1. Anasayfa
  2. Genel

Baba Yüreği

Baba Yüreği
0

Hayatının birçok başarısını uykusundan ödünç aldığı saatlere borçluydu. İnsanlar gecenin sessizliğine yenik düştüğünde o, ilmek ilmek işlerdi sabrı; ömrüne baht olacak günler için. Saat kurmak gibi bir alışkanlığı da yoktu. Bedeni ve ruhu bir saatin akrebi, yelkovanı gibi senkronize olmuş; gün doğmadan berekete râm olurdu. Bugün ise gözleri açık olduğu halde ne yataktan doğrulmaya mecali vardı ne de bir isteği. Yorganı boynuna kadar çekti. “Bugün istirahat edeyim.” diye geçirdi içinden ancak nasır tutmuş alışkanlıkları, bir asker disiplinini haiz kuralları rahat bırakmadı. Arif Bey’in rutinleri, yıllardır hiç değişmeyen ve çevresindeki herkesin de çok iyi bildiği bir hayat düzeni vardı. Üzerindeki bu kırgınlık da neydi? Hasta mı oluyordu? Hemen sildi kafasından bu düşünceyi. “Hadi bakalım Arif” dedi. Bir gayret bismillah çekti ve doğruldu. Yüzünü yıkayıp suretiyle göz göze geldi aynada. “Yaşlandın mı Arif ?” dedi. Geniş alnındaki orantılı ve derin çizgiler ne hatıralar taşıyordu yorgun ömründen. Kitaplara, inci tanesi gibi yazılara yoldaş olan gözleri; artık gözlüğü olmadan aynada kendine bile buğulu bakıyordu. Yüzünü bir kez daha yıkadı ama koca bedeninden almadı yorgunluğunu. Kır saçlarında hâlâ pes etmeyen, onu maziye bağlayan; ümit veren bir tutam siyaha çalan kısa perçeminden su damlacıkları yavaşça süzüldü şakağına doğru. Bu sabah ezanı bir başka kavurdu yüreğini. Pencereyi açıp sabah yelini selamlarken hüzünlü sabâ makamının etkisiyle kıyıya vuran dalgalar gibi yüreğini serinletti müezzinin nameleri. Bugün ne tadı vardı ne tuzu, sebebi belirsiz bir şekilde mecali yoktu hiç. “Hayrolsun bakalım” diyerek çantasını sıkıca kavradı ve âdeti olduğu üzere erkenden kampüse doğru yola çıktı. Odasına çıkan ikinci katın basamakları, ömrünün köşe taşları gibi çekiyordu yorgun bedenini. Oysaki üniversitede asistanlığa başladığı günlerde koşarak çıkardı bu basamakları, yorgunluk nedir bilmezdi; nefes almadan hızlı hızlı yürür, işlerini geciktirmeden yapardı. Son basamağı çıkınca dolu bir körükten çıkan buhar gibi derin bir nefes verdi, durdu…Odasının kapısını açarken kapıdaki isimliğe takıldı gözleri. “Prof. Dr. Arif …” Yoksul, küçük bir çocuğun yüzündeki tebessüm gibi saf bir mutluluk belirdi içinde. O isimlikte ne hatıralar saklıydı; babasının gururu, annesinin gözyaşlarına karışan duaları, gençliğinin baharında döktüğü alın teri ve daha neler neler… Kavruk ve olgun bir başak gibi eğdi boynunu, mütevazı bir şekilde odasına girdi. Masasında yolunu gözleyen taze bahar çiçekleri gibi karşıladığı doktora tezleri vardı. Vakti unutup dalıp gitti. Okumayı öğrenmeyi bir ibadet aşkı ile yapardı. Onu belki de şu hayatta en çok dinlendiren huzur veren şeydi çalışmak.

Kapıdan gelen sese kaldırdı başını, kapının tıklandığını bile duymamıştı.

-Hocam merhaba gelebilir miyiz?

Dalıp gittiği âlemden hızlıca çıktı, “tabii tabii hocam buyurun lütfen” dedi. Yan odadaki arkadaşı Haşim hoca; “gelin bakalım gençler” diye seslendi. Kapının önündeki asistanları ve doktora öğrencileri içeri girdi. Ellerinde bir pasta ve rengârenk bir çiçek vardı. Şaşkınlığını bir anda üzerinden atarak “çocuklar!” diyebildi sadece; zaten oldum olası duygusal bir adamdı Arif hoca. Hemen göz çukurları nemlenirdi.

-İyi ki doğdunuz hocam, iyi ki varsınız hocam…

Alkışlarına genç seslerindeki neşeli gülücükler eşlik ediyordu. Duygulandığını belli etmemeye çalışarak gülümsedi.

-Haşim hocam, çocuklar niye zahmet ettiniz çok teşekkür ederim. Ben bile unutmuştum doğum günümü.

– Arif Hocam biz unutsak da gençler unutmuyor, bize yaşlandığımızı hatırlatıyorlar, diye cevap verdi Haşim hoca. Hep birlikte gülüştüler. 63 yaşına girmişti emektar profesör,  eskiden olsa orta yaştayız ne yaşlanması derdi ama şimdi dili varmıyordu böyle demeye, şimdi sanki bir anda yaşlandığını hissetmişti. Mücadeleyle gönül yorgunlukları ile geçen günleri bırakmıyordu böyle düşünmeye. Son yıllarda yaşı arttıkça omuzundaki yükleri de artıyordu. Dizleri ele veriyordu bedenindeki ağırlığı. Bir garip oldu, ne zaman bu yaşa gelmişti; çok değil daha dese de kafa kâğıdı eskiyordu artık. Öğrencilik yılları düştü hatırına, böyle elli beş – altmış yaşındaki hocalarına ihtiyar derlerdi. Öğrencileri şimdi de onun için ihtiyar diyorlar mıydı acaba?  Yıllardır kahrını çeken koltuğuna usulca bırakıverdi kendini. Gözlüğünü taktı ama aklı başka âlemlerde yüzüyordu. Kendini çeken bu yaşlılık hissiyatından kurtaramadı. Arif Hoca’nın keşkeleri, eyvahları çok yoktu. Ama işte dönüp dolaşıp kalbini sızlatan meseleler vardı. Eski sabrı, tahammülü de kalmıyordu her geçen gün. İhtiyarlık alametleriydi işte, kabullenmesi zor olsa da… Birkaç kez önündeki metinlere yöneldi ama olmuyordu. “Çıkıp bir hava alayım hele” diyerek doğruldu yerinden. “Ahmed’in yanına gideyim.” diye geçirdi içinden, çantasını aldı ve çıktı. “Aramaya gerek yok, nereye gidecek?” dedi kendi kendine. Dertleşeceği dostları da olmasa çekilir miydi bu hayat?  Bu efkârını ancak onun latifeleri, muzip hicivleri dağıtabilirdi. Arabasına binip yola koyuldu. Ahmet Hoca emekli öğretmendi. Arif Hocayla mesleğe birlikte başlamışlardı. İstanbul’da bir bekâr evini paylaşıp çorba tasına birlikte kaşık sallamışlardı. İki sene aynı okulda görev yaparken ve aynı evi paylaşırken ömürlük dostlukları başlamıştı. Emekli olunca Çamlıca Tepesi’ne çıkan yokuşta mütevazı bir dükkân tutup sahaf olmuştu. Arif Hoca, ne zaman bunalsa ahretliğinin kahvesini içmeye gider, yükleri hafiflerdi. Yine öyle yaptı ama sahaf kapalıydı. “Ahmet buraları boş bırakmazdı ama” dedi.

Yandaki dükkâna girip selam verdi.

-Nerede bizim hoca?

-Memlekette bir yakını vefat etmiş hocam, dün yola çıktı.

-Eyvallah! Sağ olasın ararım hocayı, Allah rahmet eylesin.

Arabasına bindi, gayri ihtiyari Çamlıca Tepesi’ne doğru yöneldi. İlk ışıklarda yanında kulakları delercesine teybi açılmış beyaz bir şahin durdu. İki delikanlı açık olan pencereden kollarını dışarı çıkarmış ellerindeki tesbihleri çevirerek müziğe eşlik ediyorlardı. Ruh haline ve yılgın yüreğine dokunan sözlere kulak kesildi. “Ben yoruldum hayat, gelme üstüme…” Beyaz Şahin hayata ve sokağa isyan edercesine lastik izini asfalta bırakarak uzaklaştı oradan. Gayri ihtiyari daha önce hiç duymadığı, dinlemediği bu müziğin sözlerini hafifçe tekrar etti. “Ben yoruldum hayat, gelme üstüme…” Kırmızı renkli arabasıyla park yeri aradı biraz. Oysaki beyaz rengi severdi Arif Hoca. Her arabasını şimdiye kadar beyaz renkte almıştı. Lisede okuyan oğlunun ısrarlarına dayanamayıp “kırmızı olsun seni mi kırayım?” demişti. Yürümeye başlayınca nereye gideceğini bile bilmiyordu. Niye buraya gelmişti, onu da bilmiyordu. Arabayı park ederken telefonunun hiç susmadığını, peş peşe birçok arama geldiğini gördü. Öğrencileri, iş arkadaşları ve niye kaydettiğini bile hatırlamadığı numaralar; gereksiz gördüğü ve sırf ayıp olmasın diye çıkamadığı onlarca mesaj gruplarından iletiler… “Off, her gün yetişemiyorum artık bunlara!” diyerek elindeki telefonu arabasına bıraktı. Ceketini alarak ağır adımlarla yürümeye başladı. “Ahmet, sırası mıydı şimdi gitmenin?” diye iç geçirdi. Biraz yürüyünce İstanbul’u tepeden seyredeceği bir yere geldi. Kara toprağın ve yeşilliğin cazibesine usulca bıraktı bünyesini. Gri renkli bulutlar ve büyük şehrin gürültüsü kasvetine tuz biber oldu. Köyü düştü yâdına, yemyeşil köyü, huzur dolu günleri. Ne güzeldir şimdi dedi. Ayağındaki prangaları, gönlündeki gamları, omuzundaki ağırlıkları olmasa durur muydu hiç buralarda. Gözlerinin önünde koskoca bir şehir, güzelim manzara yoktu da sanki bir yaz akşamında köyün çocuklarıyla toz çamur içinde top oynayan kara kuru on üç-on dört yaşlarında Arif vardı. Terden sırılsıklam olmuş, yorgunluk nedir bilmeden koşuyordu. “Büyümek zormuş, profesör olsan da zor.” diye geçirdi içinden. Saatlerce top oynarlardı, eve gidince kıyamazdı anacığı. Hasta olacaksın Arifim gel buraya, der bağrına basardı. Rahmetli; gül yüzlü, pamuk elli, melek bakışlı anacığı. Yine kurşun yüklü son bahar yağmurları düştü gözlerine. Gözlüğünü çıkardı. Yıllardır hiç yanından ayırmadığı mendilini çıkardı cebinden, önce bir kokladı. Ona hep gül gibi kokardı. Annesinin yadigârıydı o mendil. Belki bu hayattaki en kıymetli manevi varlığı, zenginliği; kenarı işlemeli bu mendil idi. Yanına almayı nadir de olsa unuttuğunda tedirgin olur, içi içine sığmazdı. Hasibe Hatun olsaydı şimdi yanında, küçükken dizine yatırıp başını sıvazladığı gibi şifa olsaydı elleri. Kalem tutmaktan iz kalmış işaret parmağıyla kavradığı anacığının emanetini, sımsıkı bastı gönlüne. Üniversiteye başladığı yıl almıştı annesinin acı haberini, Garip babası bir daha evlenmedi, köyden de getiremedi babasını yanına. “Oğlum, benim yerim burası; sığamam ben bu evden başka yere” diyerek bırakmadı yuvasını. O da yıllar sonra göç etti anacığının yanına. Ne asil adamdı babası. Vakur, fakir ama köydeki dağdan daha büyüktü yüreği. Tarlada çalışırken terini bir silişi vardı çocuk dimağına kazınmıştı sanki. Güneşin altında çalışırken ki heybeti Arif’in gözünde büyür de büyürdü. Koskoca köyden üniversiteyi kazanan tek kişinin Arif olduğunu duyduğundaki tebessümünü, “aslan oğlum helal olsun sana” diyerek bağrına basmasını hiç unutamazdı. Köy kahvesinin önünden babasıyla birlikte geçerken köylülerin; “Hakkı senin oğlan yüksekokul kazanmış hayırlı olsun, Maşallah ulan Arif!” Seslerine: “Çok şükür, çok şükür! Sağ olun.” Derken ki yürüyüşü, belli etmemeye çalıştığı gururu; bir evladın babasına verebileceği ve asla hafızasından çıkaramayacağı anlardan biri olsa gerek.  Tütün sarardı babası; belki efkârına, belki yoksulluğuna, belki de çaresizliğineydi bilinmez. İstanbul’da üniversiteyi bitirip mesleğine başladıktan yıllar sonra ancak öğrenmişti babasının köydeki en iyi sulak tarlasını Arif’i okutabilmek için sattığını. Köyde bilen üç beş kişiye de yemin verdirmiş ve sır gibi gizlemişti oğlu duymasın diye. Zaten topu topu dört tarlaları iki ineği bir de odun çektikleri merkepleri vardı. Arif Hoca ömründe hiç tütün içmemişti. Ama şimdi babasının filtresiz kâğıda, nasırlı elleriyle sardığı tütünün kokusunu hissetti birden genzinde. Yanında olsa kırk yıllık tiryaki gibi çekecekti, hasreti doldurduğu ciğerlerine.   Çocuklarını hatırladı birden, yüreğinin hangi köşesine koysa orayı yakıyorlardı. Büyük kızı başka bir şehirde torunuyla yaşıyordu. Talihsiz bir evlilik geçirmişti. Arif Hoca’nın en baştan oluru yoktu bu evliliğe, Kızına defaatle anlatmaya çalıştı ancak ikna edemedi. Hanımı da kızını doldurmuştu, “rahat edersin iyi yaptın zengin aile” diye. Zengin bir ailenin şımarık hayırsız bir çocuğunun oyununa gelmişti. Evlendikten bir yıl sonra kızı daha hamileyken başka biriyle aldattı kızını. Hukuk Fakültesini bitirince bu evlilik yüzünden tüm kariyerini de bırakmıştı kızcağız. Yine hanımının yüzünden; “düğünde kimseye zül olmayalım hoca!  Yarın kızın başına kakarlar diye diye yıllardır yaptığı maddi birikimini de bu düğüne sarf etmişti.” Maddiyata üzülmedi de kızının yaşadığı onca ruh sıkıntısına ve torunuyla genç yaşta ortada kalmasına aylarca içerlemişti Arif Hoca. Yüreği daraldı birden, ne zaman aklına gelse inceden bir sızı kaplıyordu içini. Kalbindeki ağrı arttı ansızın, soğuk soğuk terlemeye başladı. Sonra ikizleri geldi aklına, lise son sınıftaydılar. İki ergenle uğraşmak ne kadar zordu. Zamana ve muhite meyilli yavruları ne yapsa lafa söze gitmiyor, türlü türlü işler açıyorlardı başına.

Arif hoca hep kendi muhasebesini yapardı, lakin ne yazdığı kitaplarında ne verdiği derslerinde ne de okuduğu ne varsa hiçbirinde bulamadı bu iç sıkıntılarının cevabını. Yavrularına haram lokma da yedirmezdi hiç. Önüne ne teklifler gelmişti, isteseydi çok zengin bir hayat da sürebilirdi. Ama “Allah’tan korkarım şüpheli şeyler bunlar” derdi. “Anacığıma, alın terini sile sile beni okutan babama ihanet edemem.” derdi.

İki göz köy odasında, sobanın yanına uzanır bıkmadan usanmadan çalışırdı. Odun sobasındaki çıtırtı ninni gibi gelirdi ona. Teneke sobanın dışına vuran kırmızı rengin hülyasına kapılır bazen dayanamayıp elinde kitap kıvrılır kalırdı olduğu yerde. Uyandığında üstüne örtülmüş bir seccade, başının altına koyulmuş bir yastık; sevgiyle kendine bakan bir ana yüreği bulurdu yanında. “Arif hadi oğlum, yüzünü yıka da bir şeyler ye” derdi anası. Ne yemekler yedi bu ömründe ne davetlere katıldı Arif Hoca, lakin sobanın üstünde kızaran somunun üzerine sürülen tereyağının ve küçük sahandaki yumurtanın, yanındaki yoğurdun ve soğanın tadını bulamadı hiç. Köy öğretmeninin getirdiği bütün kitapları okur, hayallere dalardı. Köyde misafir eksik olmazdı kışın. Sobanın etrafına doluşan köylülerin yokluğa, zorluğa boş vermiş halleriyle köye yayılan kahkahaları kaldı onda. Artık talim ettiği avcılık hikâyeleri, harman işleri ve kimsenin birbirine kırılmadan ceza kestiği köy oyunları kaldı çocukluktan hatıra. Köyün hiç dışına çıkmamış olan küçük Arif, Kıratçı’ları ve Arıcı’ları dinlerken memleketin sanki bu köyden idare edildiğini düşünürdü. Büyüklerin yanında nasıl oturacağı, nasıl konuşacağı yazılı olmayan kurallarla kendiliğinden öğrenilirdi. Köyün haylazları ise, büyüklerin kaş göz işaretleriyle arada yoklama çekilir hizaya getirilirdi. Şimdiki çocuklarda olan kaprisleri bahaneleri de olmazdı. Yeri gelir tarlaya gider çalışır, yeri gelir hayvanların altını temizlerdi. Ama babasına ve annesine derin bir sevgi, saygı beslerdi. Çocuklarını anlamaya çalışıyordu, devir o devir değildi. Şartlar bambaşkaydı, çevreleri bu zamanın ruhuna uygun davranıyordu. Çocuklarını iyi bir koleje kaydettirmişti, kendi babası onu okutmak için ne büyük fedakârlıklarda bulunduysa o da çocukları için yapmaya çalışıyordu. İşlerini eve gelince geç saatlere bırakır, vaktini çocuklarıyla ilgilenmeye, sohbet etmeye, onlarla ders çalışmaya ayırırdı. Ancak ne oğluna ne de kızına yaranabiliyordu. Artık sınavlara da hazırlanmamaları bir kenara asi olup çıkmışlardı.  Küçük kızı son bir yıldır babasıyla hep saygısızca konuşuyor umursamıyordu. İstediği şeyler olmayacak şeylerdi. Hocanın bir muhiti, bir duruşu, hayır diyebileceği duvarları vardı. Oğlu ehliyeti olmamasına rağmen babası yokken arabayı alıp arkadaşlarıyla geziyor, gece yarısı eve giriyordu. “Genç işte sabır, elbet aklı başına gelecek” diyerek yüreğini teselli etmeye çalışıyordu. Aklı hep çocuklarında kalıyordu. Ne zor şeymiş baba olmak. Nice zorluklarda çiftçi bir babanın oğlu olarak ne günlere gelmişti ancak ne yapsa çocuklarına deva olamıyor, bir çıkış yolu bulamıyordu. Bazen köyde çiftçi olsaydım da çocuklarım da benim gibi olsalardı diye sızlanırdı. Yeri geliyor uzman yardımı alıyor, yeri geliyor isteklerini karşılıyor, yeri geliyor kavga ediyorlardı. “Ne zormuş evlatlarla imtihan olmak” dedi. Yorgun yüreği sıkıştıkça sıkışıyor, kasılıyor, ağrıyordu. Kalbine amansız bir sancı daha saplandı, nefesi kesilecekti neredeyse. Buz kesti vücudu birden soğuk teriyle utanmasa uzanıverecekti toprağa upuzun. Avucundaki rahmetli anacığının mendili ıpıslak olmuştu terden. Yavaşça tekrar kokladı, öptü ve hüzünlü yüreğine bastı. Yine aklına düştü anacığı, bazı geceler uyandığında anasının seccadenin başında gözyaşlarıyla dua ettiği günleri hatırladı. Anne niye ağlıyorsun dediğinde, “Rabbime yalvarıyorum oğlum, seni hayırlı, başarılı bir evlat kılsın diye” derdi. Çocukları için hiç böyle gözyaşı dökmemiş, böyle içten dua etmemişti. Bitmeyen işleri, sorumlulukları arasında; namazlarını hep hızlı hızlı kılmış, dualarını bile aceleyle yapmıştı. Derin bir pişmanlık törpüledi zayıf baba yüreğini.

Başını usulca semaya kaldırdı Arif Hoca, “Allah’ım emanet senin, vakit geldiyse boynum kıldan ince, buyruk senindir. İyi bir kulun olamadım biliyorum. Varsa bir ömrüm” dedi yutkundu, sustu. İki damla gözyaşı aktı yüreğinden. “Darlığıma deva da sendedir. Şanın pek yücedir. Yetim duasıdır kabul buyur. Gözyaşıyla yalvaran anamın duasıydım, kalbim kaldırmaz artık bu sıkleti şifa buyur yüreğime…”Soğuk terin yerini bir ürperti aldı. Tüy kadar hafifledi sanki. Akşam karanlığına karışan sert bir rüzgâr okşadı saçlarını. Yerden biraz toprak aldı avucuna; bir gün o toprağa karışıp gidecekti işte. “Kalk Arif, daha çilen var bu kara toprağın üstünde, şimdi değil şimdi değil…” diyerek yavaşça doğruldu ve derin bir nefes çekti sızlayan baba yüreğine. Koca bir çınar gibi sallana sallana gecenin karanlığında kayboldu…

1980 yılında Kastamonu’da doğdu. Kastamonu İmam Hatip Lisesini bitirdi. Katsayı uygulaması sebebiyle lisans öğrenimini Kazakistan’ın Türkistan şehrinde bulunan Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk - Kazak Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği bölümünde tamamladı. Ardından Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Mersin, Amasya, Samsun ve Ankara illerinde; özel kurumlar ile kamu kurumlarında, Bakanlığın farklı birimlerinde öğretmenlik ve idarecilik yaptı. Çeşitli dergi, kitap bölümü ve değerler eğitimi fasiküllerinde yazılar kaleme aldı. Evli ve iki çocuk babasıdır. Hâlen Millî Eğitim Bakanlığında görev yapmaktadır.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir