1. Anasayfa
  2. Düşünce

Bir Duanın Geçen Yüzyıla Yansıyan Bereketi

Bir Duanın Geçen Yüzyıla Yansıyan Bereketi
Adsız tasarım - 1
0

Kaynaklarda, Hazret-i Ömer’in Müslüman oluşunda Efendimizin bir duasının tecellisinden bahsedilir. Sözkonusu duasında Efendimiz Rabbimizden iki Ömer’den birisiyle kendilerine destek istemektedir. Bu duadan, iki cengâver olan Ömer bin Hattab ve Amr bin Hişam ikilisinden Hazret-i Ömer nasiplenir. Amr bin Hişam ise Ebu Cehil lakabıyla yani cehalet içinde ömür sürer. Bu olaydan sonra müminler rahat bir nefes alırlar. Kâbe’de namaz kılmaya yani o zamanın meydan yeri olan Kâbe’de var olduklarını göstermeye başlarlar.

Bu duanın geçen yüzyılda da önemli tecellileri vuku bulmuştu. Konuyu biraz açıklayınca bu tecellinin ne olduğu daha net olarak anlaşılacaktır.

Tecellinin gerçekleştiği alan, şiir vadisidir. Dilleri keskin, anlatımları güçlü ve toplumları etkileme becerileri yüksek olan şairler, bu özellikleri ile toplumların yönlendirilmesinde önemli rol oynarlar. Bazı şeyleri savunmak da onların maharetleri arasındadır. Asr-ı saadette şiirin önemli bir rolü olduğu gibi, günümüzde de şiir önemli bir enstrümandır. Bu yazıda şiir vadisinde gerçekleşen, toplum nezdinde İslam’ın ve Müslümanların desteklenmesine katkı sağlayan kişilerle ilgili oldukça ilginç bir tablo gözler önüne serilecektir.

Birinci ikili için önce bir anekdotu hatırlamakta yarar var. Devrin Başbakanı Recep Peker, Necip Fazıl’ı Ankara’ya makamına getirtir ve kapalı gişe sahnelenmekte olan Bir Adam Yaratmak oyunu ile ilgili, bu oyunu sen mi yazdın, diye sorar. Cevap, elbette, evettir. Başbakan, senin gibi Türkiye’nin iki numaralı adamı nasıl oluyor da Müslüman olabiliyor, diye şaşkınlığını belirtir.

Bir edebiyat tarihine göre bu ikiliden biri Nâzım Hikmet, diğeri de Necip Fazıl’dır. İsmail Habip Sevük, Türk Yenilik Edebiyatı adlı kitabında 1923 sonrası Türk nazmı başlıklı bölümde ilk başta Nâzım’a iki sayfa, Necip Fazıl’a da buna yakın yer verdikten sonra “ve diğerleri” başlığı altında geriye kalan şairleri birer cümleyle geçiştirir.

Nâzım Hikmet ile Necip Fazıl, Heybeliada Bahriye Mektebinde farklı sınıflarda birlikte okumuşlardır. İkisi de ta o zamanlar şiirle meşguldürler. Otuzlu yaşlara kadar Türkiye’nin en güçlü şairleri olarak anılmaktadırlar. Bu dönemde uzaktan da olsa birbirlerini izlemektedirler.

1934 yılında Necip Fazıl, o genç şair, benlik vadisinde yalpalamaktan, bohemlikten kurtulur. Giderek yeni bir kimlik bulma cehdine girişir. Abdülhakim Arvasi’nin yol göstericiliğinde ama Çile şiirinde anlattığı gibi biraz da kendi gayretiyle yeni bir ufka doğru kanat açar. Nâzım ise başka bir yöne gider. Onun gittiği yolun sonu Moskova’ya çıkmıştır.

Necip Fazıl, açıldığı yeni ufuklarda hem kendi cevherini bulmaya hem de kendisine hediye edilen “yepyeni bir dünya”yı keşfetme yolculuğuna çıkar. Bundan sonraki dönemde yolculuğu, dili, sanatı, şiiri, aklı, fikri hep bu yeni ufkunun hizmetindedir. Allah demenin yasak olduğu zamanlarda, Büyük Doğu dergisinde “Allah’a itaat etmeyene itaat olunmaz” düsturunu yayınlama cesaretini gösterir.

“Makineleşmek” isteyen Nâzım’la “O’nun ümmetinden olma”yı tercih eden Necip fazıl, şair olmak bakımından aynı kulvarda koşsalar da o kulvarın apayrı vadilerinde yolculuklarına devam ederler. Birinin yönü kuzeye, diğerinin yönü güneye doğrudur.

Hazret-i Ömer’in İslam’la şereflenmesi sonrası sayıları kırk kişiye ulaşan müminler topluluğunun Mekke’nin meydanına çıkıp namaz kılmaya başlaması gibi, Necip Fazıl da, kendi ifadesiyle, bir avuç insanla fikir meydanına çıkmış, kalemi, dili ve bazı tavır alışlarıyla canhıraş bir mücadeleye girişmiştir. Bu uğurda yetmiş kadar eser vermiş, neredeyse ömrünün sonuna kadar Büyük Doğu adlı, Türkiye’de en etkili dergiyi çıkarmış, en netâmeli konularda kalem oynatmış, hapislerde kalmak pahasına gerçekleri dile getirmekten vaz geçmemiştir. Bu hizmetlerinden dolayı Anadolu insanının gönlünde “üstad” payesine erişmiştir.

Bu, bana hep Allah Resulü’nün Hazret-i Ömer için yaptığı duanın geçen asra olan yansıması yani bereketi olarak gözükmüştür.

Bunun üzerinden yirmi yıl geçer. Ellili yıllardır. Ufukta ikinci bir ikili şair gündemine gelir. Siyasal Bilgilerde öğrenime başlayan Sezai Karakoç ve Cemal Süreya, bu iki şair, sıkı fıkı arkadaştırlar. Orhan Veli’nin yerlerde süründürdüğü Türk şiirine genç şairler olarak el atarlar. Yani birlikte yeni bir şiir çıkışı yaparlar. Daha doğrusu, Orhan Veli’nin yaptıklarını tersine çevirerek yerlerde sürünmekte olan şiiri ayağa, hatta havaya kaldırırlar. Onların eliyle Türk şiiri kanatlanır. Şiire şiirsellik gelir. Bir yandan şiir örneklemelerini bir yandan da şiir üstüne düşüncelerini birlikte oluştururlar. Aynı dergilerde yazarlar. Bir ara kendileri de Şiir Sanatı adlı kısa ömürlü bir dergi çıkarırlar. Yani birbirlerinden ayrılmaz iki dostturlar.

Sezai Karakoç zamanla şiir formunu değil ama kendini yeniler. Aslında aynı yıllarda Necip Fazıl’ın Büyük Doğu dergisini de yakından takip etmektedir. Büyük ihtimal düşünce dünyasını Büyük Doğu ile beslemekte, şairliğini ise kendine has bir çizgide geliştirmektedir. Cemal Süreya ile de giderek yollarını ayırır.

Sezai Karakoç, kendi hatıralarında anlattığına göre, Necip Fazıl gibi büyük bir değişim geçirmez. Ama giderek, şair arkadaşı ile farklı bir düşünce dünyasında yer aldığını ortaya koyan çalışmalara imza atmaya başlar. Düşüncelerini, “diriliş” gibi oldukça çarpıcı bir kavram etrafında geliştirir. Bu, ölümden sonraki dirilişi ifade eden “ba’sü ba’del-mevt” kavramının anlamını içermektedir. Taha’nın Kitabı adlı uzun şiirini göz önünde bulundurursak, insanımızın son yüzyılda yaşadığı ölüm raddelerindeki hâlinden yeniden ayağa kalkışını yani dirilişini ifade eden kelime, hem bir dergi adı, hem yayınevi adı, hem de eserlerinde sürekli vurguladığı, giderek bir düşünce ve hareket adı olur.

Sonuçta iki şair arkadaştan biri Kadıköy meyhanelerinde demlenmeye, diğeri ise özellikle Anadolu insanının gönlünde yer almaya, Necip Fazıl gibi “Üstad” payesini hak ederek, altmış küsur eseriyle bir ‘diriliş’ düşüncesini her alanda netleştirmeye devam eder.

1954 yılında kendi dergisini çıkarmaya niyetlenen, ama hem ekonomik şartlar hem de omuz verdikleri şiir sanatının anlaşılamayıp kabul görmeyebileceği gibi sebeplerle dergi hevesini erteleyen Sezai Karakoç, ancak 1960 yılında Diriliş adıyla ve sadece iki sayı olarak kendi dergisini çıkarabilir. Diriliş’in asıl uzun soluklu çıkışı 1966 yılından sonradır.

Bana kalırsa o verimli duanın bir tecellisi de bu iki şairle ilgilidir. Müminler için önemli bir yol gösterici, Diriliş düşüncesinin sahibi olan Sezai Karakoç, uzun yıllar İslam’ın ve Müslümanların doğru anlaşılmasına hizmet etmiş, şiirini, denemelerini, düşünce yazılarını ve özgün açıklamalarını rahmet-i Rahman’a kavuşuncaya kadar ısrarla sürdürmüştür. Kendisini takip eden sanatkârları, düşünce ve bilim insanlarını eserleri ile beslemiştir. Diriliş, giderek önemli bir mektep, bir ekol hâline gelmiştir. Öte dünyaya göç ederken geriye altmış küsur eser bırakır. Şiirindeki yenilik ve denemelerindeki yetkinlik, Türkçeyi en akıcı üslubuyla kullanışı, kendisinin ülkemizde en çok okunan şair ve yazarlar arasında yer almasını sağlamıştır.

Sezai Karakoç, daha gençlik günlerinde üstad Necip Fazıl’ın “benim sevgili Sezai Karakoç’um” methiyesine mazhar olmuştur.

Sezai Karakoç olayının üzerinden yirmi yıl daha geçer. Yıl 1974’tür. Diriliş dergisinde “Âmentü” başlıklı bir şiir yayınlanır. Yazan, İsmet Özel’dir. Bir zamanlar şiirlerini Evet İsyan adlı bir kitapta toplayan, Ataol Behramoğlu ile birlikte Halkın Dostları dergisini çıkaran, sol kesimin önemli bir şairi olarak ünlenen İsmet Özel, bu şiiriyle bütün edebiyat dünyasını şaşkına çevirir. Birbirlerine “yıkılma sakın” ifadelerini kullandıkları yoldaşı Ataol Behramoğlu, en çok yıkılanlardandır. Arkadaşı İsmet Özel hakkında kırk küsur sayfalık bir yazı kaleme alır. Ona göre İsmet Özel Müslümanlığa yakışmayacak bir hayat yaşayan biridir. Ahlaki sorunları vardır. Âdeta şu kadar zaafları olan birini içinize kabul etmeyin demeye getirmektedir. Hâlbuki İsmet Özel, öyle bir hayatı o yakada bırakarak yeni bir hayatı yaşamaya karar vermiş ve bu kararını da “Âmentü” şiiriyle herkese, özellikle de edebiyat dünyasına ilan etmiştir.

“Âmentü” şiirinden sonra, kendisini bu tercihe doğru götüren vetireyi (süreci) ifade ettiğini düşündüğüm Cinayetler Kitabı adlı şiir kitabını yayımlar. “Âmentü” kitabın son şiiridir. Şairin kendi içinde yaşadığı değişim rüzgârlarını terennüm ettiği şiirler, önemli işaret taşlarını içermektedir.

Necip Fazıl, değişimini nefs muhasebesi diyebileceğimiz düşünme anaforlarından geçerek bir sonuca ulaşmışken, İsmet Özel, içinde bulunduğu çevrenin yaşadığı tezatların bir bir farkına vararak, nasıl bir aldatmaca içinde debelendiğini şiirlerine yansıtır ve sonunda bu bataklıktan kurtulma hamlesinin bir sonucu olarak “Âmentü” şiirini yazar.

Âmentü” şiirini yazmadan önce kaleminin ucundan şu mısralar dökülür: “ve ben güneş altında bize kendini öptüren neyse / gece onun kimlerle buluştuğunu araştırdım / o zaman yalın yürek kaldım şiddetin çölünde / aldanışların çölünde korkudan / denize dilimi soktum ayaklarımdan önce / Bu kadar, bu kadardı Akdeniz / aslı yokmuş dinlediklerimin.”

Kimine göre sosyalist kimine göreyse Marksist olduğu dönemde iki şiir kitabı yayımlanan İsmet Özel, yeni döneminde otuz küsur şiir ve deneme kitabına imza atar. Şimdiye kadar yayımlanan bu kitapların 9’u şiir, 22’si deneme ve düşünce kitabıdır. 5 tane de çevirisi vardır. Kendi hayatından damıtarak elde ettiği şiirleri ve bir şair duyarlığı ile ürettiği düşünce ve denemeleri es geçilemeyen ama birçok tartışmaya da zemin hazırlayan önemli kitaplardır.

Necip Fazıl ulaştığı hakikati Çile şiirinde “Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur” dizesiyle ifade eder. Sonrasında her şey yeniden düzene girer. Kendisi bir sükûna kavuşur. Kendi içinde ve dışında iç içe geçmiş bir mimari, her şeyi düzene koyan bir hakikat belirir. O, artık bu hakikatin peşinde ve emrindedir. Onu terennüm eder, onun billurlaşmasına gayret eder, onun açığa çıkması için çabalar durur.

İsmet Özel de şiirini “ham yüreğin pütürlerini geçtim / gövdemi âlemlere zerkederek / var oldum kayrasıyla Varedenin / eşref-i mahlûkat nedir bildim.” mısraları ile bitirir. Bundan sonrası kitaplarındadır.

Sözünü ettiğim bu üç şairin, bizim edebiyat dünyamız için önemli olduğu kadar, düşünce dünyamızın zenginleşmesinde de önemli katkıları olmuştur. Bize verdikleri moral, destek ve açılımlar insanımızı güçlendirmiştir. Zaman zaman onlardan bir şeyler okuyarak kendimize gelmişizdir. Söyleyecek bir sözümüz yoksa okuyacağımız bir şiir mutlaka vardır. Sevincimizi, öfkemizi, heyheylerimizi, şiirlerle besler, şiirlerle dindiririz. Şu kadarcık bir katkı bile bizi ayakta tutmaya yeter.

1953 yılında Balıkesir/Sındırgı’nın Kürendere köyünde doğdu. İlkokulu doğduğu köyde, orta ve liseyi Balıkesir’de okudu. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü 1976 yılında bitirdi. Uzun süre, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullarda Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak çalıştı. Öğretmenliğinin yanı sıra akademik çalışmalarını da sürdürdü. ‘Divan Edebiyatı Üzerine Tartışmalar (1930-1940)’ konulu Doktora tezini, M. Orhan Okay yönetiminde 1989 yılında tamamladı. Mavera, Kayıtlar, Yedi İklim ve Hece başta olmak üzere çeşitli dergilerde çağdaş Türk Edebiyatı ve Divan Edebiyatı alanlarıyla ilgili inceleme, araştırma ve kültürel denemelerini yayımladı. Yeni Devir gazetesinin kültür-sanat sayfasında deneme ve şiir çalışmaları yer aldı. Divan Edebiyatı Üzerine Tartışmalar, 1996 yılında Beyan Yayınları, daha sonra da 2016 yılında Akademik Kitaplar arasında yayımlandı. Leyla ve Mecnun Romanı araştırma kitabı, 2000 yılında Kültür Bakanlığı, 2011 yılında Akçağ Yayınları, 2020 yılında da Akademik Kitaplar arasında yayımlandı. Necip Fazıl’ın Çilesi, 2015, 2018, 2019 ve 2021 yıllarında Hece Yayınları arasında 4 kez yayımlandı. Ben de Öğretmendim adlı anıları 2021 yılında Çıra yayınları arasında çıktı. Aynı yıl Türkiye Yazarlar Birliği Hatıra ödülünü aldı. Bu Toprakların Edebiyatı kitabı, 2021 yılında Hece yayınları arasında çıktı. Türk Romanının Derin Kökleri adlı çalışması 2022 yılında Akademik Kitaplar yayınları tarafından yayımlandı. Baba adlı anlatı kitabı 2024 yılında Uzam yayınları arasında yayımlandı. 1993 yılından itibaren Kırıkkale, Doğu Akdeniz (KKTC), Mirza Uluğbey (Özbekistan), Kazan (Tataristan) ve Halep (Suriye) Üniversitelerinde Öğretim Üyesi olarak çalıştı. TBMM Genel Sekreterlik Müşaviri olarak görevini sürdürmekte iken TİKA’nın akademik dergisi olan Avrasya Etüdleri’nin editörlüğünü yürüttü. 10.12.2018 tarihi itibariyle yaş haddinden emekliye ayrıldı

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir