1. Anasayfa
  2. Düşünce

Ah Bu Gençler, Bu Gençler (2)

Ah Bu Gençler, Bu Gençler (2)
0

2025 yılı ortalarında eğitimle ilgili bir rakam açıklanmıştı. İlk, orta ve liselerde 18 milyon öğrenci varmış. Daha sonraki zamanlarda da ajanslar şöyle bir haber geçmişti: 5 milyon genç, işsiz, güçsüz, eşsiz, parasız, pulsuzmuş. Aylak aylak dolaşıyormuş. İfadeler tam böyle değildi, ama bunları çağrıştıran cümleler kullanılmıştı. Haberi yayınlayan kanal, sokaklarda önlerine gelen gençlere de mikrofon uzatmış, hemen hepsi de aynı ifadeleri kullanmıştı.

Aslında bu, önemli bir fotoğraftı; ülkemizdeki genç nüfusun fotoğrafı.

Hemen şöyle bir hesaplama yapalım ve boşta gezenlerin, eğitim çağındaki gençlere oranının ne kadar olduğunu bulalım: (18:5=3,6) Demek ki eğitim dönemindeki on iki yıllık genç nüfusun üçte biri kadar bir nüfus, boşta gezer durumda. Bu, ülke adına oldukça önemli bir oran. Bu kadar insan, ne bir iş yapıyor, ne de böyle bir niyeti var. Hepsi de beyaz yakalı eleman olma peşinde. Hatta peşinde bile değil, sadece niyetinde veya diyelim beklentisinde. Daha alt çalışma alanlarına kimse itibar etmiyor. Öyle ya, on iki yıl artı dört yıl dirsek çürütmüş, iyi ve yüksek gelir getiren bir iş yerinde çalışma umuduyla yaşıyor. O piyango da herkese vurmuyor.

Olaya buradan bakınca adeta aylak insanlar, yani aylak gençler ülkesiyiz.

Öbür tarafta da çalışacak insan arayan birçok sektörden söz ediliyor. Hepsi de eleman bulamamaktan yakınıp duruyor. Ayrıca birçok işkolunda usta olabilmek için çıraklık gibi bir yetişme döneminden geçmesi gerekiyor. İşin ustaları yetiştirmek için çırak almak istiyor, ama bunun da taliplisi yok. Bu alanda çıraklık eğitim uygulamaları var, ama kimse çocuğunun mavi yakalı olmasına razı değil.

Bu tablo nereden kaynaklandı? Yani bunun sorumlusu veya sorumluları kim, kimler? Bu, cevabının bulunması gereken önemli ne kelime, hayati bir soru.

Sorumluları sorgulamadan önce bir bürokratın önemli bir tespitine yer vermek gerekiyor. Yakın arkadaşım olan bürokrat, yaşadıklarından çıkarak diyor ki, bir karar alıyorsunuz. Karar, aslında bir ihtiyaçtan doğuyor ve uygulamaya başlıyorsunuz. Ama zaman içinde kararın yanlış sonuçlarıyla karşılaşıyorsunuz. Sonunda alınan kararın faydadan çok zararını fark ediyorsunuz. Karar, doğrudan bir yanlışlığa meydan vermiyor gibi, ama başka noktalarda beklenmeyen aksaklıklara yol açıyor. Bunu bazı tecrübelerime dayanarak ifade ediyorum. Elbette yeni kararlar alınacaktır, ama uygulamanın muhasebesi de yapılmalıdır. Karar doğrudur, demek yeterli olmuyor. Belki karardan dönmek gerekiyor. Belki de daha yeni kararlar alınarak sözkonusu yanlışın önüne geçmek gerekiyor.

İlaç sektöründeki kullanma kılavuzlarında yan etkilerin raporlanması diye bir bölümün yer aldığını görüyorum. Belirtilen yan etkilerinin dışında fark edilen daha başka olumsuzlukların raporlanması ve kılavuzda belirtilen yerlere ulaştırılmasına yönelik bilgiler yer alıyor. Bu, yapılan ve yıllar süren bir yığın araştırmaya, deneyimlemeye rağmen gözden kaçan veya yeni ortaya çıkan olumsuz durumların bilinmesi ve ona göre yeni düzenlemelerin yapılmasına yönelik bir konu olarak karşımıza çıkıyor.

On iki yıllık zorunlu eğitim kararı, eğitilmiş bir topluma ulaşmak için gerekli görülmüştü. Ama sonuçlara baktığımızda önümüze gelen tablo da, bana göre, kararın yeniden gözden geçirilmesini gerektiriyor.

Bir atasözümüz vardır: Bütün akıllar bir olsa koyuna çoban bulunmazmış.

Şimdi biz, bütün akılların bir olması için çabalıyoruz. On iki yıl boyunca, çocuklarımızın bu akıl birlikteliğini sağlamanın yollarını arıyoruz. Anne babaların bütün gayreti bu noktaya teksif edilmiş durumda. Arzu edilen o ki herkes okusun hem de en iyi okullarda okusun ve adam olsun.

Tamam da, adam olmak ne demek? Koyun çobanı adam değil midir? Çoban olmak için on iki yıl okumak mı gerekiyor? Nerelerde yaylım için yeterli ot var, koyunları nereye götürürse onları iyi beslemiş olur? Veya nerelere götürürse sürüye kurt zarar verir? Bu soruların cevabını verebilmek için ne coğrafya okumaya ne de matematik problemi çözmeye gerek yok. Yaşadığı coğrafyayı, dereleri, tepeleri, çayırları, ekili arazileri bizzat tanıyarak bilmek yeterli. Bir de önündeki hayvanları sayabilmek gerekiyor. Yani onların hesabını verebilmek gerekiyor. Bu kadar bilgi çoban olmaya yetiyor.

Şöyle düşünmeliyiz: Çoban olmak çok fazla bilgi gerektirmeyen bir iştir. Sadece on iki yıl değil, belki de yirmi yıl eğitim aldıktan sonra yapılabilecek işler vardır. Bu ikisi arasında da çok farklı katmanlar vardır. Ara eleman dediğimiz, piyasada yokluğundan şikâyet edilen önemli bir işgücü, bir çalışma alanı daha vardır. Onlara da mavi yakalılar deniyor. Çalışma alanının en geniş olanı da burasıdır. Çalışma dünyasının asıl yükünü bunlar çeker.

Dikkate almamız gereken bir de deyimimiz vardır: Bir baltaya sap olmak. Herkes balta olmak zorunda değildir. Kimi insanlar da sap olur; yani bir işe yarar. Balta ile sap arasında da sayısız pozisyon vardır. Önemli olan, kişiyi mutlu edecek bir pozisyonda çalışıyor olmaktır. Bunun için de işin püf noktasında anlatmaya çalışacağım açıklamayı dikkate almak gerekecektir. Kırk küsur süren tecrübelerimiz sonunda ulaştığımız bu tecrübi bilgiyi dikkate almak gerekir. Tecrübe yaşanmadan fark edilmez; bunu da biliyor olmakla birlikte belki dikkate alanlar olur diye paylaşmak istiyorum.

Balta sapsız olmaz. Onun kullanılabilmesi için bir sapa ihtiyaç vardır. Sap da bir baltaya takılmadan sadece bir odundur. Onu odun olmaktan kurtaran, takıldığı baltadır. Balta ve sap birlikte iş görür. Onun için bu iki kesimi birbirinden ayırmak gafletine düşmemelidir. İkisinin uyum içinde olması sayesinde her işin hakkından gelinebilir. Bu, bir muvazene işidir. Elemanların uyum içinde çalışması, başarılı bir iş hayatının temelini oluşturur. Kimse kimseyi hafife almamalı, hele birbirini görmezlikten gelmemelidir.

Şimdi işin asıl püf noktasına geliyoruz: Çocuklarımızın ilgi alanı nedir? Yahut çocuklarımızın istidadı ne yöndedir? Biz büyüklerin, çocuklarımızın ne olmalarını istediğimizin onlara bir faydası yok. Çünkü çocuklar eninde sonunda ya istenileni olamadığı için perişan oluyorlar ya da klasik bir tabirle söyleyelim, zamanla taşlar yerine oturuyor. Araya araya kendine uygun bir işe kavuşuyorlar. Bu arada boşu boşuna çok zaman harcanıyor. Hâlbuki vakti zamanında çocuğun becerileri tespit edilip ona yönelik bir eğitim alması sağlansaydı, boşuna zaman harcanmayacaktı. Çocuğun neye kabiliyeti ve yeteneği varsa o yolda emek verilecek ve gereksiz yere denemeler yapılmadan taşlar yerine oturacaktı.

Bu yazının birinci bölümüne “Ah bu gençler, bu gençler” adını vermiştim. Şimdi de yazıma aynı başlığı koyacağım, sadece başlığa 2 numarayı ekleyeceğim. Ama sonucunu şöyle bağlayacağım: Ah bu büyükler, bu büyükler. Çünkü onlar uslanmadan gençlerin eğitim sorunları tükenmez. Gençler, büyüklerin ihtiraslarının kurbanı olmaya devam ederler. Gençler, büyüklerin gönlü olsun diye bir yola giriyorlar. Girilen yol, kendi gönüllerinin de istediği mi yahut kendi kişiliğine, yeteneğine ve eğilimine uygun mu; bunu dikkate alan yok.

Onun için diyorum ki, ne olur çocuğunuzu tanıyın, yeteneğini dikkate alın, hangi alanda daha başarılı olacağını araştırın. Eğitimini de bu bulguları dikkate alarak sürdürmesini sağlayın. Onların mutlu bir çalışma hayatı yaşamaları, kendi yapısına uygun bir eğitim sürecinden geçmesine bağlıdır. Yoksa hayatı onlara zehir etmiş oluruz.

Son sözümüz şu olsun: Ey anne babalar; ne olur, çocukların eğitim hayatını zindana çevirmeyelim. Onlara mutlu bir gelecek hazırlayalım. Mutluluğun para ile pulla, mevki ile elde edilemeyeceğini anladığımıza göre, çocuklarımıza da zevkle yaşayacakları bir hayatın kapısını zorlamadan açabileceğini ve gönlüne göre bir alanda çalışarak mutlu olacağını kabul edelim.

1953 yılında Balıkesir/Sındırgı’nın Kürendere köyünde doğdu. İlkokulu doğduğu köyde, orta ve liseyi Balıkesir’de okudu. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü 1976 yılında bitirdi. Uzun süre, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullarda Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak çalıştı. Öğretmenliğinin yanı sıra akademik çalışmalarını da sürdürdü. ‘Divan Edebiyatı Üzerine Tartışmalar (1930-1940)’ konulu Doktora tezini, M. Orhan Okay yönetiminde 1989 yılında tamamladı. Mavera, Kayıtlar, Yedi İklim ve Hece başta olmak üzere çeşitli dergilerde çağdaş Türk Edebiyatı ve Divan Edebiyatı alanlarıyla ilgili inceleme, araştırma ve kültürel denemelerini yayımladı. Yeni Devir gazetesinin kültür-sanat sayfasında deneme ve şiir çalışmaları yer aldı. Divan Edebiyatı Üzerine Tartışmalar, 1996 yılında Beyan Yayınları, daha sonra da 2016 yılında Akademik Kitaplar arasında yayımlandı. Leyla ve Mecnun Romanı araştırma kitabı, 2000 yılında Kültür Bakanlığı, 2011 yılında Akçağ Yayınları, 2020 yılında da Akademik Kitaplar arasında yayımlandı. Necip Fazıl’ın Çilesi, 2015, 2018, 2019 ve 2021 yıllarında Hece Yayınları arasında 4 kez yayımlandı. Ben de Öğretmendim adlı anıları 2021 yılında Çıra yayınları arasında çıktı. Aynı yıl Türkiye Yazarlar Birliği Hatıra ödülünü aldı. Bu Toprakların Edebiyatı kitabı, 2021 yılında Hece yayınları arasında çıktı. Türk Romanının Derin Kökleri adlı çalışması 2022 yılında Akademik Kitaplar yayınları tarafından yayımlandı. Baba adlı anlatı kitabı 2024 yılında Uzam yayınları arasında yayımlandı. 1993 yılından itibaren Kırıkkale, Doğu Akdeniz (KKTC), Mirza Uluğbey (Özbekistan), Kazan (Tataristan) ve Halep (Suriye) Üniversitelerinde Öğretim Üyesi olarak çalıştı. TBMM Genel Sekreterlik Müşaviri olarak görevini sürdürmekte iken TİKA’nın akademik dergisi olan Avrasya Etüdleri’nin editörlüğünü yürüttü. 10.12.2018 tarihi itibariyle yaş haddinden emekliye ayrıldı

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir