Bakara Suresi 206. ayet, insan psikolojisinin en karanlık labirentlerinden birine ışık tutar: “Ona ‘Allah’tan kork!’ denildiğinde, kibri onu daha çok günaha sürükler.” Bu ilahi tespit, sadece bireysel bir ahlak uyarısı değil, aynı zamanda modern uluslararası ilişkilerin, diplomasi masalarının ve savaş stratejilerinin temelinde yatan trajik bir liderlik patolojisinin özetidir. Günümüzde küresel siyaset, hatasını kabul etmeyi zayıflık, hukuka uymayı ise “izzetinden taviz vermek” olarak gören güç sahiplerinin pençesinde can çekişmektedir.
Jeopolitik düzlemde bu durum, rasyonel bir devlet aklından ziyade, hastalıklı bir “gurur savunması” olarak tezahür eder. Özellikle Ortadoğu, Filistin ve İran merkezli gerilimlerde, Trump veya Netanyahu gibi figürlerin sergilediği tutum, bu ayetin çizdiği portre ile birebir örtüşmektedir. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu kararları, Uluslararası Adalet Divanı’nın uyarıları veya dünya kamuoyunun vicdani haykırışları, bu liderler için birer “hukuka davet” değil, kişisel iktidarlarını tehdit eden birer “saldırı” olarak algılanmaktadır. Onlara evrensel değerler hatırlatıldığında, yani bir anlamda modern dünyanın diliyle “Allah’tan kork, hukuka dön!” denildiğinde; içlerindeki sahte izzet duygusu onları geri adım atmaya değil, daha yıkıcı hamleler yapmaya sevk etmektedir.
Siyaset biliminde “tırmandırma tuzağı” olarak bilinen bu fenomen, aslında Kur’an’ın binlerce yıl öncesinden haber verdiği “izzetin günahla kuşatılması” halidir. Bir lider, attığı yanlış bir adımın (örneğin haksız bir hava saldırısı veya ambargonun) ardından eleştirildiğinde, rasyonel olan “zararın neresinden dönülse kardır” ilkesidir. Ancak ayetin işaret ettiği karakter yapısı, hatayı kabul etmeyi bir “itibar suikastı” olarak kodlar. Bu noktada saldırganlık, stratejik bir ihtiyaçtan ziyade bir “varoluş ispatına” dönüşür. İran’a yönelik nükleer anlaşmadan çekilme veya Gazze’de tırmandırılan orantısız şiddet süreçlerinde görüldüğü üzere; barışçıl çözüm önerileri geldikçe, kibrin esiri olan irade, “dokunulmaz olduğunu kanıtlamak” için şiddetin dozunu daha da artırmaktadır.
Bu körleşme, beraberinde ciddi bir bilişsel uyumsuzluk getirir. Lider, kendi halkının ve dünyanın geleceğini tehlikeye attığını bilse dahi, “yanılmaz lider” imajını korumak uğruna uçurumun kenarına kadar yürümeyi göze alır. Tarihsel örneklerde olduğu gibi, bugün de Ortadoğu’daki çatışmaların temelinde yatan asıl engel teknik uzlaşmazlıklar veya toprak paylaşımı değildir; asıl engel, “kibir duvarıdır.” Kendi günahını bir onur madalyası gibi taşıyan, haksızlığından bir sahte şeref (izzet) devşiren bu anlayış, diplomasi kanallarını tıkamakta ve gerilimi geri dönülemez bir noktaya taşımaktadır.
Makalenin sonuç bölümünde vurgulanması gereken en hayati nokta, bu yolun sonunun mutlak bir hüsran olduğudur. Bakara 206. ayetin sonundaki “Ona cehennem yeter; ne kötü bir yataktır o!” ifadesi, sadece ahirete dair bir uyarı değil, aynı zamanda bu tür bir kibrin dünyadaki siyasi ve toplumsal karşılığının da “ateşten bir coğrafya” olacağına dair bir öngörüdür. Kendi hatasıyla yüzleşemeyen, eleştiriyi düşmanlık sayan ve kibrini hukuktan üstün tutan her güç, eninde sonunda kendi kazdığı kuyuya düşmeye mahkûmdur. Bugünün küresel aktörleri, haksız saldırılarını sürdürürken aslında kendi sonlarını hazırlayan bir inadın mimarlığını yapmaktadırlar. İnsanlık için kurtuluş, güç sahiplerinin “yanılabilir olduklarını” kabul edebilecekleri bir ahlaki olgunluğa ve hukukun üstünlüğüne rıza göstermelerine bağlıdır.
