Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Zemheride göç eylemek!

Geride kalmıştı her şey! Dört mevsimi dört ayrı alem gibi olan köyümüz. Kış aylarında babamın şehirden getirdiği portakal kabuklarını teneke sobanın üzerine koyarak yaşadığım taştan yapılmış küçük ve huzur dolu evimiz. Beş yıl siyah önlükle gittiğim okul. Köyün arkasında arkadaşlarla oynadığımız oyunlar. Geride kalmıştı her şey!

EKLENDİ

:

1987 yılının son aylarıydı.

O sene köyde bir tek bizde kış telaşı yoktu.

Ne pekmez yapmıştık ne bulgur kaynatmıştık.

Ne salça yapmıştık ne zahire kaldırmıştık.

Ne tezek yapmıştı anam ne de sabahları ekmek yapmak için sap toplamıştı biçerdöverlerin arkasından.

O sene köyde bir başka hal vardı üzerimizde.

Aslında yaz mevsiminde köyün arkasındaki bağlardan üzüm getirirken de bunu fark etmiş ama bir türlü anlayamamıştım.

Farklı esiyordu rüzgar, gökte kararsız dolanan kuşlarda bilemediğim bir hüzün vardı.

Kendi kendime “Böyle bir hava daha önce köyde hiç yoktu.” deyip sayıklıyordum.

Sahi ben mi değişmiştim yoksa değişen köy müydü?

Ortada garip bir durumun olduğu aşikardı.

Öyle olmamış olsaydı hespa kihêliyi (küheylan at) niye satalım ki!

Taş duvarları olan ve her sene çamurla sıvadığımız evimizi de o sene sıvamamıştık.

Bu yüzden de kuşlar, sıvası düşen deliklerde yuva yapmaya başlamışlardı bile.

Dedim ya garip bir hâl vardı kışa doğru giderken.

Babamın, “Burada geçimimiz olmuyor artık. Ben Antep’ten bir ev tutmaya gideceğim. Bu ayın içinde göçüyoruz.” dediği ana kadar o esrarengizlik havada asılı kaldı.

Soğuk bir sonbahar mevsimiydi.

“Göçüyoruz” demişti rahmetli babam.

“Göçmek” ha!

Bu söz ile sonbahar geride kalmış, zemheriye girmiştim.

Hey le, hey le, hey le.

Hayat bilgisi kitabında okumuştum, “Göçmen kuşlar farklı mevsimleri farklı coğrafyalarda geçiren kuş türlerinden oluşan bir gruptur” diye.

Bir de rahmetli babamın taş plakında Abdullah Papur’un söylediği “Göçme Gardaş” türküsünden bilirdim göçmenin ne olduğunu.

Ne yani ben önümüzdeki yaz evin önünde kurduğumuz ve gece dünyanın tüm yıldızlarını saydığım tahtın üzerine uyumayacak mıydım?

Koyunlar kuzu doğurduğunda, onları otlatmaya gitmeyecek miydim?

Çocukluk arkadaşlarım Reşat, Talhat, Bilal, Eyüp, İbrahim, Tayfun ve Mesto ile çiğdem toplamayacak mıydım?

Bahar mevsiminde köyün önündeki meradan toplayarak salata ve bostani yaptığımız çistokı artık yemeyecek miydim?

Bu kış kar yağdığında arkadaşlarla köyümüzün arkasına gidip karda belli olan ayak izlerinin hangi hayvana ait olduğunu saatlerce konuşup tartışmayacak mıydım?

Asman Köyüne bulunan değirmene giderken, un için götürdüğümüz buğdaydan birazını bakkala götürüp karşılığında lokum, sucuk ve leblebi almayacak mıydım?

Yazın köyün önündeki dağda keklik seslerini artık dinlemeyecek miydim?

Daha güneş doğmadan köyün önünden dağa doğru giden koyun sürülerini seyretmeyecek miydim?

Sabahları köyü saran ekmek kokusunu bir daha içime çekmeyecek miydim?

Ya körebe, uzun eşek, taş misket, birdir bir, merre, deleme çevirme, tütün oyununu oynamayacak mıydım?

Ya geceleri çocuklarla ay aşığında oynadığımız hivlotuk oyununu?

Yani ben artık yaz sıcağında tarlada elle yolma yapmayacak mıydım?

At arabası ile artık şehre (bajar) yani Birecik ve Suruç’a gitmeyecek miydim?

Ya pamuk vakti?

Hem Suruç’ta hem Çukurova’da pamuk toplama zamanı geldiğinde bizim köyden pamuk toplamaya giden ırgatın içinde ben olmayacak mıydım?

Topladığımız pamukları harar denilen çuvallara doldurup akşam da kamyonlara yüklemeyecek miydim?

Adana’da akşamları arkadaşlarla Ceyhan, İmamoğlu ve Kozan’ın köylerindeki yazlık köy kahvelerinde gazoz içme eşliğinde İbrahim Tatlıses, Orhan Gencebay ve Ferdi Tayfur’un filmlerini seyretmeyecek miydim?

Ya da köyden çadırlara dönerken, yol kenarındaki derede bulunan sazlıklardan hayvanların çıkardıkları değişik sesleri bir daha dinlemeyecek miydim?

Babam ne diyordu sahi?

 

Ben burada bu toprakta yetişmiş ve yeşermiştim, beni buradan söküp başka bir yerde, başka bir toprağa dikmek ölümüm olmayacak mıydı?

Velhasıl kısa bir zaman içinde de elimizdeki koyunların hepsini satmıştı babam.

Sürünün demirbaşı olan son koyunumuz (Miha Sis) evin önünde başını babamın dizine koyarak can vermişti.

İlk kez babamın ağladığını görmüştüm orada.

Biz göçerken sanırım bizimle Antep’e gelemeyecek olanlar da bir başka şekilde göçüyordu.

Ardından evimizin köpeği lağer de göçmüştü.

Ruhumun dışında her şeyi bir şekilde toparlamış ve gidiyorduk.

Haydarahmed Köyü’nden Galip Sönmez dayımın mavi FORD D1210 kamyonu evin önüne yanaşıvermişti.

Yanaşmaz olaydı!

Evimizin eşyası; birkaç yatak, yorgan ve yastık, tüp, ocak, kap, kacak bir de babamın Delta marka radyosuydu.

Bir de şehirde sobada yakmak için evimizin önündeki çalı ve çırpı.

Ve rahmetli anamın üzerinde ekmek açtığı, sac (sel), hamur tahtası (taht) ve oklava (tir).

Bir hamlede yüklenmiştik kamyona.

Kapımızı da taşlarla örmüştük.

Sanırım sonrasını hiçbir zaman hatırlamadım!

Tek hatırladığım, kamyon köyden çıkarken bugün hala kulaklarımda çınlayan o acı veda kornasıydı.

Geride kalmıştı her şey!

Dört mevsimi dört ayrı alem gibi olan köyümüz.

Kış aylarında babamın şehirden getirdiği portakal kabuklarını teneke sobanın üzerine koyarak yaşadığım taştan yapılmış küçük ve huzur dolu evimiz.

Beş yıl siyah önlükle gittiğim okul.

Köyün arkasında arkadaşlarla oynadığımız oyunlar.

Dağdaki çobanlığım.

Kara sapanla çift sürüşüm.

Üzüm bağları.

Ve babamla rahmeti Güli Hocanın arkasında ilk sabah namazını kıldığım o küçük köy camimiz.

Geride kalmıştı her şey!

Geride kalmıştı çocukluğum, gençliğim, geride kalmıştı gece köy odalarındaki o muhabbet.

Geride kalmıştı her şey! Dört mevsimi dört ayrı alem gibi olan köyümüz. Kış aylarında babamın şehirden getirdiği portakal kabuklarını teneke sobanın üzerine koyarak yaşadığım taştan yapılmış küçük ve huzur dolu evimiz. Beş yıl siyah önlükle gittiğim okul. Köyün arkasında arkadaşlarla oynadığımız oyunlar. Dağdaki çobanlığım. Geride kalmıştı her şey!

Çok Okunanlar