1. Anasayfa
  2. Şahsiyet

Aziz Dostum, Bilge Hekim Hüsrev Hatemi

Aziz Dostum, Bilge Hekim Hüsrev Hatemi
0

Aziz dostum, Prof. Dr. Hüsrev Hatemi, kelimenin tam manasıyla bilge bir hekimdir. Modernite ile ve özellikle Pozitivist dönemde Batı’da olduğu gibi bizde de hekimlik ile bilgelik (hakimlik) birbirinden kesin hatlarıyla ayrılmaya çalışılmıştır. Bu nedenle hekimlik yerine meslek olarak doktorluk (tababet) ön plana çıkarılmıştır. Bu amaçla tıp ile felsefe arasına kesin çizgiler konmakla kalmamış, bedenin tedavisi ile uğraşan tıbbın yanında ruhun tedavisi ile ilgilenen tıbba (et-Tıbbü’r-Ruhani) hemen hemen hiç yer verilmemeye özen gösterilmiştir. Ayrıca tıbbın felsefî boyutu da tamamen göz ardı edilmiştir. Böylece insan varlığını bir bütün olarak ele almak ve buna göre toplu bir tedavi yöntemi geliştirmek yerine, çok küçük parçalara ayrılmış minimal tedavi yöntemleri ön plana çıkarılmıştır. Bu sebeple de hastalıkların tam teşhisi oldukça zorlaştığından insanı her manada rahatlatacak bütüncül bir tedavi yöntemi üzerinde görüş birliğine varılamamıştır.

Tabii ki bu yöntemle komplike olmayan rahatsızlıklarda kısa vadede sonuç alınmakta ise de son derece karmaşık nedenlere dayalı hastalıklarda kişiyi her manada mutlu edecek köklü ve sağlıklı tedavi yöntemleri üretmek zorlaşmaktadır. Bu durum ister istemez kişileri tıp dışı tedavi yöntemlerine yöneltmekte ve telafisi imkânsız sonuçların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Halbuki bir tedavi aracı olarak tıp biliminin aynı zamanda metafizik temelli yaklaşımlarla donatılması gerekmektedir. Bunu sağlayacak da tıp fakültelerindeki eğitim modeli ve sistemidir.

Büyü, tılsım ve benzeri yollarla başlayan ve tıbbın büyük üstatları olan Hipokrat, Galenos, Ebubekir ibn Zekeriyya er-Razi, Ali İbn İsa el Mecusi ile İslam dünyasına intikal eden kadim tıp geleneği İbn Sina’nın el-Ḳānûn fi’ṭ-ṭıb isimli abidevî eseriyle hem orta çağ İslam dünyasında hem de orta çağ Batı dünyasında hikmet (felsefe) ile hakimliğin (bilgelik) bileşiminden oluşan komple bir Tıp geleneğinin (hekimlik) oluşmasını sağlamıştır. Nitekim İslam dünyasında tıp tarihiyle ilgili eserler tabipler ve filozoflar tarihi anlamına “Ṭabaḳātü’l-eṭıbbâ’ ve’l-ḥükemâ” başlığıyla zengin bir literatür oluşturmuştur. Yakın zamanlara kadar dilimizde modern doktor kelimesi yerine tabip ve hekim terimleri kullanılmaktaydı. Sayın Hatemi’nin ve diğer tıp hocalarının anlattıklarına göre yirminci yüzyılın başlarındaki tıp fakültelerinde ders veren hocaların büyük bir bölümü tabiplik (hekimlik) ile bilgeliği (hakimlik) birlikte göz önünde bulundurmaya çalışırlarmış. Aslında büyük çapta İbn Sina etkisinde gelişen orta çağ batı tıbbında da tıp ile bilgelik iç içe girmiş bulunuyordu.

Ben, artık bugün sayısı çok azalmış olan bu değerli insanlardan ikisi ile yakın dostluk kurma fırsatı ve uzun yıllar birlikte oturup sohbet etme imkânı buldum. Bunlardan birisi Sayın Prof. Dr. Aykut Kazancıgil diğeri de sevgili Hüsrev Hatemi hocadır. Hüsrev Bey ile ilgili birçok toplantıda konuşma yaptığım ve birkaç da yazı yazdığım için onları burada tekrarlamayacağım. Özellikle Dergâh Yayınları tarafından neşredilen Hüsrev Hatemi Kitabı’nda uzunca bir makale yazdığımı hatırlıyorum.

Hüsrev Bey salt bir doktor değil, aynı zamanda yukarda söylediğimiz nitelikleri şahsında toplayan, yani bilgelik (hikmet-felsefe) ile tıbbı birlikte değerlendiren şair, sanatkâr ve her şeyden de önce samimi gönül ehli bir insandır. Mesleğini paraya dönüştürmeye çalışmamış, bunun yerine zamanının çoğunu kültür sanat ve düşünce alanında yoğunlaşmaya ayırmıştır. Klasik edebiyatı ve kalıplarını çok iyi bildiği halde günümüz insanına hitap etmeyi ön planda tutarak modern tarzda şiirler yazmayı tercih etmiştir.

Her yıl Süleymaniye Kütüphanesi’nin iç bahçesindeki “kuyuya karpuz sarkıtarak” sohbet etmeyi tasarlamış ve bir türlü bunu başaramamıştık. Bu tabir kendisine aittir. Çünkü eski medrese mollaları yazın, kuyuya karpuz sarkıtır ve sohbet kızıştıktan sonra da kuyuda soğuyan o karpuzu kesip yerlermiş. Hatemi hoca eskilerin bu mitik ve mistik âdetlerini ihya etmeyi çok severdi. Aykut Kazancıgil hocayla birlikte birçok kez bu geleneği ihya etmek üzere anlaştıksa da bir türlü bir araya gelip gerçekleştiremedik.

Hüsrev Bey çok zeki insandır bir duyduğunu bir daha kolay kolay unutmaz. Hiç unutmam bir seferinde Aykut Kazancıgil Hoca’nın Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ndeki odasında oturuyorduk. Her ikisinin de hocası olan şu anda ismini hatırlayamadığım yaşlı bir zat eski bir hatırasını anlatıyordu. O sırada Hatemi bana dönüp bir şey sordu. Yaşlı hoca buna alındı ve kızarak “Hatemi beni dinlemiyor musun yoksa!” deyince Hüsrev Bey, “Dinliyorum efendim!” dedi ve hocanın söylediğini aynıyla tekrarlayarak “Hocam ben aynı anda iki işi birlikte yapabilenlerdenim” diye ekledi.

Hüsrev Bey son dönem Osmanlı aydın ve ulemasına fazlasıyla ilgi duyardı. Bazen onlardan bir beyit veya bir nesir okur, sonra bunun hikâyesini naklederdi. Sanki son asır bilim ve düşünce adamlarının zabıt kâtibi idi nerede doğduklarını, nerede yaşadıklarını mahalle ve sokaklarına kadar anlatırdı. İbnülemin Mahmut Kemal Bey’in bütün eserlerinin âdeta aşinasıydı. Zaman zaman onun anlattıkları üzerinde sohbet ederdik. O neslin doğu ve batı kültürünü çok iyi hazmettiklerini, bunun yanı sıra kendi kimliklerine de sonuna kadar sahip çıktıklarını örnekleriyle aktarırdı.Hüsrev Bey’in bir iptilası da kelimelerle ilgiliydi. Bazan gecenin bir saatinde beni arar, “Bu kelimenin Arapça kökenini biliyor musun?” diye sorardı. Ben de biliyorsam cevap verirdim, bilmiyorsam da “Kamus’a bakıp söyleyeyim” derdim. Sonra de eklerdim; eskiler “Çiftçiye Camus mollaya Kamus lazım.” diye boşuna söylememişlerdir. Hatemi bunu duyunca büyük bir zevkle yeni bir fıkra veya tarihî hatıra nakletmeye başlardı. “Biliyor musun? Mollanın biri bir gün hanımına demiş ki: Hanım getir şu Vankulu’nu da (Vaniköy’e adını veren Vani Mehmet Efendi’nin meşhur sözlüğü) bir kelimeye bakayım. Hanım da şöyle demiş: Hoca, hoca her gün Vankulu’na bakıyorsun, biraz da ben kuluna bak.” Bunun üzerine her ikimiz de tatlı tatlı gülüşmüştük.

Ama Antepli Asım Efendi’nin dilimize kazandırdığı Arapça’dan Türkçe’ye büyük lugati Kamus’tan bir kelimeyi bulabilmeniz için o kelimenin kökünü bilmeniz ve öylece aramanız gerekirdi. Bu sebeple de Arapça bilmeyenlerin bir kelimenin kökünü bulmaları çok zor olurdu. Fakat zamanla Hüsrev Bey bu konuda da çok ilerleme kaydetmişti. Ben de zaman zaman kendisine bazı Farsça kelimeler ile bilmediğim tıbbî terimleri sorardım. O da Farsça büyük sözlüklerden birisi olan Dihhudâ’dan nakiller yapardı. Kelimelerin aslını bulmakta çok mahirdi. Arapça ya da Farsça’da olmayan kelimelerin muhtemelen Yunanca’dan geçmiş olduğunu söyleyerek araştırmaya devam eder ve bulduğunda bana hemen haber verirdi.

Hüsrev Hoca pek çok meziyetinin yanı sıra esprileri ve fıkralarıyla da benzersizdi. Fıkraları mimikleriyle öyle bir canlandırırdı ki hayran kalırdım. Hele Hüseyin Hatemi Hoca ile birlikte olduğumuz zamanlar bu iki usta insanın esprileri ile kendimden geçerdim. Herhangi bir konu olduğunda Hüseyin Bey’den örnek vermekten hoşlanırdı. “Önce ben dünyaya gelmişim sonra Cenab-ı Hak benim kopyamı çıkararak Hüseyin’i göndermiş!” derdi. Hüseyin Bey de “Asıl sen benim kopyamsın!” diyerek ona takılırdı. Çok iyi yetişmiş bu iki insanın son dönem Türk kültür, bilim ve düşünce hayatında apayrı yeri vardır.

Hüsrev Bey ile otuz yılı aşkın bir süre belirli aralıklara biraya geldiğimizde en az konuştuğumuz konu tıp olurdu. Tıbbı âdeta iğreti olarak yapıyor sanırdınız. Halbuki kendi alanının en önde gelenlerinden birisiydi ve tıbbî teşhisi çok mükemmeldi. Bazen yakınlarımdan birisini muayene etmesi için hocaya götürdüğümde biz uzun bir süre din, felsefe ve tarih üzerine sohbet ederdik sonunda gelen hastayla ilgilenir ve reçetesini yazardı. Yanından ayrıldıktan sonra gelen kişi, hocanın kendisiyle hiç ilgilenmediği zehabına kapılır ve başka bir hekime daha görünmek isterdi. O hekim de hocanın teşhisini aynıyla tekrarlayınca hayrette kalırdı. Aslında hoca hastasıyla ilgilenmiyor değildi; bir yandan onun tedavisini düşünürken bir yandan da benimle sohbete devam ederdi. Tıpkı hocasına söylediği gibi aynı anda iki işi birlikte yapan nadir bir zekâya sahipti.

Ben Hüsrev Hoca’nın tabipliği ve şairliği konusunda fazla bir şey söyleyebilecek durumda değilim. Ama onun kültürel ve entelektüel derinliği hakkında çok şey söyleyebileceğimi düşünüyorum. Yine de şiirinden hatırımda kalan iki mısraın macerası hakkında anlattıklarını hatırlatmak isterim: faks aletinin yeni kullanılmaya başlandığı günlerdeydi, Hüsrev Bey bir tıbbi toplantı için Stockholm’e gitmişti, döndüğünde orada yazdığı bir şiirini okudu. Hafızam hiç de güçlü olmadığı halde bu şiirden şu iki mısraı hiç unutmam:

Sotckholm’da üç beş güzel dans ettiler,

Gözümüzden gönlümüze faks çektiler.

Hatemi bu şiirinde modernite ile klasik ve metafizik duyguları alegorik biçimde birlikte dile getiriyordu.

Hüsrev Bey ile her buluşmamızda “Tanıdığımız arkadaşlarla bir felsefe toplantısı başlatsak iyi olur” diyordu. Nerede başlatsak diye düşünürken Sayın İsmail Kıllıoğlu “Eminönü’nde ESAM’ın İstanbul Şubesi var, orada yapabiliriz” dedi. Sonra “Toplantımızın başlığı ne olsun?” dedik. Bir müddet önce antik felsefede arkhe (evrenin ilk maddesi) konusundaki tartışmalardan bahsetmiş ve Aristo’nun Heyula görüşü hakkındaki fikirlerimi kendisiyle paylaşmıştım. İnce bir espriyle toplantılarımızın başlığı “Heyula” olsun, millet belki merak eder de inceler demişti. Bundan sonra “Heyula Toplantıları” başlığı altında felsefi ve entelektüel içerikli sohbetler yapmaya başladık. Aradan yıllar geçti, benim Yalova Üniversitesi’ne tayinim çıkmıştı. Rektör Yardımcısı olan Hüseyin Yıldırım Bey hocam “Hüsrev Bey’i de çağıralım da burada “Heyula Toplantıları”nı yeniden başlatalım” dedi. Eski Heyulacıları davet ederek bir toplantı da Yalova’da yaptık.

Bir seferinde Hüsrev Bey, rahmetli eşi Sezer Hanımla birlikte Ayvalık’a gelmişlerdi biz de orada idik. Birlikte Madra Dağları üzerinden Bergama’ya inen eski tarihî yolu takip ederek Bergama harabelerini gezmeye gitmiştik. Dağ yolu üzerinden Bergama’ya inerken şehrin üst kısmında tarihî Yıldırım Bayezid Camiine uğradık. Hatemi “Bizim orta çağ şehrimiz işte burası, cetlerimiz antik harabelerin üstüne kendi mühürlerini vurmayı çok iyi biliyorlardı, ne yazık ki biz bu anlayışımızı kaybettik!” demişti. Camiyi ve çevresini ziyaret ettikten sonra tarihî Bergama harabelerini ve kütüphanesini gezmiştik. “Bizde Ege, hep deniz kıyısı ve Helen yönüyle ön plana çıkarılıyor, asıl onun Türk ve Müslüman cephesinin genç nesillere tanıtılması lazım” diye de eklemişti.

Bu ziyaretten sonra ben her yıl İç Ege’yi gezmeye ve oradaki tarihî eserleri görmeyi âdet haline getirmeye başladım. Evimin bulunduğu Ayvalık’tan İzmir’e gidiyor, oradan Birgi’ye geçmeye çalışırken Selçuk’ta İsa Bey Camii’nde namaz kıldıktan sonra Tire’deki çok değerli yazma eser hazinesi olan kütüphanede incelemeler yapıyor, buradan Ödemiş’e geçiyor, oradan da Birgi’ye ulaşıyordum. Birgi’de bizim medrese ulemasının elinden düşürmediği Avamil ve İzhar kitabının yazarı Osmanlı devrinin ünlü bilgini İmam Birgivi’nin kabrini ziyaret ettikten sonra Aydınoğlu Mehmet Bey’in yaptırdığı muhteşem camide namaz kılıp soluklanıyordum. Daha sonra, Bozdağ’a doğru tırmanarak yukardan Ege düzlüklerini seyrediyor ve Gölcük’te göl kenarında leziz güveç yiyor, ardından Bozdağ’ın arka cephesinden inen patika yoldan Salihli’ye iniyor, buradan da Manisa’ya geçerek Manisa kütüphanesindeki çok değerli yazma eserleri görmeye çalışıyordum.

Salihli antik çağlarda Lidya ve Pers İmparatorlukları’nın büyük mücadelelerine sahne olan ve Doğu-Batı yollarının buluşma noktasında bulunan tarihî Sardes Harabeleri’nin yanında yer alıyordu. Atalarımız Sardes ismini Salihli’ye çevirerek Müslümanlaştırdıklarını o zaman fark etmiştim. Nitekim benden 900 küsur sene önce de aynı yollardan ünlü seyyah İbn Batuta’nın geçtiğini ünlü seyahatnamesini okurken görmüştüm.

Hüsrev Bey, benim başkanlığını yaptığı Tıp Tarihi Enstitüsü’ne üye olmamı istemişti. Ben de kendisini kırmayarak kabul etmiş ve zaman zaman tertiplediği toplantıların bir kısmına da katılmıştım. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun 700. yılı münasebetiyle Hüsrev Hoca ile Alman Goethe Enstitüsü’nün mali desteğini sağlayarak Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi olarak Beyoğlu’ndaki Goethe Enstitüsü salonunda uluslararası bir Sempozyum düzenlemiştik. İlgiyle izlenen bu Sempozyum’da üzücü bir olay da yaşamıştık. O zamanki İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu konuşmacı olarak Sempozyum’a davet ettiğimiz Sayın Prof. Dr. Ahmet Ağırakça’nın konuşma yapmasına engel olmuştu. Ben Alemdaroğlu ile hiç muhatap olmamıştım, kendisi Hüsrev Bey’in sınıf arkadaşı ve meslektaşı idi. Bu ismin, Sempozyum’da konuşmacı olması halinde İstanbul Üniversitesi’nin katılımını engelleyeceği ve Hüsrev Bey hakkında takibat başlatacağı tehdidinde bulunmuştu. Dönem Alemdaroğlu’nun borusunun öttüğü 28 Şubat dönemiydi. Biz Sayın Ağırkaça’ya durumu bildirdik, o da katılmaktan vazgeçmişti.

Hüsrev Bey ile daha sonra da pek çok ilmî toplantılar yapmış ve bir de Bilim, Tarih ve Felsefe (BTF) başlıklı bir dergi çıkarmıştık. Bir sayı yayınlanan bu dergi maalesef devam edememişti.

Hatemi Bey ile Kahraman Maraş Kağıtçılık Sanayii’nin sahibi Muhammed Ciğer Bey Sapanca Gölü’ne nazır güzel çiftliğinde senede birkaç kez bizi ağırlar ve güzel ikramlarıyla sohbet etmemize vesile olurdu. Birçok kez Hatemi Bey de bu davete katılmış ve Muhammed Bey’in kendi eliyle sunduğu nefis kebaplar arasındaki özellikle Maraş usulü pişirdiği ciğer kebabını çek sevmişti. Daha sonraları her konuşmamızda “Ciğerim nasıl, ciğerim nasıl?” diye sorardı.

Aynı şekilde Sayın Osman Şansal’ın Demirköy’deki çiftliğine her yıl temmuz ayının ikinci haftasında 70 80 kişilik bir arkadaş grubuyla yaklaşık 35 yıldır devam ettiğimiz Demirköy gezisine bir seferinde Hüsrev Bey de eşi Sezer Hanım’la katılmış; espri dolu fıkraları ve sohbetleriyle katılımcıları neşeye boğmuştu. O gezimizde Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’un fethinde kullandığı devasa topların Demirköy’deki döküm yerini ve İğne Ada’daki Longoz ormanlarını birlikte gezmiştik.

Kısacası bir dost olarak Hüsrev Bey, şairliğinin ve hekimliğinin yanı sıra, benim hayatımda dostluğundan çok büyük haz aldığım ve benim pek ilgilenmediğim konulara ince zekâsıyla dikkatimi çekmesi nedeniyle de kendisinden çok istifade ettiğim mümtaz bir hekim, seçkin bir aydın ve değerli bir entelektüeldir.

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir