Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Sezai Karakoç Bir Meşaledir

Bir kişi daha fazla okusa onu, bir kişi daha fazla tanısa; belki biraz daha yeşerir umudumuz, belki biraz daha gür çıkar sesimiz. Anadolu’nun, Müslüman Anadolu’nun hikâyesine bir satır daha eklenmiş olur. Bir genç daha âşık olur belki Monna Rosa’ya, bir fitil daha ateşlenir direniş saflarında… Diriliş… Eğer onu bir kelimeyle hatırlayacaksak bu kelime ‘diriliş’ olurdu elbette. “Diriliş Neslinin Amentüsü” onun kaleminden çıktı, çünkü “Diriliş Muştusu”nu bize o taşıdı. “İslâmın Dirilişi”nin, “İnsanlığın Dirilişi”nin, “Ruhun Dirilişi”nin de güncel reçetelerini o yazdı.

EKLENDİ

:

Burak Tekiner kardeşime…

Türk edebiyatının son yüzyılda çıkardığı nadide isimlerden birisi hiç şüphesiz Sezai Karakoç’tur. Konuşunca bir nehir çağlar gibi, yazınca ötelerden bir mührü kazır gibi olur. Resimleri, görüntüsü pek yoktur, hep aynıları döner durur. Ama yürüyünce, hasbelkader bu yansıyınca bir makineye, onunla beraber nice yitirdiklerimizi de yürür görürüz: samimiyeti, adanmışlığı, hesapsızlığı…

Bir kişi daha fazla okusa onu, bir kişi daha fazla tanısa; belki biraz daha yeşerir umudumuz, belki biraz daha gür çıkar sesimiz. Anadolu’nun, Müslüman Anadolu’nun hikâyesine bir satır daha eklenmiş olur. Bir genç daha âşık olur belki Monna Rosa‘ya, bir fitil daha ateşlenir direniş saflarında…

Diriliş… Eğer onu bir kelimeyle hatırlayacaksak bu kelime ‘diriliş’ olurdu elbette. “Diriliş Neslinin Amentüsü” onun kaleminden çıktı, çünkü “Diriliş Muştusu”nu bize o taşıdı. “İslâmın Dirilişi”nin, “İnsanlığın Dirilişi”nin, “Ruhun Dirilişi”nin de güncel reçetelerini o yazdı. İsmet Özel, 1974 yılında onun Diriliş dergisinde “Amentü” dedi ve haykırdı dirildiğini. Diriliş Yayınları kim bilir ne kadar insanın dirilişine vesile oldu.

Mehmed Âkif”i, “Yunus Emre”yi, “Mevlana”yı bir de onun kaleminde okumalı, görmeli farkı. “Hızırla Kırk Saat” geçirip, onunla çıkmalı “Samanyolunda Ziyafet”e ki mübarek Ramazan’ı gerçekten idrak etmeli. Yeniden “Kıyamet Aşısı” ile “Yitik Cennet”e ulaşmalı. “Varolma Savaşı”mızda bir hatta üç “Çıkış Yolu”nu bulmalı onda. Gün batmadan tanışmalı “Gün Doğmadan”la. Hâsılı o ne yazdıysa, bunları ve diğerlerini “Dirilişin Çerçevesinde” yazdı, okumalı.

Sezai Karakoç’u bir yapıya benzetmek gerekse bu herhalde Topkapı Sarayı olurdu. Onun gibi sade ama heybetli, gösterişsiz ama ihtişamlı… İçinde farklı farklı odalar, onun farklı türlerdeki eserleri gibi. İstanbul’un siluetindeki Topkapı’nın yeri gibi işte, eksikliği hemen fark edilir, çünkü doldurduğu yer mühimdir. Topkapı gibi geniş, ferah, huzurlu; Topkapı gibi fethin yadigârı sanki…

Onunla aynı çağda ve aynı coğrafyada yaşıyor olmak güzel bir nimet. Kimse kalmasa bir o kalır herhalde kapısı çalınacak. Kimse olmasa bir o olur herhalde gönül çalacak… Modern zamanlara fiili bir reddiye Karakoç, mücessem bir meydan okuma Batı’ya. O, tavizsiz bir İslam anlayışının estetiği, fasılasız bir mücadelenin belleği.

Biz, bu yazımızda Sezai Karakoç’un çokça okunmuş, konuşulmuş ve yorumlanmış bir şiirini kendi penceremizden anla(mlandır)maya çalışacağız: “Ağustos Böceği Bir Meşaledir”[1]. Bu şiir kurgusu, şiir dili, batılı kapitalist/maddeci anlayışa reddiyesi gibi birçok açıdan önemli ve üzerindeki ilgiyi hak eden bir şiirdir.

La Fontaine’nin meşhur Ağustos Böceği ve Karınca masalının tersten okuması gibi olan bu şiirinde Karakoç sanki kendini anlatıyor gibidir. Şiirde ağustos böceği de tıpkı onun gibi çalışkan, kâinat ayetlerini okuyan, özgürlüğün peşinde, istifçiliğin karşısında, sabırlı, uyarıcı, muştucudur ve daha birçok yönden ona benzer.

“Böcek ki akıtıyor damla damla ağzından

Üzüm ballarında süzülmüş ağustosu

Titreyen şıngırdayan bir çocuk oyuncağı

Ağustos bu seste

Bu durmayı unutmuş seste”

Üzüm ballarında süzülmüş ağustosun böceğin ağzından damla damla akması ve ‘durmayı unutmuş ses’ tamlaması ister istemez kaleminden bal damlayan ve 90 yıla yaklaşan ömründe adeta durmayı unutmuş gibi işleyen, bize mısralarıyla, satırlarıyla seslenen şairi çağrıştırmakta.

“Çam diyor ağustos böceği

Çamlara kasideler söylüyor

Tanrı’ya yakarıyor nesli tükenmesin diye

Bu hanedanın

Ağaçlar içinde şah ağaç olan bu hanedanın”

Neden çam diyor olabilir ağustos böceği, diye bir soru akla gelebilir. Bunun cevabı elbette şairdedir. Arapların “el-ma’nâ fî batnı’ş-şâ’ir” dediği gibi, “mana, şairin karnındadır” yani anlam elbette şaire aittir. Ancak bazı tahminlerde bulunmak mümkündür. Öncelikle; ağustos böcekleri yavru olarak toprağın altında yıllarca kalıyorlar ve bu süreçte ağaç köklerinden besleniyorlar. Dolayısıyla yeryüzüne çıktıklarında da bir bebeğin anne demesi gibi ‘çam’ diyor, çamlara kasideler söyleyerek ona olan minnetini dile getiriyor ama hayat kaynağı olarak yaratıcıyı yine unutmuyor ve bu çam hanedanının yok olmaması için O’na yakarıyor. Bir diğer arka planla okuyacak olursak çamlar uzun ömürlü ve dayanıklı ağaçlar. Şair burada sahip olduğu medeniyeti çamla ifade edip onun yok olmaması için dua ediyor olabilir. Yahut da ağustos böceği doğanın güzel bir parçası olan çamları görüp onu bir kâinat ayeti olarak okuyarak yaratıcıya şükran duygularını dile getiriyor.

“Ey masalcı adam iftira ettin sen

Bu harikalar harikası böceğe

Onu suçladın tembellikle

En çalışkan onu görüyorum ben

Hiçbir karşılık beklemeden

Yazı ağustosu çamı çınarı

Tanıtıyor bize yazı ağustosu çamı ve çınarı”

La Fontaine, batılı bakış açısıyla çalışkanlığı veçhesiyle karıncayı yüceltmiş ve tembel olarak gördüğü ağustos böceğini kötülemiştir. Oysa şair buna katılmamakta, o çalışkan böceğe iftira ettiğini belirtmektedir. Çünkü ağustos böceği bir sanatçı gibi güzellikler ortaya koymaktadır. Tıpkı Karakoç gibi. Masal şiirinde de geçtiği üzere: Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara / Baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda / Bir alınyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda…

“Ağacın dalında güneşe doğru yaklaşarak

Suyun, bir damla suyun değerini altın ediyor

Çiğ damlası bir zümrüttür diyor

Susadıkça eşsiz sesiyle şarkılar söylüyor

İlahiler okuyor güneşe gönderiyor

Sen bunları levha levha kızart diyor

Bir daha yanmayacak şekilde kızart diyor

Kıyamete kadar kalsın insanlığa uzat diyor”

Ağustos böceği yine Karakoç gibi değersiz görünen ama su gibi en değerli şeylerin değerini bize hatırlatıyor, bir damla su hatta bir çiğ damlası. Susuyor ama suya kanmak yerine yanık ciğeriyle şarkılar söylüyor. Söylediği ilahileri -ki bunları şairin şiirleri olarak düşünebiliriz- güneşe gönderiyor, bunları levha levha, bir daha yanmayacak şekilde kızartmasını istiyor ki kıyamete kadar insanlığa kalsın. Kendinden sonra bile insanlar onu okusun, anlasın anlaması gerekenleri.

“Güneşi yakıcı güneş bilen gölgeyi reddeden

Gölgede saklanma kurnazlığını reddeden

Aç kalma pahasına olsa da öten

Susamanın armonilerini en iyi bilen

Matemden alevden bir gömlek giyen

Yapraktan bir saray ören

Sesini bir şehir gibi boşaltan nehre

Dağlara kırlara ve ormanlara zerre zerre”

Her şeyi olduğu gibi kabul ediyor ağustos böceği, Karakoç gibi. Hasreti, yalnızlığı, zor zamanları… Zor zamanlarda sinmiyor bir köşeye, aç kalırım diye söyleyeceklerini söylemekten çekinmiyor, ötmeye -yani yazmaya, söylemeye- devam ediyor. Susamak nedir en iyi o biliyor, kaybettiklerimizin matemini en iyi o taşıyor, kanaati sayesinde sahip olduğu yaprak misali değersiz maddi imkânları saray biliyor ve sesini yani sözünü zerre zerre, nakış nakış her yere işliyor.

“Sonra kış gelince karıncalar saklanır toprak altına

Herkes bir önlem almıştır o hariç

O hep iyiyi güzelliği yaşamış

Özgürlüğe dalıp çıkmış yalnız özgürlüğe

Öbürleri hep gerçeklik taslamış

Ama o hep gerçeği aramış

Gerçeği aramağa çağırmış

Ve gerçeği yaşamış”

Ağustos böceği de Karakoç gibi tedbirsizdir, çünkü o aşk eridir. İbnü’l-vakt olmuş, iyiyi güzelliği yaşamıştır. Hesap yapmamış, ten kaygusundan azade olmuştur. Özgürlük karakteridir onun, hiçbir prangaya tutulmamış, gerçeğin peşinde ömrünü geçirmiştir. Tıpkı Karakoç’un onlarca eseriyle, dergisiyle, sesiyle yaptığı gibi gerçeğe çağırmış ve gerçeği yaşamıştır.

“Sizin acımanıza gülüp geçiyor

Sizi gidi faydacılar çıkarcılar sizi

Üzülmeyin evi yok yuvası yok diye

Kışlık erzak biriktirmemiş diye

Sizin acımanıza yok onun ihtiyacı

– Sahtedir zaten acımanız

Siz ancak alay edersiniz acımasız–

Özgürlüğün sesidir o ürkmez korkmaz

Titremeden geçer gündüzden geceye”

Ne kadar da biz ve ne kadar da o değil mi? Faydanın, çıkarın peşinde koşan bizler, onun yanındakiler ve o. Belki de üzülmüş gibi yapıyor dile getiriyorlardı üstada bu hiçbir şeye sahip olamayışına! Evi olmayışına, belki bir yuva kuramayışına. Kış için, yarın için, ‘lazım olur’ için bir köşeye bir şeyler koymayışına. Oysa onun bu sahte acımalara ihtiyacı yok. İhtiyacı olan bizleriz. Özgürlüğün sesini kaybeden, ürken, korkan, gündüzden geceye titreyerek geçen bizler, diğerleri!

“Bir başka ağustosta yeniden doğacaktır

Ağaçların tepelerinde güneşe en yakın yerde

Tanrı’nın sırrıyla bir mucizeyle

–Oysa nesli kesilmeliydi size göre–

Ama hiç bir zaman hiç bir yerde

Sönmez tanrının yaktığı meşale

İstersen bir böcekte olsun o meşale”

Hz. Peygamber’e müşriklerin ‘ebter’, soyu kesik demesi geldi aklıma. Belki şaire de böyle dediler! Oysa bırakın binleri, milyonlar, milyarlarca takipçisi oldu Efendimiz’in. Şairin de böyle izini sürecek, fikirlerini fikir bilecek geniş bir manevi evlat topluluğu oluştu. Çünkü tanrının yaktığı meşale bir böcekte olsa da sönmez. Maddi, bilimsel anlamda da gerçekten ağustos böceklerinin neslinin kesilmesi zor açıklanıyor. Çünkü ağustos böcekleri kaçmıyor, ısırmıyor, sokmuyor ve zehirsizler. Çok sayıda hayvan için kolay ve lezzetli bir avlar. Ama ilginç bir şekilde 13-17 yıl toprağın altında kaldıktan sonra 4-6 hafta toprağın üstünde yaşıyor, eşleşiyor, yumurta bırakıyor ve ölüyorlar. Buna rağmen nesli tükenmeden yaşamaya devam ediyor bu canlılar.

 

Şimdi yine şu mısralara Sezai Karakoç’u anlatıyor nazarıyla bir bakalım. Bakalım yanılıyor muyuz?

“Temmuzda ağustosta ağaçlar cayır cayır yanarken

Yalnız o, odur teselli eden dayanın diyen

Yaşamanın en büyük ilkesi sabrı öğütleyen

Yavru kuşlara masallar anlatarak geceye serine götüren

Adeta güneşle onların arasına bir perde geren

Şırıl şırıl sesiyle onları serinleten

Gözlerine ışıltılı vahalar gösteren

Çeşmelerden su sesleri alıp getiren

Sesiyle – o ufacık gövdesinden tüten–

Dağ gibi sessiz korumasız bahçeyi örten

Herkese her yere mutluluk saçan sevinç serpen

Dünya cehennemine cenneti karşı diken

Işık kıyametine mızraklar havale eden

Harbeler gönderen oklar atan sesinden

Ağustos böceği deyip hor gördüğümüz

Minik göğsünde bir koskoca orkestra taşıyan”

Şiirin sonuna yaklaştığımız bu mısralarda evet ağustos böceğinde ibret almaya çağırılıyoruz. Peki, bize hep dirilişi muştulayan, bizi hep batıla karşı uyaran Karakoç’u nereye koyacağız?

“Hiç yere hiçbir şey yaratmamış olanın

Bize gönderdiği bir muştucu o yaratık

Uyarıcı ve muştucu bir yaratık

– Tanrı boş yere bir şey yaratmamıştır

Anlayan için muştucu duyan için uyarıcı –”

Dursun Ali Tökel hocamız 2016 yılında bir ziyaretinde üstâda sorar; Efendim Ağustos Böceği Bir Meşaledir şiirinizde ağustos böceğini pek yüceltiyorsunuz ama karıncaya bir şey demiyorsunuz. Karıncaya bir şeyler söyleyelim mi?

Uzun bir sessizlikten sonra söyledikleri arasında şunlar vardır Karakoç’un: “Ben burada ağustos böceğine yapılan haksızlığa karşı çıktım. Bu böcek sanatın, özgürlüğün sembolüdür; onu küçülterek sanatı küçültmüş oluruz. O’nun temsil ettiği Doğu’yu, onun ortaya koyduğu maddeperestliğe karşı duruşu alaya almış oluruz. Allah, onun varlığıyla bize pek çok şifreler aktarmaktadır. Onun eylemlerini yücelterek ihmal ettiğimiz, bir kenara ittiğimiz sanata, özgürlüğe, Allah’ın yaratmasının eşsiz hikmetine sahip çıkmış olduğumu söylemek istedim. Bu şiir, karıncanın aleyhine değil; ağustos böceğini horlayanların aleyhine, sadece maddeye tapanların aleyhine, sanata sırtını dönenlerin ve onu küçük görenlerin aleyhinedir.”[2]

Ve son söz yine şiirin; şair ateşle, güneşle dansına devam ediyor, unutulmaz bir ömrü, şiir gibi bir ömrü arkasında bırakıyor. Allah, bir meşale gibi yolumuzu aydınlatan üstâda hayırlı ömürler, bize de onu anlamak, gayelerine samimiyetle sarılmak nasip etsin.

“Ateşle dans eder o güneşle dans eder

Çırçıplak çıkar güneşin karşısına

Belki yaşayamaz güneşi eksik kışta

Fakat ardında unutulmaz bir yaz bırakır”

[1] İlk olarak Diriliş Dergisi 7. dönem 16. sayıda, Kasım 1988’de yayınlanan şiir, şairin tüm şiirlerinin toplandığı Gün Doğmadan‘ın son şiiridir.

[2] Kirenci, Mustafa (hzl.) (2020). Ağustos Böceği Bir Meşaledir Sezai Karakoç’un Bir Şiirinin 6 Yorumu, İstanbul: Büyüyenay Yay., s. 55.

Edebiyat

Yunus Emre Divanı’nda Berceste Beyitler

EKLENDİ

:

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Köy Odaları ve Çekirge

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

EKLENDİ

:

Çocukluğumun köy odalarını unutamam, bir mektepti köy odaları. Akşam karanlığı çöktü mü köy odası kapılarını daimi müşterilerine açardı. Kıdem ve bilgisine göre başköşedeki divanda yerlerini alan bıyıklılar, az da olsa sakallılar ve sağlı sollu oturan köyümün gençleri… Bizim gibi gençliğe adım atmak için sırasını bekleyenler de kapıya yakın oturur ve hizmet ederdi. İkram genellikle su, bazen de ayran olurdu. Daha sonraları nadiren çay, suya eşlik etmeye başladı. Laf lafı açar, söz sözü çağrıştırır, kış gününün uzun geceleri, muhabbetle dolardı. Bize laf düşmezdi tabii, biz de içimizden kimini onaylar, kimine itiraz ederdik; buna sansür yoktu.

Yine bir gün, köyümün köy odasından ve “imece” gibi bazı güzel geleneklerinden, arkadaşım Murat’a bahsedince; “Benim de çocukluğum köyde geçti, bazı şeyleri ben de özlüyor, senin gibi yâd ediyorum, gel farklı bir şey yapalım” dedi. Merakla; ”Hayırdır Murat, maziye yolculuk mu düşünüyorsun yoksa” dedim. “Öyle bir şey abi. Çarşamba günü köye gidelim, bizim arada bir kullandığımız, şark odası formatında odası da olan bir evimiz var, arkadaşlara da haber verelim, bu geleneği canlandıralım.” Format tartışıldı, kararlar alındı, duyurular yapıldı. Çarşamba günü gelince biraz meyve ve kuruyemişle, tabii semaversiz olmaz, eksi yirmi derecede, karlı bir havada Muratların köy evinde toplandık. Benimle on bir kişi olduk.

Herkes yerini alınca, Latife ile Mahmut; “Yıldırım ağa bugün gündemde ne var?” diye sordu. Demek ki en yaşlı bu fakiri gördüler ve oturum başkanlığını bana tevdi ettiler böylece. Diğer arkadaşlar da baş göz hareketleriyle bu görevlendirmeyi tasvip edince, şöyle dedim: “Arkadaşlar madem yetkiyi bana verdiniz, Yakup çayımızı hazırlayadursun, Selami sen bir aşır oku, sonra Muhsin, bir kıssa sen anlat, İbrahim, bir kıssa sen anlat! Müsaade ederseniz bu fakir de size bir dizi anlatsın. Cüneyt, senden de bir uzun hava bekliyoruz. Necmi ney ile eşlik etsin, gerisi de size kalmış, cümbüş başlasın, Sadullah, sen de sobayı odunsuz bırakma, bizi üşütme oğlum.

Selami’nin okuduğu aşırdan sonra Muhsin sözü aldı: “Arkadaşlar, duyduğumuza göre eskiler köy odalarında toplanır cenk okurlarmış, ben cenk bilmem size Ebu Dücane’yi anlatayım. Ne de olsa öğretmeniz. Efendimiz (sav), Uhud Savaşı öncesi, kılıcını sahabe-i kirama göstererek; “Bu kılıcın hakkını kim verir?” dedi. Oradakiler sordular:

– “ Ya Rasulallah bu kılıcın hakkı nedir?”

– “Kılıç kırılıncaya veya şehit oluncaya kadar savaşmaktır” buyurdu.

– “Ben veririm Ya Rasulallah!” diye bir ses duyuldu. Ses duyuluyordu ama sesin sahibi gözükmüyordu. Sesin sahibi Ebu Dücane’ydi. Kısacık boyu ve çelimsiz bedeniyle kalabalığın içinde kaybolmuştu. Efendimiz sanki duymamış gibi tekrar sordu. (Belki de duydu da hakkını veremez bu çelimsiz bedenle diye düşünmüş olabilir.)

İkincide de Ebu Dücane‘den başkasından ses çıkmadı. Üçüncü defa yine sordu. Yine sadece Ebu Dücane: “Ben veririm Ya Rasulullah!” deyince, Efendimiz; “Gel ya Eba Dücane!” dedi ve kılıcını onun beline taktı. Kılıçla beraber, bir ileri bir geri göğsünü gere gere yürüdü, boyunun kısalığından kılıcın ucu neredeyse yere sürtüyordu, tabiri caizse havayla karışık bir volta attı. Sahabeden bazıları dediler ki, Ya Rasulallah Ebu Dücane’ye ne oluyor, bu yaptığı kibir değil mi?”

Efendimiz: “Hayır bu kibir değil, o kılıcı taşımanın vakarıdır” buyurdu.

Peygamber kılıcını taşımanın verdiği sevinçle şiirler söyleyerek düşman saflarına daldı, kahramanca savaştı. Müslümanların büyük sıkıntılara düştüğü sırada paniğe kapılmayıp Hz. Peygamber’in etrafında toplanan otuz sahâbiden ve onun için ölüm biatı yapan sekiz kişiden biriydi Ebû Dücâne. Hz. Peygamber’in dişinin kırıldığı ve etrafının sarıldığı bir sırada, vücuduyla bir kalkan gibi onu korudu. Birkaç düşmanı daha öldürdü ve şehit oldu. Efendimizin kılıcının hakkını vermenin mutluluğu ile fani dünyaya veda etti.

Hz. Peygamber ona, “Allah’ım! Hareşe’nin oğlundan ben nasıl razıysam sen de razı ol” diye dua etti” dedi, sanki bir şeyler daha diyecekmiş gibi dudaklarını titretti, diyemedi ve birden sustu.

Uzunca bir sessizlik oldu, hemen herkes Ebu Dücane’ye gıpta etti. Aslında kimse konuşmak istemiyordu ama ben konuşmak zorundaydım. Program akışına göre sıra İbrahim’e gelmişti, “Hadi bakalım İbrahim söz sende” dedim.

İbrahim kısa bir susma taksiminden sonra, kısık bir sesle; “Muhsin kardeşimiz, bizde konuşacak mecal mi bıraktı, ben bir daha ki sefer size Abdullah b. Mesud’u anlatayım inşallah. Bugün beni mazur görün” dedi.

“Arkadaşlar İbrahim haklı ama vakit henüz erken, ben size bir diziyi ve dizinin kahramanını anlatayım da kasavetimiz dağılsın biraz” diyerek 1978’lerde izlediğim ve bende derin izler bırakan diziyi anlatmaya başladım.

“Zulüm üzerine kurulduğundan olsa gerek ABD diye bilinen ülkeyi de insanlarını da sevemedim. Tabii tövbe edip hakikati ikrar edenler müstesna. Kristof Kolomb yolunu kaybetmiş, bilmeden yeni kıtaya çıkmış ve böylece hayatta kalmayı başarmış. Kolomb’un çıktığı bu kıtada yetmiş beş milyon Kızılderili yaşıyormuş. Sonrası malum, dünya nüfusu sürekli artarken Kızılderili nüfusuysa sürekli azalmış ve beş milyona kadar düşmüş. Nasıl ve neden düştüğü herkesin malumudur. Anlatacağım dizi bu birleşik ülkede çekilmiş. Çocukluk yıllarımda Kung-Fu diye bir dizi izlememiş ve bu dizinin başrol oyuncusu Çekirge’yi tanımamış olsaydım bu vahşi ülkeden bahsetmezdim.

David Carradine diye bir adammış çocukluğumda hayranlıkla izlediğim Kung Fu dizisinin Çekirge’si. 1972-1975 yıllarında çekilmiş ödüllü bir Amerikan dizisiydi.

Şimdi ilham konusuna gelelim. İmam Hatip Lisesi üçüncü sınıf öğrencisiydim ama kalbim ve eylemlerim arasında uyumsuzluk vardı. İbadetlerin tam tadını alamıyor, Cuma namazına bile gidip gitmemekte tereddüt ediyordum.

O günleri yaşayanlar bilir, dinî konuların ana gündemlerinden biri de ‘Türkiye’de Cuma namazı kılınır mı kılınmaz mı?’ konusuydu. Ben de kâh Cuma kılanlardan taraf oluyor cumaya gidiyorum, kâh ‘Cuma kılınmaz’ diyenlerden taraf oluyor cumaya gitmiyordum. Ne var ki ikisi de beni mutlu etmiyordu. Cuma’ya gidiyorum, hutbe konularına bakıyorum “Yok arkadaş böyle Cuma namazı olmaz” diyorum. Haftaya cumaya gitmiyorum, cumaya gitmeyenlerin arasına da kendimi yakıştıramıyorum, hatta utanıyorum. Soranlara da izah edemiyordum.

Yine böyle bir Cuma gününe yakın bir günde hayranlıkla Kung Fu dizisini izliyordum. Çekirge amcasının kayıp oğlunu bulmak için sürekli seyahat ediyor; tabii bu seyahatleri sırasında sürekli başına işler geliyor; kavgalar, yol kesmeler, eşkıyalar vs… Çekirge başına bir iş geldiğinde harekete geçmeden önce oturuyor, gözlerini kapatıyor ve kendine “Ey Çekirge!” diye seslenen hocası Po’nun o gibi durumlarda ne yapılması gerektiğini anlatan derslerini hayal ediyor, tefekkür ediyor. (Bugünkü anlayışıma göre rabıta yapıyor.) Hocası; “Ey Çekirge! sana toplu saldıran olursa şu hareketleri yap!” diyor, gözünü açıyor, o hareketleri yapıyor ve kurtuluyor. Başka bir zaman “Sana silahla saldırırlarsa şu hareketi yap!” diyor, gözünü açıyor o hareketi yapıyor ve yine kurtuluyor. Dizi böyle devam ediyor.

Kendi kendime dedim ki: ‘Benim de Çekirge’nin hocası Po gibi bir hocam olsa, ona sorsam, “Hocam Cuma namazına gideyim mi, gitmeyeyim mi?” o da “Git” derse giderim, “Gitme” derse gitmem. Bu olay benim ilham kaynağım oldu ve hoca aramaya başladım.

Her arayan bulamazmış ama bulanlar da arayanlarmış.

İmam Hatip müfredatından kazandıklarımı bir televizyon dizisiyle tamamlamış oldum. Ben niyet edince Rabbim de yolumu kolaylaştırdı, aradığımı buldum, darısı tüm arayanlara olsun.

Çekirge o dönem bana ilham veren bir karakter olmuştu. Bu yüzden merak edip “Kimmiş bu çekirge, acaba Müslüman olmuş mu, tasavvuftan haberi var mı?” diye araştırdım.

Ne var ki bana ışık olan Çekirge’nin, yani David Carradine’nın, verdiği mesajın içeriğinden haberi yoktu. Bana tuttuğu ışık onu aydınlatmaya yetmemiş ve google haberlerine göre de intihar etmişti. 2009 tarihli haberde; “Kung Fu dizisinin çekirgesi öldü. 72 yaşındaki Carradine’nin cesedinin odasındaki gardıropta çıplak ve asılmış hâlde bulundu. Bir polis yetkilisi, oyuncunun intihar ettiğini sanıyorum.” dediği yazıyordu.

Besteci, müzisyen, şarkı sözü yazarı, heykeltıraş ve ressam olan üç çocuklu Çekirge, dünyada mutlu olamamıştı, yazık ki ilham kaynağım ahirette de mutlu olamayacak.

Sözü Cüneyt ile Necmi ye bıraktık. Başka bir köy odası anısında buluşmak üzere inşallah. Allah’a emanet olun.

 

Okumaya Devam Et...

Edebiyat

Yağmur

EKLENDİ

:

Gecenin bu saatinde

Durup dinlenmeden

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gece gece yola düşmüş

Nereden gelir nereye gider

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Öyle sessiz ve usulca

Tel tel düşer yerlere

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Gelir yeryüzüne misafir

Dereleri nehirleri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Varır yerin kalbine

Çiçeği ekini yeri uyandırır

Yağan yağmur

“Allah! Allah!” dedim

 

Rahmetle canlanır kâinat

Bahar gelir kışa inat

Yağar yağmur

“Allah! Allah!” dedim

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar