Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Ahmet Hamdi Tanpınar ve Bursa’da Hulya Saatleri

Onun hayatının ana duraklarına temas etmeden önce bir hususa daha işaret etmekte fayda var.  Bazı kitaplar, yazarları hayatta iken çok basar, çok satar. Vefatıyla birlikte hepsi unutulur gider. Bazen de bunun aksi olur. Yazar hayatta iken kitaplarına bir türlü müşteri bulamaz. Âdeta kendisi çalar kendisi söyler.  Yayınevleri de ilgi göstermez. Öldükten sonra baskı üstüne baskı yapmaya başlar. Bu sefer de yayınevleri birbirine düşer. Tanpınar bu ikinci gurubun önemli temsilcilerinden biridir. Evet, o sözü hatırladınız: “Her kitabın bir kaderi vardır.”

EKLENDİ

:

Tanpınar, tasavvufî konulara ters bakan bir kimse olsaydı bu yazının başlığı şöyle olacaktı: Çağdaş Bir Kadızâde: Ahmet Hamdi Tanpınar.  Biliyorsunuz Osmanlılarda özellikle XVII. yüzyılda tasavvufî meseleler üzerinde yapılan sert tartışmalar insanları iki cepheye ayırmıştı: Kadızâdeliler ve Sıvâsîler. Kâtip Çelebi, Mizânü’l-hak isimli meşhur eserinde söz konusu tartışmaları enine boyuna tahlil ve tenkit eder.

Niçin Kadızâde?

Tanpınar’ın, aslen Batum’lu olan babası Hüseyin Fikri Efendi, farklı şehirlerde kadılık yapan bir Osmanlı bürokratıdır. Annesi ise Trabzon’lu Nesibe Bahriye Hanım’dır.

Onun hayatının ana duraklarına temas etmeden önce bir hususa daha işaret etmekte fayda var.  Bazı kitaplar, yazarları hayatta iken çok basar, çok satar. Vefatıyla birlikte hepsi unutulur gider. Bazen de bunun aksi olur. Yazar hayatta iken kitaplarına bir türlü müşteri bulamaz. Âdeta kendisi çalar kendisi söyler.  Yayınevleri de ilgi göstermez. Öldükten sonra baskı üstüne baskı yapmaya başlar. Bu sefer de yayınevleri birbirine düşer. Tanpınar bu ikinci gurubun önemli temsilcilerinden biridir.

Evet, o sözü hatırladınız: “Her kitabın bir kaderi vardır.”

22 Haziran 1901 tarihinde İstanbul’da doğmuş, babasının görevi sebebiyle Ergani, Sinop, Siirt, Kerkük, Antalya gibi şehirde çocukluk ve gençlik yıllarını geçirmiştir.

İstiklâl Harbi’nin başladığı yıl girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini, Cumhuriyet’in ilân edildiği yıl tamamlamıştır. Bu çatı altında Yahya Kemal Beyatlı başta olmak üzere Ferit Kam, Cenap Şehâbeddin, Ahmet Naim Efendi, Fuat Köprülü gibi şahsiyetlerden istifade etme imkânını elde etti. Yahya Kemal ve arkadaşlarının desteğiyle yüz yıl önce 1921 yılında İstanbul’da çıkmaya başlayan Dergâh dergisi de İkbâl Kıraathanesi’yle birlikte onun yetişmesinde önemli bir hisseye sahiptir denebilir.

“Şeyhî’nin Husrev u Şirin’i” isimli çalışmasıyla mezun olan Tanpınar, dört büyük şehrin liselerinde öğretmenlik yaptı: Erzurum, Konya, Ankara, İstanbul.  Böylece Beş Şehir isimli eserin altyapısı hazırlanmış oldu. Bursa bölümüyle birlikte eser tamamlandı ve 1946 tarihinde Ankara’da basıldı.

Ahmet Haşim’in Güzel Sanatlar Akademisi’nde okuttuğu Mitoloji dersi, şairin 1933 tarihinde vefatından sonra Tanpınar’a devredildi. 1939 da ise İstanbul Üniversitesi’nde yeni kurulan XIX. Asır Türk Edebiyatı Kürsüsü’nün başına, Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in teklifiyle atandı. 1943-46 yılları arasında Maraş mebusluğu yaptıysa da 1949 yılında tekrar aslî mekâna, İstanbul Üniversite’sine döndü.

Musul Akşamları başlıklı ilk şiiri 1920, Şiir Hakkında başlığını taşıyan ilk makalesi ise 1930’da yayınlanmıştır.

Şiir, hikâye, roman, deneme, araştırma, eleştiri başta olmak üzere pek çok alanda at koşturan, eser veren Tanpınar, mimari, heykel, resim, müzik ve hat konularında da kayda değer tahlil ve tenkitlerin sahibi bir yazardır.

Vefatından kısa süre önce 1961 de yayınladığı Şiirler ’de 37 şiir, 2007’de yapılan baskıda ise 100 şiir yer almaktadır. İlk hikâye kitabı Abdullah Efendi’nin Ruyaları 1943, ilk roman Huzur 1949, ilk deneme Beş Şehir 1946, ilk araştırma Tevfik Fikret 1937 senesinde yayınlanmıştır.

Atmış sene süren ömrünün son yılları hastalıklarla birlikte geçti.  Orhan Okay’ın ifadesiyle Bir Hülya Adamının Romanı, 23 Ocak 1962 tarihinde bitti. Cenaze namazı Süleymaniye Camiinde kılınarak Rumelihisarı’nda dostu, hocası Yahya Kemâl’in yanına defnedildi.

Mezar taşında kendi mısraları var:

Ne içindeyim zamanın

Ne de büsbütün dışında

Onun kabiliyetini ilk keşfeden ve hakkını teslim edenlerden biri de İbnulemin Mahmud Kemâl’dir. Son Asır Türk Şairleri’ nin Zeyl bölümünde yer alan Tanpınar’ın Bursa’da Hulya Saatları isimli şiirini nakletmeden önce onu şöyle takdim ve takdir ediyor:

“Şair Hamdi, okuduğunu ve okuttuğunu iyi anlayanlardan ve edebiyat tarihi okutanların en vâkıflarındandır. Yazmak istediği bir maddenin en dakik noktalarını, en karanlık köşelerini araştırıyor. Başkaları gibi ‘dumanı doğru çıksın, yeter’ demiyor. Ziyaretime geldikçe sorduğu meseleleri pek ince elediğini görerek takdir ediyorum… Şairlik münasebetiyle dalgın görünen Hamdi’nin ince nüktelere karşı uyanık davrandığını ve zarifâne mukabelede bulunduğunu mükerreren görmüşümdür.” (IV/2145)

Daha sonraki yıllarda Bursa’da Zaman diye meşhur olan şiirin, seksen sene önce 1941 yılında Ülkü Mecmuasında yayınlanan şekli şöyledir:

BURSA’DA HULYA SAATLERİ

Bursa’da bir eski cami avlusu

Küçük şadırvanda şakırdayan su

Orhan zamanından kalma bir duvar

Onunla bir yaşta ihtiyar çınar

Eliyor dört yana sakin bir günü

Senden böyle uzak kalmanın hüznü

İçinde gülüyor bana derinden

Bir taze hatıra serinliğinden

Ovanın yeşili göğün mavisi

Ve mimarilerin en ilâhisi

Bir zafer müjdesi burda her isim

Yekpâre bir anda gün, saat mevsim

Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın

Bu kırık taşlarda gülen ruyanın

Güvercin bakışlı sessizlik bile

Doludur bir eski zaman vehmiyle

Gümüşlü bir fecrin zafer aynası

Muradiye sabrın altın meyvası

Ömrünün timsali beyaz Nilüfer

Türbeler camiler eski bahçeler

Şanlı menkabesi binlerce erin

Sesi arşa çıkmış hengâmelerin

Nakleder yâdını gelen geçene

Bu hayalde uyur Bursa her gece

Her şafak onunla uyanır güler

Gümüş aydınlıkta serviler güller

Serin hulyasıyla çeşmelerinin

Başındayım sanki bir mucizenin

Su sesi ve kanat şakırtısından

Billur bir âvize Bursa’da zaman

Yeşil türbesini gezdik dün akşam

Duyduk bir teselli gibi zamandan

Çinilere sinmiş Kur’an sesini

Fetih günlerinin saf neşesini

Derinleşmiş buldum tebessümünle

İsterdim bu eski yerde seninle

Baş başa uyumak son uykumuzu

Bu sukûn içinde ve ufkumuzu

Çepçevre kaplasın bu ziya bu renk

Havayı dolduran uhrevî âhenk

Bir bahar uykusu olur elbette

Ölüm bu tılsımlı ebediyette

Belki de ruyası eski cedlerin

Şafak bahçesinde su seslerinin.

Edebiyat

Yunus Emre Divanı’nda Berceste Beyitler

EKLENDİ

:

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Köy Odaları ve Çekirge

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

EKLENDİ

:

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

Yine bir gün, köyümün köy odasından ve “imece” gibi bazı güzel geleneklerinden, arkadaşım Murat’a bahsedince; “Benim de çocukluğum köyde geçti, bazı şeyleri ben de özlüyor, senin gibi yâd ediyorum, gel farklı bir şey yapalım” dedi. Merakla; ”Hayırdır Murat, maziye yolculuk mu düşünüyorsun yoksa” dedim. “Öyle bir şey abi. Çarşamba günü köye gidelim, bizim arada bir kullandığımız, şark odası formatında odası da olan bir evimiz var, arkadaşlara da haber verelim, bu geleneği canlandıralım.” Format tartışıldı, kararlar alındı, duyurular yapıldı. Çarşamba günü gelince biraz meyve ve kuruyemişle, tabii semaversiz olmaz, eksi yirmi derecede, karlı bir havada Muratların köy evinde toplandık. Benimle on bir kişi olduk.

Herkes yerini alınca, Latife ile Mahmut; “Yıldırım ağa bugün gündemde ne var?” diye sordu. Demek ki en yaşlı bu fakiri gördüler ve oturum başkanlığını bana tevdi ettiler böylece. Diğer arkadaşlar da baş göz hareketleriyle bu görevlendirmeyi tasvip edince, şöyle dedim: “Arkadaşlar madem yetkiyi bana verdiniz, Yakup çayımızı hazırlayadursun, Selami sen bir aşır oku, sonra Muhsin, bir kıssa sen anlat, İbrahim, bir kıssa sen anlat! Müsaade ederseniz bu fakir de size bir dizi anlatsın. Cüneyt, senden de bir uzun hava bekliyoruz. Necmi ney ile eşlik etsin, gerisi de size kalmış, cümbüş başlasın, Sadullah, sen de sobayı odunsuz bırakma, bizi üşütme oğlum.

Selami’nin okuduğu aşırdan sonra Muhsin sözü aldı: “Arkadaşlar, duyduğumuza göre eskiler köy odalarında toplanır cenk okurlarmış, ben cenk bilmem size Ebu Dücane’yi anlatayım. Ne de olsa öğretmeniz. Efendimiz (sav), Uhud Savaşı öncesi, kılıcını sahabe-i kirama göstererek; “Bu kılıcın hakkını kim verir?” dedi. Oradakiler sordular:

– “ Ya Rasulallah bu kılıcın hakkı nedir?”

– “Kılıç kırılıncaya veya şehit oluncaya kadar savaşmaktır” buyurdu.

– “Ben veririm Ya Rasulallah!” diye bir ses duyuldu. Ses duyuluyordu ama sesin sahibi gözükmüyordu. Sesin sahibi Ebu Dücane’ydi. Kısacık boyu ve çelimsiz bedeniyle kalabalığın içinde kaybolmuştu. Efendimiz sanki duymamış gibi tekrar sordu. (Belki de duydu da hakkını veremez bu çelimsiz bedenle diye düşünmüş olabilir.)

İkincide de Ebu Dücane‘den başkasından ses çıkmadı. Üçüncü defa yine sordu. Yine sadece Ebu Dücane: “Ben veririm Ya Rasulullah!” deyince, Efendimiz; “Gel ya Eba Dücane!” dedi ve kılıcını onun beline taktı. Kılıçla beraber, bir ileri bir geri göğsünü gere gere yürüdü, boyunun kısalığından kılıcın ucu neredeyse yere sürtüyordu, tabiri caizse havayla karışık bir volta attı. Sahabeden bazıları dediler ki, Ya Rasulallah Ebu Dücane’ye ne oluyor, bu yaptığı kibir değil mi?”

Efendimiz: “Hayır bu kibir değil, o kılıcı taşımanın vakarıdır” buyurdu.

Peygamber kılıcını taşımanın verdiği sevinçle şiirler söyleyerek düşman saflarına daldı, kahramanca savaştı. Müslümanların büyük sıkıntılara düştüğü sırada paniğe kapılmayıp Hz. Peygamber’in etrafında toplanan otuz sahâbiden ve onun için ölüm biatı yapan sekiz kişiden biriydi Ebû Dücâne. Hz. Peygamber’in dişinin kırıldığı ve etrafının sarıldığı bir sırada, vücuduyla bir kalkan gibi onu korudu. Birkaç düşmanı daha öldürdü ve şehit oldu. Efendimizin kılıcının hakkını vermenin mutluluğu ile fani dünyaya veda etti.

Hz. Peygamber ona, “Allah’ım! Hareşe’nin oğlundan ben nasıl razıysam sen de razı ol” diye dua etti” dedi, sanki bir şeyler daha diyecekmiş gibi dudaklarını titretti, diyemedi ve birden sustu.

Uzunca bir sessizlik oldu, hemen herkes Ebu Dücane’ye gıpta etti. Aslında kimse konuşmak istemiyordu ama ben konuşmak zorundaydım. Program akışına göre sıra İbrahim’e gelmişti, “Hadi bakalım İbrahim söz sende” dedim.

İbrahim kısa bir susma taksiminden sonra, kısık bir sesle; “Muhsin kardeşimiz, bizde konuşacak mecal mi bıraktı, ben bir daha ki sefer size Abdullah b. Mesud’u anlatayım inşallah. Bugün beni mazur görün” dedi.

“Arkadaşlar İbrahim haklı ama vakit henüz erken, ben size bir diziyi ve dizinin kahramanını anlatayım da kasavetimiz dağılsın biraz” diyerek 1978’lerde izlediğim ve bende derin izler bırakan diziyi anlatmaya başladım.

“Zulüm üzerine kurulduğundan olsa gerek ABD diye bilinen ülkeyi de insanlarını da sevemedim. Tabii tövbe edip hakikati ikrar edenler müstesna. Kristof Kolomb yolunu kaybetmiş, bilmeden yeni kıtaya çıkmış ve böylece hayatta kalmayı başarmış. Kolomb’un çıktığı bu kıtada yetmiş beş milyon Kızılderili yaşıyormuş. Sonrası malum, dünya nüfusu sürekli artarken Kızılderili nüfusuysa sürekli azalmış ve beş milyona kadar düşmüş. Nasıl ve neden düştüğü herkesin malumudur. Anlatacağım dizi bu birleşik ülkede çekilmiş. Çocukluk yıllarımda Kung-Fu diye bir dizi izlememiş ve bu dizinin başrol oyuncusu Çekirge’yi tanımamış olsaydım bu vahşi ülkeden bahsetmezdim.

David Carradine diye bir adammış çocukluğumda hayranlıkla izlediğim Kung Fu dizisinin Çekirge’si. 1972-1975 yıllarında çekilmiş ödüllü bir Amerikan dizisiydi.

Şimdi ilham konusuna gelelim. İmam Hatip Lisesi üçüncü sınıf öğrencisiydim ama kalbim ve eylemlerim arasında uyumsuzluk vardı. İbadetlerin tam tadını alamıyor, Cuma namazına bile gidip gitmemekte tereddüt ediyordum.

O günleri yaşayanlar bilir, dinî konuların ana gündemlerinden biri de ‘Türkiye’de Cuma namazı kılınır mı kılınmaz mı?’ konusuydu. Ben de kâh Cuma kılanlardan taraf oluyor cumaya gidiyorum, kâh ‘Cuma kılınmaz’ diyenlerden taraf oluyor cumaya gitmiyordum. Ne var ki ikisi de beni mutlu etmiyordu. Cuma’ya gidiyorum, hutbe konularına bakıyorum “Yok arkadaş böyle Cuma namazı olmaz” diyorum. Haftaya cumaya gitmiyorum, cumaya gitmeyenlerin arasına da kendimi yakıştıramıyorum, hatta utanıyorum. Soranlara da izah edemiyordum.

Yine böyle bir Cuma gününe yakın bir günde hayranlıkla Kung Fu dizisini izliyordum. Çekirge amcasının kayıp oğlunu bulmak için sürekli seyahat ediyor; tabii bu seyahatleri sırasında sürekli başına işler geliyor; kavgalar, yol kesmeler, eşkıyalar vs… Çekirge başına bir iş geldiğinde harekete geçmeden önce oturuyor, gözlerini kapatıyor ve kendine “Ey Çekirge!” diye seslenen hocası Po’nun o gibi durumlarda ne yapılması gerektiğini anlatan derslerini hayal ediyor, tefekkür ediyor. (Bugünkü anlayışıma göre rabıta yapıyor.) Hocası; “Ey Çekirge! sana toplu saldıran olursa şu hareketleri yap!” diyor, gözünü açıyor, o hareketleri yapıyor ve kurtuluyor. Başka bir zaman “Sana silahla saldırırlarsa şu hareketi yap!” diyor, gözünü açıyor o hareketi yapıyor ve yine kurtuluyor. Dizi böyle devam ediyor.

Kendi kendime dedim ki: ‘Benim de Çekirge’nin hocası Po gibi bir hocam olsa, ona sorsam, “Hocam Cuma namazına gideyim mi, gitmeyeyim mi?” o da “Git” derse giderim, “Gitme” derse gitmem. Bu olay benim ilham kaynağım oldu ve hoca aramaya başladım.

Her arayan bulamazmış ama bulanlar da arayanlarmış.

İmam Hatip müfredatından kazandıklarımı bir televizyon dizisiyle tamamlamış oldum. Ben niyet edince Rabbim de yolumu kolaylaştırdı, aradığımı buldum, darısı tüm arayanlara olsun.

Çekirge o dönem bana ilham veren bir karakter olmuştu. Bu yüzden merak edip “Kimmiş bu çekirge, acaba Müslüman olmuş mu, tasavvuftan haberi var mı?” diye araştırdım.

Ne var ki bana ışık olan Çekirge’nin, yani David Carradine’nın, verdiği mesajın içeriğinden haberi yoktu. Bana tuttuğu ışık onu aydınlatmaya yetmemiş ve google haberlerine göre de intihar etmişti. 2009 tarihli haberde; “Kung Fu dizisinin çekirgesi öldü. 72 yaşındaki Carradine’nin cesedinin odasındaki gardıropta çıplak ve asılmış hâlde bulundu. Bir polis yetkilisi, oyuncunun intihar ettiğini sanıyorum.” dediği yazıyordu.

Besteci, müzisyen, şarkı sözü yazarı, heykeltıraş ve ressam olan üç çocuklu Çekirge, dünyada mutlu olamamıştı, yazık ki ilham kaynağım ahirette de mutlu olamayacak.

Sözü Cüneyt ile Necmi ye bıraktık. Başka bir köy odası anısında buluşmak üzere inşallah. Allah’a emanet olun.

 

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yağmur

EKLENDİ

:

Gecenin bu saatinde

Durup dinlenmeden

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gece gece yola düşmüş

Nereden gelir nereye gider

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Öyle sessiz ve usulca

Tel tel düşer yerlere

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gelir yeryüzüne misafir

Dereleri nehirleri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Varır yerin kalbine

Çiçeği ekini yeri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Rahmetle canlanır kâinat

Bahar gelir kışa inat

Yağar yağmur

“Allah! Allah!” dedim

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar