Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Aydınlarda El Yıkama Hastalığı

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünün hocası olan Abdülkadir Karahan, oldukça titiz, insanlarla tokalaştığı zaman, ardından hemen gidip elini yıkayan ve hastalık derecesinde olan bir huyu vardı. İnsanların bu tarz “hassasiyetleri” ile ilgili olarak bir arkadaş, hayatında çok günah işleyen, sonra da tövbe ederek dönüş yapan ve tercihini bu yönde kullanan kişilerin böyle bir titizlik içinde olabileceklerini anlatan psikolojik bir rahatsızlıktan bahsetmişti.

EKLENDİ

:

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünün hocası olan Abdülkadir Karahan, oldukça titiz, insanlarla tokalaştığı zaman, ardından hemen gidip elini yıkayan ve hastalık derecesinde olan bir huyu vardı.

İnsanların bu tarz “hassasiyetleri” ile ilgili olarak bir arkadaş, hayatında çok günah işleyen, sonra da tövbe ederek dönüş yapan ve tercihini bu yönde kullanan kişilerin böyle bir titizlik içinde olabileceklerini anlatan psikolojik bir rahatsızlıktan bahsetmişti.

“Titiz” insan sanki bütün gençliğini ve orta yaş dönemlerini günah işleyerek geçiren ve artık bir daha o hayatı unutup kurtuluş yolunu bulan ve en keskin pişmanlıklar içinde hep geçmişini hatırlayan, hatırladıkça da günahkâr bir insanın çektiği azapların günlük hayata yansıttığı davranışlarında bazen tezâhür eder. Bazıları bu nedenle geriye kalan ömrünü temiz ve saf dualarla süsleyen, başını önüne eğerek secdeye kapanmak gibi bir duygu içinde tövbe ederek arta kalan yaşamını başka bir yöne çekmek suretiyle geçirmeye çalışır… Bazıları ise zevk ve safa, gençliğin ve uzun süre bekârlığın, yalnız yaşamanın verdiği bir duyguyla ten kokan hazlardan, pişmanlık doğuran günahlardan ve yakıcı olaylardan nedamet duyarak dönen ve mutluluğu başka taraflarda arayan, artık hiçbir zaman dönmek istemediği bir hayatın üstüne sünger çekerek veya şal örterek, farklı bir dünyada kanat çırparak uçar gibi…

Ahmet Hamdi Tanpınar, Süleyman Nazif’le nasıl tanıştığını anlatırken, ünlü yazar Abdülhak Şinasi Hisar’ın da bu titizlikte biri olduğunu anlatır. Tanpınar, edebiyatçılarla olan ilişkisini, huy ve mizaçlarını, kıskançlık ve gururlarını, kendine özgü bir üslupla kelime kalıplarına dökerek anlatır zaman zaman…

“Sultan Ahmet’te tam köşedeki ilk kahveyi bulan yine bizden önceki felsefe öğrencileriydi. Adını Hasan Ali Yücel koymuşlardı. Bu kahve, yanındaki ve İkbal gibi hala duruyor. Fakat müşterisi değişmiş, etrafı fakirleşmiş, bugün eski akademiyi tahayyül imkânı yoktur.”

“Umumi hapishaneye ve adliyeye yakınlığı dolayısıyla Milli Mücadele senelerinin önemli davaları, her yerden fazla konuşulurdu. Ressam Zeki Faik’i ve Elif Naci’yi bu kahvede tanıdım.”

“Bir Ramazan gecesi, Rıza Tevfik (Bölükbaşı) ile çoğu kalabalık bir topluluk önünde zeybek oynamış, satıcı ve özellikle Yahudi taklitleri yapmıştı. Rıza Tevfik’i, hoş meşrepliği ve birkaç şiiri için çok severdim. Fakat bir gün beraberce köprüden geçerken Milli hareket üzerinde bir münakaşadan sonra soğudum. Söz, epeyce uzamıştı. Tam köprünün üstünde durarak bana limandaki müttefik zırhlılarını gösterdi ve:

‘-Bunlar buradayken hiçbir şey yapamazsınız.’ dedi.”

“Türbedeki Yeni Şark Kahvesi’nde, Yahya Kemal’in masasına rahmetli Süleyman Nazif de sık sık gelirdi. O civarda gazetesini çıkaran Rauf Ahmet Hotinli’yi ilk defa orada tanıdık. Bu kahveye daha çok Hilmi Ziya (Ülken) ile beraber giderdik. Süleyman Nazif’i daha önce Darü’l-Fünûn’da (Üniversite) verdiği Piyer Loti konferansında, bir de Yüksek Muallim’deki (Yüksek Öğretmen Okulu) konuşmasında tanımıştım. Bir Ramazan gecesi, Beyazıt’ta Zeynep Hanım Konağı’na yakın (Bugünkü Laleli’de bulunan Edebiyat Fakültesi) bir kebapçıda Yahya Kemal ile iftar ederken gördüm. Abdülhak Şinasi’nin (Hisar) titizliği için söylediği:

‘-Garson! Lütfen suyu da yıkayınız’ sözü, bu kebapçıda geçer.”

İşte aydınların el yıkama hastalığıyla ilgili ilginç öyküleri…

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Ramazan Şehri

Oruçtur o hayaleti görünür kılan. Karanlığın içinde omuzlarında seccadeleriyle sessizce yürüyen insanların elinden tutan o hayali. Sonra Ramazan biter ve biz biraz fitreyle onu tamamen sileriz. Bayram ona da gelir mi o zaman? Fabrikalar düdük çalarak kutlar mı bunu? Çiçekler gürültüyle açar mı, neşeyle tüter mi buğu topraktan?

EKLENDİ

:

Yazar:

Ramazan ne öğretmeye gelir her sene bize? Biz orucu tutarken oruç da bizi tutar mı? Hangi kapalı kapıyı açar? Açar mı ruhun tıkanmış damarlarını?

Ramazan şehrinde dolaşan çocuk hayaletleri vardır. Dumandan, isten, anasızlıktan arta kalmış yüzler… Dolmuşların arasında koşar gibi görünüp kaybolan kırgın çocuk yüzleri…

Ramazan kolilerinin köşesinden tutarken görebiliriz onları. Kirli elleriyle ekmeğin kenarını dişlerken bir an yansıyıp kaybolan ve arkasında yıkık görüntüler sürükleyen, açlıktan uyuyamayan çocuklar… Orucun bazı tenha günlerinde iftar vakti boşalan sokaklarda kayda geçer onu asfalt birkaç saniye. Ramazan davulcusunun ardından yürür bakarsanız, karanlıkta kaldırım kenarlarına düşmüş ezik dutları toplaya toplaya…

Oruçtur o hayaleti görünür kılan. Karanlığın içinde omuzlarında seccadeleriyle sessizce yürüyen insanların elinden tutan o hayali. Sonra Ramazan biter ve biz biraz fitreyle onu tamamen sileriz. Bayram ona da gelir mi o zaman? Fabrikalar düdük çalarak kutlar mı bunu? Çiçekler gürültüyle açar mı, neşeyle tüter mi buğu topraktan?

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Edebiyat Dünyasından İlginç Anekdotlar

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi. Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

EKLENDİ

:

Eski aydınlarımız, yazılarına ve konuşmalarına sık sık bir beyit ya da şiir alıntısı yaparak zenginleştirir güzelleştirir ve zenginleştirirlerdi. Edebiyatçılar arasındaki tartışma ve seviyeli kavgalar, zevk verir ve herkes kendine göre dersler çıkarırdı bunlardan… Bu nedenle şiir ve edebiyat kültürü günümüze de aktarılmalıdır, sızmalıdır yazı ve konuşmalara… Edebiyatçıların ilginç konuşma, davranış ve yaşantıları örnek alınmalıdır daima…

Psikolojik tahlil ve karakter özellikleriyle kişiliğimizin olgunlaşması ve derinleşmesi için büyük, köklü ve örnek alanlarımızdır bu anekdotlar. Bu yazımızda birtakım yaşanmışlıkları gündeme taşıyarak okuyucunun zevkli vakitler geçireceğini tahmin etmekteyiz.

Ziya paşa ve Namık Kemal, çok iyi dost ve arkadaştırlar. Ziya Paşa, Harabat adında bir şiir antolojisi hazırlamak ister. Arkadaşı Namık Kemal’den yayımlanmış ve yayımlanmamış şiir ve yazılarını ister. Oldukça kıskanç olan Namık Kemal, “Davul boynumda tokmak neden Ziya Paşa’nın elinde olsun” düşüncesiyle kendi yazdığı şiirleri vermez.

Harabat yayınlanınca, mal bulmuş mağribi gibi hemen harekete geçen Namık Kemal, alır eline kalemi ve başlar kritik ve tenkide… Ziya Paşa, Fuzuli`yi Harabat’ın önsözünde şiir kalıpları içinde anlatırken:

“Yanıktır o şairin kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı”

Dediğinde, Namık Kemal hemen kaleme sarılır ve onu alaya alır. Namık Kemal, bu yöntemiyle kimi zaman nükteden yararlanmayı da ihmal etmez. Nitekim Ziya Paşa`nın Fuzulî hakkındaki sözlerine mukabil Namık Kemal, nüktedanlığını konuşturur. Namık Kemal, muhatabının Fuzulî hakkındaki söylemini alelade bulduğunu ima ederek istihza ve alaylı bir dil kullanır. “Hele Fuzulî için tanzim buyurulan:

“Yanıktır o âşığın kitabı

Nazmında kokar ciğer kebabı.”

Beytini okudukça, kendimi Harabat`da (Meyhane’de) değil, Bahçekapısı lokantalarında zan ediyorum. Af buyurursunuz amma şu “ciğer kebabı” mazmunu (imgesi) ne kokmuş söz ne iğrenç tasavvur! Demekten bir türlü kendimi alamayacağım. Fuzulî Divan`ını kedi yavruları için mi söylemiş, yoksa Arnavutların manda yuttu dedikleri meşhur kitap mıdır?”

Necip Fazıl ve Sezai Karakoç çok iyi ahbap, ya da Necip Fazıl üstat, Sezai Karakoç da onun bağlısı ve çok sadık bir öğrencisidir. Öğrenciden öte samimi ve candan manevi bir evladıdır. Necip Fazıl ona, “Benim kara gözlü Seza’im” diye hitap eder.

Necip Fazıl, Ankara’ya gittiğinde daima Sezai Bey’le görüşür ve hoşça vakit geçirirlermiş. İşte bir “yelek” hikâyesi…

Karakoç anlatıyor: “Bir gün de, Necip Fazıl Bey’le birlikte, Ulus’taki Meydan Palas’ın salonunda otururken, üstat, Yenişehir’deki bir mağazada bir yelek gördüğünü, onu almağa heveslendiğini, mağaza sahiplerinin 52,5 lira istediklerini, kendisinin 50 lira verdiğini, fakat anlaşamadıklarını söyledi.

Bana “şu 50 lirayı al, o yeleği mutlaka al gel” dedi. Parayı alıp gittim. Aksilik bu ya, üzerimde 2,5 lira kadar para bile yoktu. Mağaza, iddialı bir mağazaydı. 52,5 liradan bir kuruş aşağıya inmedi. Fakülteye gidip borç bulmam için zaman kâfi gelmezdi. (Sezai Bey, o zamanlarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Cebeci semtindeki yurdunda kalmaktadır) Yeleği almadan da dönmek istemiyordum otele. Bir büfeye atkımı rehin bırakarak borç aldım. Yeleği alıp yaya olarak otele döndüm. Üstat memnun oldu. Nasıl aldığımı da hiçbir zaman bilmedi.”

Cahit Sıtkı Tarancı, Cumhuriyet döneminin büyük şair ve yazarlarındandır. Aynı zamanda çok iyi bildiği Fransızcasıyla iyi bir çevirmendir de… “Otuz Beş Yaş” şiiriyle özdeşleşen Tarancı, “sanat için sanat” anlayışına bağlı kalır. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer verir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur zaman zaman. Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde sürekli “ölüm” temasını işlemiştir.

Özdemir Asaf: 11 Haziran 1923’te Ankara’da doğar. Asıl adı Halit Özdemir Arun’dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi’nde yapar. 1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olur.

İstanbul Üniversitesi’nde, önce Hukuk Fakültesi’ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü’ne devam etse de 1947’de yükseköğrenimini yarıda bırakır. Bir süre sigorta prodöktörlüğü yapar. ‘Zaman’ ve ‘Tanin’ gazetelerinde çevirmen olarak çalışır. 1951’de Sanat Basımevi’ni kurarak matbaacı olur…

“Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,

Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.

Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür,

Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.”

Veya:

“Sana gitme demeyeceğim.

Üşüyorsun ceketimi al.

Günün en güzel saatleri bunlar.

Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.”

Gibi güzel şiirleri vardır. “R” harfini söyleyemeyen şair… Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?”  Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Hilalin Yüreğinde Kutlanan Sevda

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı/ Gönül gözüme kazıdım/ Göz değmesin diye./Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim/Nefrete baş eğmesin diye./ Bıraktım hiç duyulamayan/ duygulara/ Hüzün gecelerinin yalnızlığını./ Bir serçe kadar hür ve narin, /Güvercin gerdanlığı gibi masum7 Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

EKLENDİ

:

Bir tutam çırpınıştı hayat
Budaklanan kırılası dallara.
Kurşun attım kırmak için
Yüreğimin karanlık zincirini.
Gecenin koynunda sayıkladım
Sonsuzluk hasretini.

 

En koyu ve zor gecesi hayatın,
Sevdasız yürümek
Bitimsiz gecelerin omuzlarında.
En acı ıstırabı imtihanın,
Kor ateşi tutabilmek avuçlarda!

 

En güzeli nefes almanın,
Göz kırpabilmek
Kör sanılan yıldızlara.
O yüzden kuşanırdı yüreğim
Hüznün muştusu geceyi.

 

Gözbebeğimde sakladım
Ve hilalin yüreğinde kutladım
En kutlu sevdayı
Maveraya uzanan
Yıldızlara varabilmek için.

 

Gözbebeklerimden söküp göz ağrımı
Gönül gözüme kazıdım
Göz değmesin diye.
Sevdamı sevgi ülkesine gönderdim
Nefrete baş eğmesin diye.

 

Bıraktım hiç duyulamayan duygulara
Hüzün gecelerinin yalnızlığını.
Bir serçe kadar hür ve narin,
Güvercin gerdanlığı gibi masum
Ak sevdalara dağıttım hüznün esrarını.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar