zorlu bir iş, ağır bir vazife yükleyen bu duruma kendi ellerimle niçin attım kendimi? Üstüme zaman tozları silkeleyen o durağanlık içinde her şey kolaydı.

Olmalı. Evet, bu yolculuk olmalı. Çünkü yeter artık. Hamamın kurnaları yosun bağladı. Taslar paslandı. Sular acılaştı. Gittikçe daha az fark ediyorum bir şeyler yapmak gerektiğini. Aynılık yoruyor, uyuşturuyor beni.

Bu beldenin sokaklarında yağmur, yağlı çamur sıçratıyor eteklere. Çıkmayan çamurlar. Belki başka bir diyarın kaldırımlarında, bahçelerinde, avlularında, kameriyelerinde; çay evlerinin, kitap evlerinin önünde, teraslarında; varsa tarlalarında, ormanlarında, deniz kenarlarında başka bir yağmur vardır. Var mıdır?

Aramaya değer. Çünkü burada iyi düşünemiyorum.

Aramalı. Çünkü kendimi bulmak ve artık kendim olmak zorundayım.

Kendimi bulmak için bu yolculuğa mutlaka çıkmalıyım. Gittiğim yerde kendimle karşılaşmayı umuyorum. Kendimi görür görmez tanımayı umuyorum. Umuyorum ki o da beni görünce tanıyacak ve biraz alaylı –olmasında mahzur yok, haklı- “Bunca zamandır neredeydin?” diye düşünecek.

Telefonumda cırtlak bir ötüş… Mesajım varmış. Küçük bir heyecan… Hep heveslenirim, “İşte, nihayet kendimi bana bulduracak bir çağrı…” umuduyla bakarım her mesaja. Fakat her defasında hayal camları titrer, neredeyse yerlere serilecek olur. “S.a. nslsn. Kndne ii bk. A.E.O.”

Anlıyorum… Söze zaman ve yer yok. Sıkıştırıyorum kendimi iyice, mesajın içindeki söyleyişe. Boğucu bir durum… Nmzlar bile kısaltılıyor. Öyleyse slm vermeye hiç vkt yok. Vkt yok vkt…

Bu kısaltmalardan kazandığımız zamanı ne yapacağız peki? Bu zorlayarak ortaya çıkardığımız tuhaf, şekilsiz zaman kırıntılarını nerde saçacağız? Bu zavallı, bu ucube saniyeleri nasıl öldüreceğiz?

Uçaklar “insanoğlu kuş misali” dedirttiği, çamaşır makineleri baş döndürücü bir çabuklukla yıkadığı, internetten Louvre Müzesi’ne, Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki el yazmalarına dakikada uzanabildiğimiz hâlde niye zaman yetmiyor? Hayır, bereketi az da olsa zamanımız var. Ama sıkıntı o kadar büyük ki, zaman bize hep dar geliyor. Zamanı ne kadar genişletseler de biz bir kırık kulp takacağız zamana. Yerimiz geniş olsa, yenimiz dar olacak.

Ya bir gün besmele de bsmllhrrhmnrrhm şeklinde yazılırsa?

Bu yolculuğa mutlaka çıkmalı. Sıkıntı sislerini dağıtmalı ve tam karşıda yavaş yavaş beliren yeşil bir adaya bakar gibi kendimi seyre dalmalı…

İşte yola böyle çıktım. Güzel bir sabah seçeyim dedim. Yazması güzel olur. Mesela martıların parlak mavi göğün içinden kopup gelmiş asuman varlıklar gibi vapurun ardındaki köpüklere daldığını görebilirim. Görebilirim… Fakat hayatın içindeki birçok şey gibi bu da hiç sahici olmayan bir şey… Burası İstanbul değil ki… Ankara… Yani martıları geçelim. Denizi de… İki yaka arasında kim bilir kaç yüzyıldır, kıyıda bakanlardan kaça kaça akan o rengârenk denizi… Aynı deniz midir o? Hayır, denizi geçelim.

 

Aşti diye kısaltmış otogardan çıkıyoruz. Tekli koltuktayım. Çünkü tek başıma çıktım bu yola. Yanımda kimseyi istemiyorum. Akan manzara ve ben… Fakat hemen yanımdaki pencereye değil, şoför mahalline bakıyorum. Onun önünden uzanan yola. Şoför yazıya yabancı kelimeleri nasıl sollayacak, nasıl hızlanacak ve nasıl yavaşlayacak, bunları görmeli…

 

O sırada ne korkunçtur ki, otobüsün peşinden gelen ve beni eski mekânıma, aynı yere geri döndürmek için fırsat bekleyen o amansız, o inatçı yaratığı hissediyorum; bakmıyorum ama biliyorum ki orada. Hâlbuki ben zararsız ve uysal oturuyor sanıyordum kendimi evimde. Meğer o ucube yaratıkla yediğim içtiğim ayrı gitmiyormuş.

Zayıf ve çevik… Ayakta duran, asık yüzlü bir keçi gibi… Omuzlarını içeri çevirmiş. Başını biraz yere eğmiş ama gözleri bende. Ben onu düşündükçe o daha iyi hissedilir oluyor; keyfi yerine geliyor. Kötü kokusunu ensemde duyuyorum. Fakat okuduğum Ayet’el Kürsi’nin son kısmında tuzla buz… Yok oluveriyor: Velâ yeûdühü hıfzuhumâ ve hüvel aliyyül azîm… Onların korunması O’na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.

Hafifledim, sakinleştim. Estağfurullah el-azîm. Estağfurullah el-azîm. Estağfurullah el-azîm…

Yarpuz kokulu bir derenin kenarından, kaya diplerinde gizli zambaklar görerek sakince ilerliyoruz. Endemik yanardöner çiçeklerin yanında iki dakika izleme zamanı bile veriyoruz kendimize. Bu kadarı olmalı.

Namaz vakti. Otobüs mola veriyor. On beş dakika çay, ihtiyaç ve namaz molası… Abdest muslukları otomatik… Kurna siyah mermer… Nasıl da temiz mescit. Akik güvercinlerin yıkandığı şadırvan yok, cemaat de pek az; ama olsun.

Acaba buradan Süleymaniye’nin avlusundaki o mezarlığa, o gül bahçesine gitsem mi? Kendimi orada bulabilir miyim? Yahya Kemal’in yazdığı şiirden daha güzelini yazabilir miyim? Zor…

At Meydanı? Hiç olmaz. Blü Mosk avlusunda fotoğraf çektiren turistlerin, seyyar satıcı kalabalığının arasında tamamen kaybolabilirim. İstanbul’u geçelim. Bulunsaydı İstanbul’da, İstanbullu hep kendiyle el ele tutuşmuş gezerdi sokaklarda.

Nereye sürüyor şoför? Muavine sormalı. Arkalara bakıyorum. Tavandaki çağrı ışığımı yakmayı denemiyorum. Ya görmezse. Işık öyle yanık kaldıkça durum tuhaflaşır. Hem o, devamlı bu kırmızı lambacıklara bakmak zorunda mı? Ne can sıkıcı şey… Daha normal ve insanî olanı el etmek…

  • Bakar mısınız bir?
  • Buyurun?

Ne diyeceğim? “Ben bindim bir şekilde, ama nereye gittiğimizi bilmiyorum.” Olmaz ki. Kendime güldürmek istemem.

  • Siz karar vereceksiniz efendim.

Evet, elbette muavin zihnimi okudu. Çünkü bu hikâye bana ait. Bu muavin, bu otobüs ve bu yol, bu olabildiğince sessiz silik yolcular; hepsi benim. Hepsi iyi güzel de, şoför? Eğilip azıcık, bakıyorum ona. Kıpırdamıyor. Dümdüz gidiyor. Yolun iki yanında uçurumun uzandığını o zaman görüyorum. Sayfanın kenarından sonrası tamamen yola yabancı bir boşluk. Fakat düşülse ne olur? Yine yola çıktığımı düşünebilirim ve yazı devam eder. Düşmeyi deniyorum ama düşülmüyor. Şoför bunun muzipçe bir deneme olduğunun farkında, sakin yola devam ediyor. Rahatlıyorum. Hatta içimde çocukça bir coşku duyuyorum.

  • Sür bakalım şoför! Hindistan’a!

Şoför kımıldamıyor bile. Onun yerine muavin yine tepemde bitiyor. Işık meselesine boşuna kafa yormuşum.

  • Hanımefendi, oraya gidemeyiz.
  • Niye? Bu benim hikâyem değil mi?
  • Evet, fakat bu bir hikâye; rüya değil.
  • İstediğimi yapamaz mıyım?
  • Oraya gidebilecek durumda mısınız?
  • Ne demek bu?
  • Yeterince zamanınız?
  • Niçin olmasın? Tüm gece benim ve üstelik tek kelimeyle Hindistan’a varabilirim dilesem.
  • Orada ne yapacaksınız? Vakit kaybı.
  • Kendimi arıyorum. Oraya bakmak için izin almam da gerekmiyor.

Boşuna sert konuşuyorum. Muavin ben değil miydim zaten? Acaba haklı olabilir miyim? Aslında… Hindistan’ı hep merak etmişimdir. Bu vesileyle oraya gidivermek iyi olacaktı. Hazır hikâye yola koyulmuşken… Neyse… Şunu deneyelim:

  • Şoför bey, kendimi bulabileceğim bir yere gidelim.

Önümdeki koltuğun arkasındaki monitörde ekran açılıyor; birden bir net sayfası gibi açılıyor gidilecek yerler. Bir dokunuşla komut vermem mümkün. Kareler içinde ilk önce Mescid-i Aksa’yı görüyorum. Ah canım. Nasıl da bakımsız… Nasıl da gölgeli… Sütunları erimiş. Kaidelerin altı köstebek yuvası gibi oyulmuş. Kubbesi bir yaklaşıp bir uzaklaşıyor. Niçin böyle? Panorama içinde Kubbetüs Sahra sürekli parlıyor ama o, kuytuda kalmış. Zorlayarak açıyorum ona giden yolu. İçeri giriyorum. Halıları niçin tek desen? Niçin böyle ıssız ve mahzun? Sadece köşede Kur’an-ı Kerim okuyan bembeyaz sakallı, uzun boylu pek yaşlı bir zat var. Ona yaklaşıyorum.

  • Selamun aleykum.
  • Ve aleykum selam.
  • Af edersiniz ama sormak durumundayım. Siz kendinizi bulmuş birisi misiniz?

Alıştım, artık soru sorma konusunda yadırganmayacağımı biliyorum.

  • Ne bulmayı umuyorsunuz?

Tereddütsüz cevap verebildim:

  • Hakikati!
  • Sizin bildikleriniz içinde hakikat varsa bunu bulabilirsiniz. Fakat sizde hakikat var mı?
  • Ben zübde- i âlem değil miyim?
  • Söyleyin ben Rabbimin yeryüzündeki halifesi değil miyim?
  • İlim kendini bilmek değil mi hem?
  • Bunları biliyorsanız buraya kadar niçin geldiniz?
  • İyice hatırlamak için. Unutmaktan yorulduğum için.
  • Neyi?
  • Rabbime verdiğim sözü. Ona “Evet! Sen bizim Rabbimizsin!” demiştik ya!
  • Hatırlıyorum.
  • İşte bu sözüm tozlanıyor o kaldığım diyarda.
  • Hatırlamak yetmez fakat.
  • Ne yapmalı?
  • Bunlar günümüzün basit ezberleri olmuş. Bu kelimelerin içine yolculuk etmeli.

Aman Ya Rabbim! Ne dedim ben böyle!

  • Siz benim söyleyebileceklerimi söylüyorsunuz, değil mi?
  • Sizin hikâyeniz bu.
  • Memnun musunuz bu hikâyeden?

Yüzüme soğuk soğuk baktı. Hayır, övgü istemiyordum. Sadece arayışımın anlamını ondan duymak istiyordum. Kendimden.

  • Bunu duymak için buraya kadar gelmeniz ne kadar gerekliydi?
  • Ruhunu yitirmiş şeylerden cevap alamıyorum dedeciğim. Ruhumu canlandırmak istiyorum.
  • Peki, öyleyse bu hikâyeden memnunum.

Vazifesi biten yaşlı adam yok oldu. Kudüs, sesi sonradan ulaşan bir jet gibi başımın üstünden hızla geçti. Yine otobüsteyim. Önümdeki net sayfasında Medine’ye dokunuyorum. Kulaklığımı da takıyorum. Bütün yolcular takıyor. Kendilerini tamamen burada açılan görüntüye verecekler. 45 ben birden dikkatimizi veriyoruz.

Medine’de salkım salkım hurma ağaçları… Mescid-i Nebevi’nin avlusu çok kalabalık. Öğle sıcağı. Kırmızı bir kum fırtınasının izleri var gökyüzünde. Parlak mermere basan çıplak ayaklar ne çok. Devasa şemsiyeler kollarını cesurca açmış güneşe doğru. Kapılarda siyah çarşaflı nöbetçi kadınlar sert. Çantalara alışık ellerle bakıyorlar. Benimkinde sadece kelimeler var. Fakat itiraz ediyor:

  • Bu kelimelerle giremezsin buraya.
  • Niçin?
  • İçeride lüzumsuz konuşmak yasak!
  • Bu kelimeler lüzumsuz değil. Hem hiç sesleri de yok.
  • Nereden belli?
  • Bak da gör.

Kelimelere baktı şüpheyle. Hiç sesleri yoktu. Sadece bazı siyah, eğilip bükülmüş şeyler.

  • Ama bakınca kulağımda çınlıyor sesleri.
  • Bu ne saçma itiraz. Hem sen, ben değil misin?
  • Onu bilemem.

Eyvah! İlk defa hikâyemde mücadele etmem gereken birisi…

  • Bu benim hikâyem.
  • Benim vazifem, senin hikâyenden daha değerli.
  • Fakat ben bunlar olmadan içeri giremem. İçeri giremezsem hikâye biter. Hikâye biterse sen de olmazsın.
  • Umurumda değil. Lütfen itiraz etmeyin ve arkadan gelenlere yol verin.

Arkamdaki sabırsız kalabalık beni itekliyor. Tartışmak lüzumsuz. Stokta kelimelere ihtiyacım yok. Zihnimin, dörtkenarı sonsuza dek uzanan esnek çarşafı üzerinde istediğim gibi zıplayabilirim. Kalsın bu sınırlı çanta.

İçeri girdim ama kadınlar bölümünün açılmasını beklemek gerekecek. Etrafımda iç çekerek ağlayanlar fakat tartışır gibi aceleyle konuşanlar da var. İstersem bunlara hakikatinden farklı, sürpriz şeyler yaptırabilirim. Fakat meselem şu an bu değil. Yüreğim sızlıyor. Efendimizin karşısında ne diyeceğim? Onun bana söyleyeceklerini nasıl kurgulayacağım? Edepsizlik olmaz mı onun yerine konuşmak? Ah nasıl olacak Ya Rabbim?

Kapı açıldı. Surları yıkan askerlerin şehre dalışı gibi kadınlar koşuştular. Bana çarpmadılar, izin vermedim. Yeşil halıya gitmeli. Ezilmeden uzun uzun namaz kılmalı. Bembeyaz sütunların dibinden dağ havası esiyor. Yol uzadıkça uzuyor.

İşte minber. Kadınlar etrafımda kovan etrafında uğuldayan arılar gibi. Hepsi puslu. Namaz kılıyorum. Yine kılıyorum. Yine kılıyorum. İki rekâtlık hesapsız namaz kılıyorum. Yorulmuyorum hiç. Gül kokulu secdeme damlalar düşüyor. Demek ağlıyorum. Yazmayı düşünmeden nasıl ağladım? Bazen yazıdan ve benden önde giden bir şeyler oluyor demek. O kapıdaki kadın gibi. Kelimeleri aldığı için böyle oldu belki. Bilmiyorum. Hem mutlu hem kaygılıyım. Ellerim titriyor. Kalbim uçup gidecek yer arıyor içimde. Yeşil halıya diz çöküyorum. Efendimizin huzurundayım. Onun yaşayan insanlardan daha canlı bir bakışla bana baktığını hissediyorum. Bir şeyler söylemeli, bir şeyler sormalıyım. Hem kaçmak hem de yerime mıhlanmak istiyorum.

  • Efendimiz! Beni affediniz. Buraya tek kelime yazmakta zorlanıyorum. Çünkü bu… Bu… Bunu nasıl yaparım bilmiyorum ama… Sizin yerinize, bendeniz karışmadan söyleyecekleriniz varsa bana, duymak dilerim efendim.
  • Zırhını giymemişsin…
  • Efendim?
  • Oruç zırhını takmamışsın.
  • Evet, bugün aşureydi. Unutmuşum efendim.
  • Abdesti hiç ihmal etme. O nehrin suyu, günahtan iz bırakmaz.
  • Evet efendim. Bana bir öğüt daha verin.
  • Senin bildiklerin dışında mı?
  • Mümkün değil mi, benim bildiğim dışında olsa?
  • Bu mescit, şuradaki hâliyle senin hayal hamurundan yoğruldu. Benim sesim de…
  • Öyleyse gitmeli miyim? Affedin lütfen.
  • Hayır, bildiğin bir şey, ama dinle. Sen bazı ağaçları taşlamışsın.
  • Hurma ağaçlarını mı?

Niçin böyle dedim? Yaramaz çocuk Rafi bin Amr değil miydi o?

  • Görünüşte hurma ağacı, ama neye işaret ettiğini sen bileceksin.
  • Aç olduğum için taşladım değil mi efendim?
  • Evet, ama nasıl bir açlık… Hiç doymayan nefsin açlığı…
  • Anlıyorum efendim.
  • Bundan sonra o ağaçları taşlama. Ancak altına dökülenleri ye.
  • Peki efendim, yani şey yapacağım. Hiç kimseye, hatta kendime bile zarar vermeyeceğim. Kimseden bir şey istemeyecek hatta beklemeyeceğim. Sadece kendiliğinden bana ulaşanları kabul edeceğim. Kimseye yük olmayacağım. Hırs sahibi de olmayacağım. Ama arayışı da hiç bırakmayacağım.

Nefes nefese kalmıştım. Katılarak ağlamak ve gülmek istiyordum.

  • Allah’ım bu kulunun karnını doyur! Onu hiç aç bırakma.
  • Evet! Bırakma Rabbim. Bırakma!

Kendimden geçecek gibiyken otobüste dua ederken buluyorum kendimi. Elbette duayı kendim kendime ediyorum. Epey hüzün ve biraz kafa karışıklığı var, ama yine de nasıl rahat içim. Kendim kendime neler söyledim. Bildiğim küçük bir şeyden biraz yardımla herhalde iyi bir sonuç çıkardım. Yardımla? Yardımla mı? Evet yardım… Yazarlara acıyan Rabbin emrindeki meleğin yardımı… İlham meleği…

Karşımdaki ekranda Kâbe görünüyor. Dokunmaya korkarak işaret parmağımı usulca değdiriyorum. Fakat işin bu kısmı daha zor…

Niçin zor olmadı, bilmiyorum. Kelimem yoktu. Düşüncem yoktu. Sadece beni mıknatıs gibi çeken bir şeye kendimi bırakıyorum. Merkez kaç mı denir buna? Merkez yaklaş mı? Hiç sahip olmadığım bir güçle dönüyorum. Olmayan bir güçle… Kaçamıyorum. Kaçmıyorum. Hızlıyım bu yüzden düşmüyorum. Hızımdan ceplerimdeki her şey dökülüyor. Ne çok şey varmış. Kimlik, cüzdan, tarak, mendil… Öyle çok dönüyorum ki bu dönüş içinde uyuyup uyuyup uyanıyorum. Ondan uzakta uyku tutmaz artık beni. Ondan uzak olunamaz. Sadece onun etrafında yaşamak ve onun etrafında ölmek istiyorum. O benim kalbim… Nasıl anlatsam, ona sarılmak; hayır ona sarınmak istiyorum. Nasıl anlatsam, ona dönüşmek istiyorum. Yakın daha yakın değil, ta kendisi olmak istiyorum.

Otobüsün bir anlamı kalmıyor gözümde. Tek başıma sürdüğüm bir araba olmalı. Bütün o figüran yolcular, o tafsilat siliniyor. Beyaz, markasız bir araba… Buradaki her şey benim. Kâbe’yi görünce daha iyi anladım bunu. Sadece bu hikâye değil, tüm bu evren. Mekân benim, zaman benim, kahraman ben… Ben gördüğüm için var her şey. Ben ölünce bu evrende kıyamet kopacak. Yaşayıp kendi evrenini bilenler içinse hayat devam edecek. Hayata devam etmek, var olduğunun farkına varmakla ilgili.

Buradayım. Buradayım ben. İsmimle, cismimle, ruhumla buradayım. Arayan da benim aranan da. Arayış da benim kayboluş da, buluş da. Aracı da benim araç da. Her şey benim içimde. Dürüst olmalıyım; içimden geçiyor ki siz de benim. İtiraf etmeliyim; yeryüzünde bana uzak nesne yok. Tek damladan yapılmış tüm okyanuslar. Sırlı cam zerrelerinde ayna parıldar, kıvılcımda ateş, kum tanesinde çöl…

Öyleyse… Dünyada epeyce yol gittim ama sonsuzluğun içinde tek adım atmamış olmalıyım. Dönüş için geriye dönmeye gerek yok. İşte yolun sonu ve başı. Bir çemberin kesintisiz aynı başa ve sona sahip olması…

Birden yanımdaki koltukta birisini fark ediyorum. “Sen de nereden çıktın?” sözü bir şimşeğin ışık ömrü kadar çakıyor zihnimde. Dingin bakışlı bir hanım. Neftî başörtüsü desensiz… Nereden aldı acaba? Bu zamanda pek bulunmuyor artık böyle sade ve soylu şeyler.

  • Ne söylemeye geldiniz bana?

Hiç cevap vermiyor ama beni duyduğunu anlıyorum. Yüzünde anlayışlı bir ifade beliriyor, hafifçe gülümsüyor, gözleri parlıyor. Çok güçlü ve şefkatli birisi mutlaka; yanlışımı yüzüme doğrudan söyleyecek kadar da rahat. Söyleyecekleri önemli olmalı. Bekliyorum. Sessizlik içinde gidiyoruz. Sağdan soldan irili ufaklı, renk renk arabalar çıkıyor. Farklı bir yola girdik. Biliyorum. Yazarın yoluna yonca kavşaklardan yeni bir sürü araç katılıyor. Sırf benim yolum değil artık burası.

  • Çok dalını kırdılar mı senin?
  • İtiraz etmeyeceğim. Kırdılar mı?
  • Ne kadar dalın kırıldıysa o kadar dal istiyorsun. İncinmişliğini onaramadın, birileri gelip merhamet etsin diye bekliyorsun.
  • Kulağa hiç hoş gelmiyor. Hep bekliyor muyum?
  • Hep bekliyorsun. Bu kadar beklentiyle hayal kırıklığı yaşamamak mümkün değil.
  • Beklemeyeceğim. Efendimize söz verdim.
  • Sadece bu değil. İnsanın hakikatinde faydalı olmak var. Bu olmazsa olmaz.
  • Ne olmaz, mutluluk mu?
  • Mutluluk mu? Ne değişken şey! Tabii ki hayır… Kendini gerçekleştirmek…
  • Herkesin benden faydalanmasını mı sağlamalı?
  • Evet, yapraklarını dökmeyen yeşil bir ağaç gibi…
  • Çam ağacı mı?
  • Çam ağacı! Asla! Elbette hurma!
  • Hurma ağacı!
  • Meyvesinden, gölgesine; odunundan çekirdeğine kadar en yararlı ağaç!
  • Hurma ağacı! Mümin, hurma ağacı!
  • Hurma ağacı!
  • Ben bir hurma ağacıyım!
  • Öylesin!
  • Ben
  • Bir
  • Hurma
  • Ağacıyım!

Frene basıyorum. Sayfanın içinde ani bir duruş…

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yunus Emre Divanı’nda Berceste Beyitler

EKLENDİ

:

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Köy Odaları ve Çekirge

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

EKLENDİ

:

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

Yine bir gün, köyümün köy odasından ve “imece” gibi bazı güzel geleneklerinden, arkadaşım Murat’a bahsedince; “Benim de çocukluğum köyde geçti, bazı şeyleri ben de özlüyor, senin gibi yâd ediyorum, gel farklı bir şey yapalım” dedi. Merakla; ”Hayırdır Murat, maziye yolculuk mu düşünüyorsun yoksa” dedim. “Öyle bir şey abi. Çarşamba günü köye gidelim, bizim arada bir kullandığımız, şark odası formatında odası da olan bir evimiz var, arkadaşlara da haber verelim, bu geleneği canlandıralım.” Format tartışıldı, kararlar alındı, duyurular yapıldı. Çarşamba günü gelince biraz meyve ve kuruyemişle, tabii semaversiz olmaz, eksi yirmi derecede, karlı bir havada Muratların köy evinde toplandık. Benimle on bir kişi olduk.

Herkes yerini alınca, Latife ile Mahmut; “Yıldırım ağa bugün gündemde ne var?” diye sordu. Demek ki en yaşlı bu fakiri gördüler ve oturum başkanlığını bana tevdi ettiler böylece. Diğer arkadaşlar da baş göz hareketleriyle bu görevlendirmeyi tasvip edince, şöyle dedim: “Arkadaşlar madem yetkiyi bana verdiniz, Yakup çayımızı hazırlayadursun, Selami sen bir aşır oku, sonra Muhsin, bir kıssa sen anlat, İbrahim, bir kıssa sen anlat! Müsaade ederseniz bu fakir de size bir dizi anlatsın. Cüneyt, senden de bir uzun hava bekliyoruz. Necmi ney ile eşlik etsin, gerisi de size kalmış, cümbüş başlasın, Sadullah, sen de sobayı odunsuz bırakma, bizi üşütme oğlum.

Selami’nin okuduğu aşırdan sonra Muhsin sözü aldı: “Arkadaşlar, duyduğumuza göre eskiler köy odalarında toplanır cenk okurlarmış, ben cenk bilmem size Ebu Dücane’yi anlatayım. Ne de olsa öğretmeniz. Efendimiz (sav), Uhud Savaşı öncesi, kılıcını sahabe-i kirama göstererek; “Bu kılıcın hakkını kim verir?” dedi. Oradakiler sordular:

– “ Ya Rasulallah bu kılıcın hakkı nedir?”

– “Kılıç kırılıncaya veya şehit oluncaya kadar savaşmaktır” buyurdu.

– “Ben veririm Ya Rasulallah!” diye bir ses duyuldu. Ses duyuluyordu ama sesin sahibi gözükmüyordu. Sesin sahibi Ebu Dücane’ydi. Kısacık boyu ve çelimsiz bedeniyle kalabalığın içinde kaybolmuştu. Efendimiz sanki duymamış gibi tekrar sordu. (Belki de duydu da hakkını veremez bu çelimsiz bedenle diye düşünmüş olabilir.)

İkincide de Ebu Dücane‘den başkasından ses çıkmadı. Üçüncü defa yine sordu. Yine sadece Ebu Dücane: “Ben veririm Ya Rasulullah!” deyince, Efendimiz; “Gel ya Eba Dücane!” dedi ve kılıcını onun beline taktı. Kılıçla beraber, bir ileri bir geri göğsünü gere gere yürüdü, boyunun kısalığından kılıcın ucu neredeyse yere sürtüyordu, tabiri caizse havayla karışık bir volta attı. Sahabeden bazıları dediler ki, Ya Rasulallah Ebu Dücane’ye ne oluyor, bu yaptığı kibir değil mi?”

Efendimiz: “Hayır bu kibir değil, o kılıcı taşımanın vakarıdır” buyurdu.

Peygamber kılıcını taşımanın verdiği sevinçle şiirler söyleyerek düşman saflarına daldı, kahramanca savaştı. Müslümanların büyük sıkıntılara düştüğü sırada paniğe kapılmayıp Hz. Peygamber’in etrafında toplanan otuz sahâbiden ve onun için ölüm biatı yapan sekiz kişiden biriydi Ebû Dücâne. Hz. Peygamber’in dişinin kırıldığı ve etrafının sarıldığı bir sırada, vücuduyla bir kalkan gibi onu korudu. Birkaç düşmanı daha öldürdü ve şehit oldu. Efendimizin kılıcının hakkını vermenin mutluluğu ile fani dünyaya veda etti.

Hz. Peygamber ona, “Allah’ım! Hareşe’nin oğlundan ben nasıl razıysam sen de razı ol” diye dua etti” dedi, sanki bir şeyler daha diyecekmiş gibi dudaklarını titretti, diyemedi ve birden sustu.

Uzunca bir sessizlik oldu, hemen herkes Ebu Dücane’ye gıpta etti. Aslında kimse konuşmak istemiyordu ama ben konuşmak zorundaydım. Program akışına göre sıra İbrahim’e gelmişti, “Hadi bakalım İbrahim söz sende” dedim.

İbrahim kısa bir susma taksiminden sonra, kısık bir sesle; “Muhsin kardeşimiz, bizde konuşacak mecal mi bıraktı, ben bir daha ki sefer size Abdullah b. Mesud’u anlatayım inşallah. Bugün beni mazur görün” dedi.

“Arkadaşlar İbrahim haklı ama vakit henüz erken, ben size bir diziyi ve dizinin kahramanını anlatayım da kasavetimiz dağılsın biraz” diyerek 1978’lerde izlediğim ve bende derin izler bırakan diziyi anlatmaya başladım.

“Zulüm üzerine kurulduğundan olsa gerek ABD diye bilinen ülkeyi de insanlarını da sevemedim. Tabii tövbe edip hakikati ikrar edenler müstesna. Kristof Kolomb yolunu kaybetmiş, bilmeden yeni kıtaya çıkmış ve böylece hayatta kalmayı başarmış. Kolomb’un çıktığı bu kıtada yetmiş beş milyon Kızılderili yaşıyormuş. Sonrası malum, dünya nüfusu sürekli artarken Kızılderili nüfusuysa sürekli azalmış ve beş milyona kadar düşmüş. Nasıl ve neden düştüğü herkesin malumudur. Anlatacağım dizi bu birleşik ülkede çekilmiş. Çocukluk yıllarımda Kung-Fu diye bir dizi izlememiş ve bu dizinin başrol oyuncusu Çekirge’yi tanımamış olsaydım bu vahşi ülkeden bahsetmezdim.

David Carradine diye bir adammış çocukluğumda hayranlıkla izlediğim Kung Fu dizisinin Çekirge’si. 1972-1975 yıllarında çekilmiş ödüllü bir Amerikan dizisiydi.

Şimdi ilham konusuna gelelim. İmam Hatip Lisesi üçüncü sınıf öğrencisiydim ama kalbim ve eylemlerim arasında uyumsuzluk vardı. İbadetlerin tam tadını alamıyor, Cuma namazına bile gidip gitmemekte tereddüt ediyordum.

O günleri yaşayanlar bilir, dinî konuların ana gündemlerinden biri de ‘Türkiye’de Cuma namazı kılınır mı kılınmaz mı?’ konusuydu. Ben de kâh Cuma kılanlardan taraf oluyor cumaya gidiyorum, kâh ‘Cuma kılınmaz’ diyenlerden taraf oluyor cumaya gitmiyordum. Ne var ki ikisi de beni mutlu etmiyordu. Cuma’ya gidiyorum, hutbe konularına bakıyorum “Yok arkadaş böyle Cuma namazı olmaz” diyorum. Haftaya cumaya gitmiyorum, cumaya gitmeyenlerin arasına da kendimi yakıştıramıyorum, hatta utanıyorum. Soranlara da izah edemiyordum.

Yine böyle bir Cuma gününe yakın bir günde hayranlıkla Kung Fu dizisini izliyordum. Çekirge amcasının kayıp oğlunu bulmak için sürekli seyahat ediyor; tabii bu seyahatleri sırasında sürekli başına işler geliyor; kavgalar, yol kesmeler, eşkıyalar vs… Çekirge başına bir iş geldiğinde harekete geçmeden önce oturuyor, gözlerini kapatıyor ve kendine “Ey Çekirge!” diye seslenen hocası Po’nun o gibi durumlarda ne yapılması gerektiğini anlatan derslerini hayal ediyor, tefekkür ediyor. (Bugünkü anlayışıma göre rabıta yapıyor.) Hocası; “Ey Çekirge! sana toplu saldıran olursa şu hareketleri yap!” diyor, gözünü açıyor, o hareketleri yapıyor ve kurtuluyor. Başka bir zaman “Sana silahla saldırırlarsa şu hareketi yap!” diyor, gözünü açıyor o hareketi yapıyor ve yine kurtuluyor. Dizi böyle devam ediyor.

Kendi kendime dedim ki: ‘Benim de Çekirge’nin hocası Po gibi bir hocam olsa, ona sorsam, “Hocam Cuma namazına gideyim mi, gitmeyeyim mi?” o da “Git” derse giderim, “Gitme” derse gitmem. Bu olay benim ilham kaynağım oldu ve hoca aramaya başladım.

Her arayan bulamazmış ama bulanlar da arayanlarmış.

İmam Hatip müfredatından kazandıklarımı bir televizyon dizisiyle tamamlamış oldum. Ben niyet edince Rabbim de yolumu kolaylaştırdı, aradığımı buldum, darısı tüm arayanlara olsun.

Çekirge o dönem bana ilham veren bir karakter olmuştu. Bu yüzden merak edip “Kimmiş bu çekirge, acaba Müslüman olmuş mu, tasavvuftan haberi var mı?” diye araştırdım.

Ne var ki bana ışık olan Çekirge’nin, yani David Carradine’nın, verdiği mesajın içeriğinden haberi yoktu. Bana tuttuğu ışık onu aydınlatmaya yetmemiş ve google haberlerine göre de intihar etmişti. 2009 tarihli haberde; “Kung Fu dizisinin çekirgesi öldü. 72 yaşındaki Carradine’nin cesedinin odasındaki gardıropta çıplak ve asılmış hâlde bulundu. Bir polis yetkilisi, oyuncunun intihar ettiğini sanıyorum.” dediği yazıyordu.

Besteci, müzisyen, şarkı sözü yazarı, heykeltıraş ve ressam olan üç çocuklu Çekirge, dünyada mutlu olamamıştı, yazık ki ilham kaynağım ahirette de mutlu olamayacak.

Sözü Cüneyt ile Necmi ye bıraktık. Başka bir köy odası anısında buluşmak üzere inşallah. Allah’a emanet olun.

 

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yağmur

EKLENDİ

:

Gecenin bu saatinde

Durup dinlenmeden

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gece gece yola düşmüş

Nereden gelir nereye gider

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Öyle sessiz ve usulca

Tel tel düşer yerlere

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gelir yeryüzüne misafir

Dereleri nehirleri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Varır yerin kalbine

Çiçeği ekini yeri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Rahmetle canlanır kâinat

Bahar gelir kışa inat

Yağar yağmur

“Allah! Allah!” dedim

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar