1. Anasayfa
  2. Düşünce

Gelelim Aileye…

Gelelim Aileye…
0

Aile, insanın hayatında sahici bağlar kurabileceği en güçlü alanlardan birisi olabilme potansiyeline sahip. Ancak tam da burada önemli bir husus ön plana çıkıyor: Her aile aynı ölçüde bağ üretmiyor. Çünkü bir yapının aile olarak adlandırılması onun otomatik olarak sağlıklı olduğu anlamına gelmiyor. Ancak oluşturulan sağlıklı bir aile ortamının bireyin fiziksel, duygusal ve biyolojik ihtiyaçlarına sığınak olma potansiyeli yüksek.

Biyolojik ve sosyolojik çeşitli gerekçeler sunularak uzun yıllar boyunca toplumların büyük bir çoğunluğunda iki yetişkin tarafından kurulmuş olması gereken bir müessese olmasına rağmen aile kurma ve koruma sorumluluğu kadınların omuzlarına yüklenmiş. Erkek daha çok ekonomik sorumluluk üzerinden tanımlanırken, kadın duygusal dengeyi sağlayan, çocukların psikolojik ihtiyaçlarını takip eden, ev içindeki görünmeyen emeği taşıyan taraf olmuş. Ancak gelinen noktada görülmüş ki taraflar kendilerine yüklenen aşırı roller nedeniyle yorgun. Oysaki sağlıklı bir ilişki ancak aşırılıklardan arındırılıp denge kurulduğunda gerçekleşmekte.

İlişkiler emek ve fedakârlık ister ancak tek taraflı emek ve fedakârlık her zaman için günün sonunda mutsuzluk üretir. Alma verme dengesi sağlanmadığında taraflardan biri ihtiyaç duyduğu gücü elde edene kadar var olan duruma uyumlanır. Öyle ki ihtiyaç duyduğu gücü elde ettiğinde ise alacaklı olması nedeniyle kendi aşırılıklarını üretir. Böyle bir durumda da ortada dengeli bir ilişkiden bahsetmek pek de mümkün olmaz.

İnsan ilişkileri de tıpkı kâinattaki düzen gibi denge üzerine kuruludur. Yaradılışta gece ile gündüzün, sıcak ile soğuğun, yağmur ile güneşin belli bir ölçü içinde var olması nasıl hayatın devamını sağlıyorsa; sosyal ilişkilerde de hak ile sorumluluk, sevgi ile saygı, fedakârlık ile sınır arasında kurulan denge huzurun temelidir.

Dengenin bozulduğu yerde zamanla kırgınlık, tahakküm ve adaletsizlik üretilir. Sosyolojik okumalar gösteriyor ki insan söz konusu olduğunda büyük bir çoğunluk dengeyi kendi lehine doğru kurgulama eğiliminde ve bu durum hakkında insan bilinçli bir farkındalığa da sahip değil maalesef. Bu nedenle de toplumu oluşturan taraflar objektif bir şekilde kendilerine dönüp bakamıyor bir türlü.

İnsanın fıtratına yerleştirilen adalet duygusu ise ilişkilerde ölçü arıyor. Bir dostlukta, aile bağında ya da toplumsal ilişkide taraflardan birinin sürekli ihmal edilmesi veya diğerinin sınırsız beklentiler içine girmesi doğal düzene zarar veriyor. Çünkü hikmet, her şeyin ölçü üzerine yaratıldığını gösterir. Denge kaybolduğunda huzur azalır, aşırılıklar ise kaçınılmaz biçimde sorun üretir.

Boşanmaların artışını tek bir yönden okumak doğru olmaz. İnsanlar geçmişte çok mutlu oldukları için boşanmıyor değillerdi. Bugün roller değişebilir. Çalışma hayatı, ekonomik koşullar, gündelik yaşam düzeni ve bireysel beklentiler geçmişe göre farklılaşabilir. Ancak değişmeyen temel şey şudur: Bir ilişkinin duygusal yükü ve sorumluluğu yalnızca bir tarafın taşıyabileceği bir yük değildir. Güçlü bir aile iki yetişkin insanın emeğiyle kurulur, roller değişebilir, görev dağılımları değişebilir ancak yuvayı yapma meselesi cinsiyetten bağımsız olarak her iki tarafın da omuzunda bulunan bir sorumluluktur.

Diğer yandan modern dünya dediğimiz günümüzde dahi aile üzerine yapılan tartışmaların önemli bir bölümü çoğu zaman annelik üzerinden ilerlemekte. Oysaki çocuğun biyolojik, fiziksel ve duygusal gelişimi üzerinde her iki ebeveynin de birbiriyle kıyaslanmayacak ancak birbirini tamamlayan önemli rolleri bulunmaktadır. Bu nedenle biyolojik bağ, erken dönem bakım süreçleri gibi gerekçelerle anneliği değerli görmek ile bütün ebeveynlik yükünü görünmez bir biçimde annenin omzuna bırakmak arasında önemli bir fark var.

Çocuk;  güveni, ilgiyi, sınır koymayı, duygusal teması, onaylanmayı ve ilişki kurmayı hem anneden hem babadan öğrenir. Bir annenin ya da babanın fiziksel olarak evde bulunması ile duygusal olarak çocuk hayatına katılması aynı şey değildir. Elbette toplumsal roller zamanla değişebilir. Kadın ve erkek çalışma hayatında, ev içi düzende veya sosyal yaşamda farklı sorumluluk dağılımlarına sahip olabilir. Ancak çocuğun ihtiyaç duyduğu temel şey değişmez: Tutarlı, ilgili, güven veren ve duygusal olarak ulaşılabilir yetişkinler. Bilimsel çalışmalar da çocuğun biyolojik, fiziksel ve duygusal gelişimi üzerinde her iki ebeveyninde önemli görev ve sorumlulukları olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu yüzden yuva kurmak ya da çocuk yetiştirmek yalnızca kadınlık üzerinden tanımlanabilecek bir görev değildir. Aile kurmak ve ebeveynlik, cinsiyetten önce ciddi insanî bir sorumluluktur. Bu nedenle de bireyler aile kurmadan ve anne baba olmadan önce bu sorumluluğun ciddiyetinin bilincinde olmalıdır. Yeri geldiğinde yürümeyen bir ilişkiyi iki yetişkin insan olarak bitirebilmek de bu bilincin bir parçasıdır. Ancak burada bitmeyen temel hususun ebeveynlik rolü olduğu unutulmamalı ve kararlar ona göre alınmalıdır.

Sağlıklı bir evlilik yalnızca iki insanın aynı evi paylaşmasıyla değil, iki yetişkinin duygusal olarak olgun bir ilişki yürütebilmesiyle mümkündür. Çünkü evlilik, iletişim kurabilmek, sorumluluk alabilmek, çatışmaları yönetebilmek, karşı tarafı kontrol etmeye çalışmadan bağ kurabilmek ve duygusal yükleri ilişkiye taşımadan sürdürülebilir bir yakınlık oluşturabilmektir.

Ancak burada çoğu zaman tarafların gözden kaçırdığı önemli bir husus oluyor. Henüz kendini yeteri kadar tanımayan bireyler bütün ilişkilerinde olduğu gibi evliliğe de yalnızca kendilerini değil geçmişlerini de getiriyorlar. Bu nedenle de yetişkinlik döneminde kurulan bu ilişkinin içine çoğu zaman fark etmeden, görülmemiş olmak, değersizlik, ihmal, güvensizlik, terk edilme korkusu, bastırılmış öfke ya da çözümlenmemiş travmalar taşınıyor.

Evlilik doğası gereği daha yakın bir ilişki olması nedeniyle de ortaya çıkan durumlar bireyleri çok daha derinden etkileyebiliyor. Tam da bu nedenle bireyin kendi iç dünyasını tanıması, duygusal yüklerini fark etmesi, geçmişinin bugünkü ilişkilerine nasıl yansıdığını anlayabilmesi yetişkin ilişkisi kurabilmesi açısından son derece kıymetli. Çünkü çözümlenmemiş hikâyeler bireyin hayatını etkilediği gibi kurduğu ilişkinin iklimini de şekillendiriyor.

Belki de bu nedenle evlilik öncesinde en önemli hazırlıklardan biri maddi planlar değil psikolojik farkındalık olmalı. Çünkü sağlıklı bir yetişkin ilişkisi psikolojik olgunluk, duygusal emek ve karşılıklı farkındalık gerektirir. Ayrıca çocukların en çok ihtiyaç duyduğu şey kusursuz ebeveyn değil, kendi yaralarını çocuklarının omzuna bırakmamaya çalışan bilinçli yetişkinlerdir.

1986’da Gümüşhane’de doğdu. Sivas Anadolu İmam Hatip Lisesi’ni 2004 yılında bitirdi. Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ve Anadolu Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümlerinden mezun oldu. Din eğitimi ve eğitim yönetimi ana bilim dallarında yüksek lisans eğitimi aldı. Din eğitimi ana bilim dalında doktora öğrenimini tamamladı.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir