1. Anasayfa
  2. Edebiyat
  3. Öykü

Benden Sana Öğüt Kendi Ununu Kendin Öğüt

Benden Sana Öğüt Kendi Ununu Kendin Öğüt
0

Yaz bitmek üzere. Herkes harmanını kaldırmanın telaşı içerisinde. Bir an önce sap samandan ayrılsın, ekinler başaklarından sıyrılsın, samanlar hayvanlar için samanlıklara, ekinler de köylüye un olmak için ambarlara dolsun. Herkesin evindeki ve ahırındaki canların hayatta kalmasından başka bir derdi yoktu. Yeter ki bu kara ve karanlık günler için herkes heybesini bir an önce doldurabilsin.  Kimsenin hayattan beklediği başka bir lüksü de olamazdı zaten. Lüks denen şeyin geceleri aydınlatmaya yarayan bir lamba olarak bilindiği günler. Bu günlerde herkes kış kapıyı çalmadan La Fontaine’nin masallarında geçen ağustos böceğinin durumuna düşmemek için karınca gibi durmadan çalışmak zorundaydı. Her ne kadar yardımlaşma, paylaşma, zorda kalana yardım etme gibi değerlerin hiçe sayıldığı bu masal bizim kültürümüzü yansıtmasa da içinde çalışmak ve kötü günlere hazır olmak gibi ders çıkarılacak taraflar barındırması bakımından bu günler için bir metafor olabilir diye düşündüğüm zamanlardı.

Köyümüzde traktör, patoz, elektrikle çalışan değirmen gibi az zamanda çok iş yapan teknolojik cihazlar ya yok ya da bir iki tane ile sınırlıydı.  Onlara sahip olmak zaten herkesin harcı değil, sahip olanların da olmayanlara kullandırmaları ücret ve zamana tabiiydi. Tek sermayenin insan gücü olduğu yıllardı. Makine gibi çalışan insandan daha iyi ne olabilirdi? Emek ve alın terinin kıymetinin ne kadar önemli olduğunu o zamanlar daha iyi anlardık.  Emeksiz yemek olmayacağını bilen köylüler tarlada izleri olsun diye çabalıyorlardı. Tarlada izleri olmadan harmanda yüzlerinin olamayacağının da farkındaydılar. Harmana kadar gelen ekinin insan gücü ile işlenmesi akşamdan sabaha hallolacak bir iş de değildi. Bunun için içinde insan, düven, yaba, dirgen, kalbur, at, eşek, öküz gibi her birinin farklı roller üstlendiği sapın samana dönüştüğü gün ve gecelerin yaşanması gerekiyordu.

Harman işini başarıyla sonlandırıp ekinleri çuvallara veya ambarlara doldurduysanız işin büyük kısmını halletmişsiniz demektir. Sıra onların una dönüşüp sofranızda ekmek olabilme başarısını göstermesinde. Yine o günlerde bin bir emekle saplarından ayrılan ekinlerin un haline gelmesi o kadar basit değildi.  Ama bunun da bir şekilde gerçekleşmesi gerekiyordu. Bu da ancak değirmenlerde mümkün olabiliyordu. Değirmenler dediysem köyümüzde o zamanlar çok fazla değirmen olduğunu söyleyemem. Hatırladığım tek değirmen iki sarp yamaç arasındaki dereden şırıl şırıl akan suyun çalıştırdığı taş değirmeni. Buraya sadece bizim köyden değil yakın köylerden de un öğütmek için gelenler olurdu. O yüzden yılın bu dönemleri değirmen durmadan çalışırdı. Köyden uzakta olduğu için buraya istediğiniz zaman ulaşmak pek de kolay olmazdı. Bunun için uygun zamanı ayarlamanız, değirmencinin size verdiği sırayı kaçırmamanız gerekiyordu. Gece gündüz çalışan bu değirmende ekin öğütme sırası günün her anı olabilirdi. Bu sıra işi köyümüzde sadece değirmen için değil sulama işleri için de çok karşılaştığımız bir durumdu. Çok fazla yerimiz olmasa da ekebildiğimiz bir iki dönümlük birkaç parçadan oluşan bahçe veya bostanı sulamak için geceleri annem ve babama eşlik ettiğim zamanlar olurdu. Onlar sulama işini yaparken ben de gecenin karanlığında çekirgelerin ve diğer böceklerin çıkardıkları sesler eşliğinde ya uyur ya da bir kenarda sessizce beklerdim.

Değirmencinin gönderdiği habere göre belirtilen saatte hazırlıklarımızı yapar değirmenin yolunu tutardık. Tüm köylünün olduğu gibi bizim de tek ulaşım ve taşıma aracımız, ben dâhil her türlü yükümüzü çeken çok da büyük olmayan eşeğimizdi. Babam ekin çuvallarını özenle eşeğe yükler daha sonra yola koyulurduk. Sağ ve sol tarafında urgan ile bağlanmış iki buğday çuvalını taşıyan eşeğimiz önde, babam ve ben arkasında yavaş yavaş patika yoldan hedefe doğru ilerlerdik. Değirmende sıra olduğu zamanlarda gece gittiğimiz zamanlar da olurdu. Böyle zamanlarda bir taraftan babama eşlik eder diğer taraftan da gecenin karanlığında etrafı ürpertili bir şekilde kollardım. Sanki her an bir ağacın arkasından veya bir çalının içinden bir şey çıkacakmış korkusuyla babamın yanından ayrılmadan yürürdüm.  Her ne kadar her çocuk gibi karanlıktan korksam da cesaretimi toplar babamla değirmene gitmekten vazgeçmezdim. Bu gidiş gelişler, özellikle de değirmenin ve değirmencinin her hareketini izlemek hoşuma giderdi.

Çocukluğumdan hatırladığım bu ve bunun gibi değirmenler sadece turistik amaçlı kullanılsa da ifa etmiş oldukları görevi yeni yöntemlerle çalışan değirmenler üstlenmektedir.  Eski veya yeni değirmenlerin yapmış olduğu görevleri düşündüğümüzde her devirde değişmeyen tek şey insanoğlunun temel besin kaynağı olan ekmek olduğunu görürüz. Un olabilmek için öğütme faaliyetinin gerçekleşmesi tarih boyunca hiç değişmemiştir.

Kendi buğdayımızı kendimizin un haline getirmeye çalıştığı bu dönemleri her hatırladığımda aklıma hep “benden sana öğüt, kendi ununu kendin öğüt” atasözü gelir. Çocukluğumda yaşadığım bu günlerden midir bilinmez bu veciz sözü çocuklarıma ders çalıştırırken ders kitaplarından birinde gördüğümde daha çok sevmiştim. Birilerine öğüt vermem gereken durumlarda da bu atasözünü sık sık kullanırım. Hoş atasözlerini kullananların sayısı da günümüzde bir elin parmaklarını geçmez. Çocukluğumda büyüklerimden duyduğum bu tür kültür yoğunluklu ifadelerin sadece orta yaş ve özellikle de yaşlılar tarafından kullanılması dilimizin ve kültürümüzün de farklı değirmenler tarafından öğütüldüğünün işareti. Evet, bu atasözü kendi anlamı dışında farklı mesajlar içerse de o zamanlardaki işlevi düşünüldüğünde ifade ettiği anlam tam da bizi anlatıyordu. Gerçekten de herkes gibi kendi ekinimizi kendimiz öğütürdük.

Bu öğütme işi gerçekleşirken değirmenci, çark, taş ve suyun bir düzen içinde hareket etmesi gerekiyordu. Enerjinin alternatifinin olmadığı, suyun enerji kaynağına dönüştürüldüğü bu değirmen bir fabrika görevini görüyordu. Dereden oluklar içinde gelen buz gibi su bir ark içerisinde değirmene gelir, oradan hızlı bir şekilde düşerek çarka çarpar, ortaya çıkan kinetik enerji değirmen taşlarını hareket ettirir, taşların üzerindeki tahta haznenin ağzından gelen buğdaylar taşların arasındaki yerlerini alır, taşlar onları güzelce ezer, ortaya çıkan unlar da başka bir ağızdan çuvallara dolardı. Bütün bunlar akan suların ve taşların çıkardığı seslerle geceyi şenlendirirdi. Ben ise bu ana şahit olmaktan büyük haz duyardım. Bu döngü bizim ve bütün köylü için her yıl mutlaka gerçekleşirdi.

Aynı döngünün içinde o gece biz de vardık. Sıra bize gelince undan bembeyaz olmuş değirmencinin işaretiyle harekete geçtik. Babam çuvalları dönen çarkın yanına yaklaştırdı. Değirmenci çuvaldaki ekinleri büyükçe bir hazneye boşalttı. Sonra buradan yavaş yavaş gelen buğdaylar un olarak çıkıp tekrar çuvaldaki yerlerini aldılar. İşimiz bitince biz unumuzu değirmenci de kendi hakkını aldı. Hatırladığım kadarıyla değirmenci emeğinin ve değirmenin hakkını her çuvaldan bir hak buğday alarak karşılıyordu. Ekinin paradan değerli olduğu günlerdi. Artık sıra un çuvallarını dengeli bir şekilde eşeğe yükleyip eve dönmeye gelirdi. Bu işte de oldukça mahir olan babamın yardımcısı olarak bana düşen görev sadece eşek hareket etmesin diye başındaki yuları sıkıca tutmaktı. Babam önce bir çuvalı sıkıca semere bağlar, daha sonra çuvalın dengede durması için bir kazığı ona dayar, daha sonra öbür tarafa geçip diğerini bağlardı. Bütün bunların ustalıkla yapılması gerekiyordu. Yükleme işlemi bitince geldiğimiz patikayı izleyerek köyün yolunu tutardık. Görevimizi başarıyla gerçekleştirmenin vermiş olduğu huzur ile köye dönerdik. Bazen bu vakitler gün ağarmaya yakın olurdu. Böyle zamanlarda köy camisinden yükselen sabah ezanının sesi ile evlerde yanmaya başlayan gaz lambalarının ışığı buluşur, ben de farklı duygu ve hayallere yelken açardım. Tüm köylüler için ise bu anlar gecenin gündüze gebe kaldığı yeni bir günün başlamak üzere olduğu çok değerli anlardı.

O günlerden geriye ne harman kaldı, ne gaz lambası, ne de o taş değirmen… Bana kalan ise çocuklarıma ve torunlarıma bırakabileceğim; onlarla paylaşabileceğim, yokluk ve zorluk içinde geçen hayatın varlık ve rahatlık dönemlerinde de hatırlanması gereken yeri doldurulamaz tatlı anılar.

   Ankara, Nisan, 2026

1969 yılında Ankara’da dünyaya geldi. İlköğretimini Çankırı’da, orta ve lise öğrenimini yatılı olarak Aydın’da tamamladı. Lisans eğitimini Gazi Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği bölümünde tamamladıktan sonra öğretmenlik yaptı. 1994 yılından itibaren sırasıyla Kırıkkale Üniversitesi, Erciyes Üniversitesi, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nde hocalık yaptı. Hâlen Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Yabancı dil öğretimi, dil ve kültür çalışmaları alanında ulusal ve uluslararası hakemli dergilerde yayımlanmış birçok makale, kitap bölümü ve kitap editörlükleri bulunmaktadır. Ulusal-yerel gazete ve dergilerde yazıları yayımlanmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir