Bizimle İletişime Geçin

Şahsiyet

Bir Maarif Adamı olarak Mustafa Öcal

Meslek hayatında Hoca, 9 doktora, 18 de yüksek lisans tezi çalışmasına danışmanlık yapar. Hocanın rahle-i tedrisinden geçen güzide talebelerinin önemli bir kısmı Prof., Doç. veya Dr. unvanıyla üniversitelerde hizmet yapmaktadırlar. Ayrıca gerek İlâhiyat Fakültesinde ve gerek Eğitim Fakültesinde yetiştirdiği binlerce talebesi ise; öğretmen, okul müdürü, Milli Eğitim Müdürü, Genel Müdür, akademisyen, imam hatip, vaiz, müftü olarak yurt içinde ve yurt dışında önemli hizmetler ifa etmektedirler. Hizmetine duyulan ihtiyaca binaen emeklilik sonrası bu sefer başka bir maarif kademesinde göreve çağrıldı. MEB Din Öğretimi Genel Müdürlüğü tarafından Bursa’da 2016’da açılan ve Türkiye’nin yüz akı maarif projelerinden biri olan Uluslararası Murat Hüdavendigar Anadolu İmam Hatip Lisesinde resmen görevlendirildi. 70 ülkeden talebelerin öğrenim gördüğü bu okulda; 3 üniversiteden 13’ü profesör, diğerleri doçent olan ve aralarında bir emekli din görevlisinin bulunduğu, birkaçı İlâhiyatçı büyük çoğunluğu muhtelif branştan toplam 22 akademisyenden oluşan “Akademik Bilim Kurulu” oluşturdu.

EKLENDİ

:

 

Türkiye’nin nerede ise son yarım asrında eserleri, konferansları, tebliğleri, yürüttüğü ilmi çalışmaları ve yetiştirdiği talebeleri ile yer almış bir maarif adamıdır Mustafa Öcal. Resmi künyesinde “din eğitimi” alanı gözükse de aslında tümüyle yoğunlaştığı çalışma alanı maariftir. Maarifin tarihi, tarifi, teorisi, metodolojisi ile keyfiyet alanı Öcal Hoca’nın uğraş alanları içerisinde yer almaktadır.

Mustafa Öcal, 1949 yılında beş çocuklu bir ailenin son çocuğu olarak Yozgat’ın Darıcı köyünde dünyaya geldi. İlköğrenimini doğduğu köyde 1960 yılında tamamladı. Sonrasında ailesiyle birlikte Yozgat merkeze yerleşen Öcal, bir yıl Kur’an Kursuna devam etti. 1969 yılında Yozgat İmam Hatip Okulundan, 1971 yılında Kayseri Sümer Lisesinden, 1974 yılında Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsünden mezun oldu.

Mart 1974’te Artvin Hopa Lisesinde Din Bilgisi ve Ahlâk Dersleri öğretmeni olarak göreve başladı. 1976 yaz aylarında 4 ay süreli kısa dönem askerlik görevini ifa etti. Askerlik sonrası Bursa Necatibey Kız Meslek Lisesi öğretmenliğine atandı.

Ekim 1977’de 38 yıl boyunca kesintisiz görev yapacağı ve pek çok talebe yetiştireceği Bursa Yüksek İslâm Enstitüsüne -o zamanki adıyla- Öğretmenlik Bilgisi Dersleri (Pedagojik Formasyon Dersleri) Asistanı olarak  atandı. 1982 yılında Yüksek İslâm Enstitüsünün İlâhiyat Fakültesine dönüştürülerek Bursa Uludağ Üniversitesine bağlanması üzerine burada görevine devam etti.

Yüksek İslâm Enstitüsü asistanlığı döneminde, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Âmiran Kurtkan Bilgiseven’in danışmanlığında yapmaya başladığı “XIV. Yüzyıl Osmanlı Kültüründe Tasavvuf ve İslâmiyet Bütünlüğü” konulu asistanlık tezini 1983 yılında tamamladı. Üniversitenin kurduğu jüri önünde yaptığı tez savunması neticesinde kendisine “Dr.” unvanı verildi. 1988 yılında Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde Din Eğitimi Anabilim Dalında yardımcı doçent kadrosuna atandı.

Mustafa Öcal Hoca, öğretmen olarak göreve başladığı yıl (1974) okul programları arasında ilk defa yer alan Ahlâk Bilgisi dersi için henüz ders kitapları hazırlanıp yaygınlaşmamıştı. Kendisi görev yaptığı lisedeki öğrencileri için ders notları hazırlayarak teksir yoluyla çoğaltıp öğrencilerine okutmaya başladı. Böylelikle Hoca yazarlığa ilk adımını atmış oldu. Yüksek İslâm Enstitüsü asistanlığı döneminde ise 1978 yılında iki meslektaşıyla birlikte ortaokullar için Ahlâk Bilgisi kitapları hazırladılar, ülkenin belli bazı bölgelerinde ders kitabı olarak okutuldu. 1994 yılında ise başka iki arkadaşıyla birlikte ilkokul, ortaokul ve liseler için 8 adet Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi kitabı yazdılar. Yazdıkları bu kitaplar Milli Eğitim Bakanlığı onaylı olarak 7-8 sene boyunca tüm Türkiye’de okutuldu. Mustafa Öcal’ın hocalığı, kitap yazarlığı, araştırmacılığı bu şekilde başlayıp zamanla bir ivme kazanarak devam etti. İnsiyakî olarak doğrudan eğitim / maarif alanına girmiş oldu.

Bursa Yüksek İslâm Enstitüsünde asistan olarak göreve başladıktan sonra -kendi tabiriyle- kendi kendisini “otodidakt’’ olarak maarif alanında yetiştirip geliştirmeye çalıştı. Çünkü yukarıda bilgi verildiği gibi danışman hocasının ısrarı üzerine yaptığı doktora tez çalışması asıl branşını oluşturan eğitim alanında kendisine fazla bir katkı sağlamadı. Buna rağmen rahmetli olan hocasını, kendisinin tez danışmanlığını yapmasından dolayı minnet ve şükranla anmakta, rahmet dilemektedir. Bundan sonra Hoca meslek hayatı boyunca kendi kendine bir hedef belirleyerek yoğun dersleri arasında araştırma çalışmalarını sürdürdü.

Öcal Hoca, bir taraftan Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde pedagojik formasyon ve Din Eğitimi derslerine girerken, diğer yandan 30 yıl boyunca aynı üniversitenin Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği Bölümünde de “Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi ve Öğretim Yöntemleri” dersleri verdi.

Hocanın kitap yazma çalışması / yöntemi; önce ders notları hazırlamakla başlayıp, birkaç senelik zaman içerisinde geliştirerek kitaplaştırma şeklinde devam etti. Bu yöntemle Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği öğrencileri için hazırladığı ‘Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi ve Öğretim Yöntemleri’ kitabı çok sayıda baskı yaptı ve birçok Eğitim Fakültesinde meslektaşları tarafından da okutuldu, okutulmaya devam edilmektedir. Kitabı ele alıp incelediğimizde; her konuda önce öğretmen adayı gençler için dinî ve ahlâkî bilgiler verilmekte, devamında ise bilgilerin çocuklara nasıl öğretileceği konusunda öğretim yöntem ve teknikleri anlatılmaktadır.

Bir akademisyen olarak Mustafa Öcal Hoca, hem iki fakültede hocalık yaptı  hem de makale ve kitap yazma şeklinde ilmî çalışmalarını aralıksız devam ettirdi. Yarısı kendi ismiyle / tek başına, diğer yarısı ise arkadaşlarıyla komisyon halinde kaleme aldıkları veya bölüm yazarlığı yaptığı kitaplarının sayısı 50’yi buldu.

Öcal Hoca’nın yukarıda bahsedilen arkadaşlarıyla birlikte hazırladıkları Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi ders kitaplarının dışında ilk bilimsel kitabı “Din Eğitimi ve Öğretiminde Metodlar” ismini taşımaktadır. TDV tarafından yayımlanan kitabın ilk baskısı 1990’da yapıldı. Kitabın ilk basımı yapıldıktan sonra birkaç yıl boyunca İlâhiyat Fakültelerinin birçoğunda ortak ders kitabı olarak okutuldu. Yurt dışında Müslümanların da yaşadığı bazı ülke ve bölgelerde de okutulan bu kitabın 2019 yılında kitabın 11. baskısı yapıldı.

Önemli bilimsel çalışmalarından birini olan “Osmanlı’dan günümüze Türkiye’de Din Eğitimi” isimli kitabını birkaç yıl boyunca İlâhiyat Fakültesinde ders kitabı olarak okuttu. 2016 Nisan ayında emekli olan Hoca, emeklilik sonrasında da çalışmasını devam ettirmektedir. Adı geçen kitabını 5 cilt halinde genişletmeye çalışırken, 2019 yılında Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürlüğünden; Genel Müdürlük Arşivlerindeki belgelerden yararlanarak Türkiye’de açılan ilk 7 İmam Hatip Okulunun tarihçesini yazması için bir teklif aldı. Teklifi kabul etmesi üzerine kendisine Bakanlık adına resmi görevlendirme yapılması üzerine belgesel nitelikli ve kısaca “Öncü 7’ler” olarak vasfedilen çalışma ile “Türkiye’de açılan ilk 7 İmam Hatip Okulunun 70 yıllık Serüveni”ni yazmaya başladı. Söz konusu çalışmanın 7 cilt halinde 2021 yılı başlarında tamamlanması hedeflenmektedir. Bakanlığın teklif ettiği çalışmanın öne alınması sebebiyle yarım bıraktığı Osmanlı’dan Günümüze Din Eğitimi’nin de tamamlanarak yayımlanması halinde imzası bulunan kitap sayısı 60’ı geçmiş olacaktır.

Öcal Hoca’nın diğer bazı kitapları hakkında bilgi verilmesi gerekirse; yayımlanmış olan en geniş kapsamlı çalışması “Tanıkların Dilinden Cumhuriyet Döneminde Din Eğitimi ve Dinî Hayat” ismini taşımaktadır. 3 ciltlik bu kitapta; Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinden, İmam Hatip Okullarından, Yüksek İslâm Enstitülerinden ilk yıllarda mezun olmuş, zaman içerisinde dinî ve ilmî sahada önemli hizmetler yapmış / yapmaya devam eden 32 hocayla yapılan mülâkât / söyleşi yer almaktadır.  Kitapta yer alan şahısların isimlerine bakıldığında onların her birinin memleketin ilim ve irfanında öncülük yapan isimler olduğu anlaşılmaktadır.

Bir başka çalışması; “Diyanet İşleri Başkanları ve Hizmetleri” isimli bin küsur sayfalık kitaptır. Bu çalışmada önce kısa bir Diyanet tarihi verilmekte, sonra rahmetli olan Başkanların hayat hikâyeleri anlatılmaktadır. Akabinde ise hayatta olan Başkanlarla mülâkat / söyleşi yapılarak hizmetleri anlattırılmaktadır.

Kezâ benzer bir çalışması ise “Kuruluşundan Bugüne MEB Din Öğretimi Genel Müdürlüğü ve Genel Müdürler (1961-2015)” adlı çalışmasıdır. Bu çalışmasında da Diyanet İşleri Başkanları ile yaptığı yöntem izlenmiştir. Söz konusu üç ayrı çalışması ile Öcal Hocanın, Türkiye’de Din Eğitimi tarihine ışık tutucu, ufuk açıcı ve kalıcı tespitler yapıp miras bıraktığı anlaşılmaktadır.

Bunlardan başka yine din eğitimi tarihine ışık tutan iki çalışması daha yayımlanmıştır: Birincisi; “2013’te yayımlanan; “Bursa İmam Hatip Mektebinden İmam Hatip Liselerine (1924-2002)”, ikincisi ise 2015’de yayımlanan; “90. Yılı Münasebetiyle Bozok İmam ve Hatip Mektebinden Yozgat İmam Hatip Liselerine (1924-2014)” ismini taşımaktadır. Öcal Hoca, bu iki ayrı şehre ait İmam Hatip Okullarının tarihi serüvenini kayda geçirmiştir.

Hoca, görev yaptığı Bursa İlâhiyat Fakültesinin tarihini yazmayı da ihmal etmedi. Fakültenin 30. Yılı vesilesiyle “Kuruluşundan Günümüze Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi” ismiyle  2005 yılında fakültenin tarihçesini yayımladı.

Hocanın, İmam Hatip Liseleri ile ilgili üç ayrı kitabı daha yayımlandı: Birincisi; 1994 yılında yazdığı “İmam Hatip Liseleri ve İlköğretim Okulları” ikincisi; “Medresetü’l-Eimme ve’l-Huteba’dan İmam Hatip Liselerine” üçüncüsü; “100. Yılında İmam Hatip Liseleri” ismini taşımaktadır. Öcal Hocanın bu kitaplarında, kuruluşundan günümüze İmam Hatip Liselerinde görülen olumlu olumsuz gelişmelerle bu bağlamda yapılan tartışmalar yer aldı.

Bunlardan başka; Öcal Hoca’nın kaleme aldığı; “Eğitimde Ölçme ve Değerlendirme”, “Eğitimde Rehberlik”, “Yaz Kur’an Kurslarında Kur’an ve Dinî Bilgiler Öğretimi”, “Genç Din Eğitimcisine Mektuplar”, “Bir İmam Hatip Masalı” gibi kitapları yayımlandı. Ayrıca editörlüğünü yaptığı eserler, dini sahada hizmet yapmış zatlardan bazılarının hayatını ve hizmetlerini kayda geçirdiği eserleri de bu bağlamda hatırlanabilir.

Öcal Hocanın kitaplarının dışında, 100 civarında yayımlanan bilimsel makalesi ve sempozyumlarda sunduğu tebliğleri / bildirileri yayımlandı.

Görülüyor ki Mustafa Hoca, yaptığı çalışma ve yazdığı eserleri ile bir eğitim / din eğitimi külliyatı oluşturmuş, bir başka ifade ile geniş bir maarif külliyatı oluşturmuştur, oluşturmaya devam etmektedir. Bütün bunca çalışmaları ile kendisi çok değerli bir milli maarif hafızası haline geldi.

Mustafa Öcal Hoca doğal olarak ilk zamanlar dar bir alanda ismi yavaş yavaş duyulurken zamanla eğitim ve din eğitimi alanında giderek çoğalan çalışmaları ile temayüz etti. Artık bütün Türkiye’de görüşlerine müracaat edilen bir maarif adamı haline geldi. Bu çerçevede 1996 yılında yapılan 15. Milli Eğitim Şûrası için hazırlık mahiyetinde Bursa’da 32 sivil toplum kuruluşunca eğitim ve din eğitimi alanında tespit ve teklifler yapmak, gidişata dair hal çareleri oluşturmak maksadıyla bir  organizasyon yapıldı. Bu sivil inisiyatifin teklifi üzerine Mustafa Hoca’nın kaleme aldığı rapor üzerinde mutabakat sağlandı. Ancak daha etkileyici olması düşüncesiyle rapor İstanbul’a havale edildi. Rapor 72 sivil toplum kuruluşunun temsilcisi konumundaki Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfınca “15. Milli Eğitim Şûrâsı ve Okullarımızda Din Eğitimi ve Öğretimi (Rapor kitap)” ismiyle kitap haline getirildi. Rapor / kitap üç bin adet yayımlanarak, şûra üyelerine ve konuya ilgi duyan kurum ve kuruluşlara iletildi. Raporda Türkiye’nin mevcut eğitim sistemine dair araştırma ve bilgiye dayalı, özellikle de tıkanma noktalarına işaret eden sahih tespitler yer almaktadır. Bu tespitler çerçevesinde raporun sonunda kısa, halkın ihtiyaçları doğrultusunda anlaşılır ve özlü teklifler sunulmaktadır. Rapor, bir maarif mütehassısının, bir terbiye ve talim hocasının kaleminden çıkması hasebiyle toplumun ihtiyaçlarına ciddi çözüm önerileri ihtiva etmektedir.

Mustafa Öcal, maarif tarihimize ve İslâm maarif tarihine özel olarak eğildi. Çalışmalarını bilhassa bu alanlara teksif etti, eserler verdi. Bu konuda çeşitli kurum, kuruluş ve üniversitelerde maarifimiz ve maarif tarihimiz üzerine seminer ve konferanslar verdi.

Ömrünü ilim hizmetlerine vakfeden Hoca, vazife yaptığı her alanda adanmış bir ruhla çalıştı. İlim vakarını ve istikametini muhafaza etmeyi akademik etiket taşımaya tercih etti. Yaptığı çalışma ve ortaya koyduğu eserlerle Türkiye’nin sayılı millî maarif mütehassıslarından biri oldu.

Mustafa Öcal, Dinî eğitiminin aslında Hıra Mağarası’nda nazil olan Alak Suresi’nin ilk 5 ayeti ile başladığını ifade eder. Dördüncü ve beşinci ayetlerde Rabbimizin; “kalemle yazı yazmaktan, insana bilmediğini öğretmekten bahsettiğine” dikkat çeker. Bu anlamda ayetlerin İslâmî eğitim ve öğretim bakımından çok önemli olduğunu hatırlatır.

Öcal, İslamî eğitimin kurumsal hale gelmesini Suffa’daki faaliyetlerle başlatır. “İslâmın ilk eğitim merkezi, ilk yatılı okuludur Suffa” der. “Atalarımız, Büyük Selçuklular Bağdat’ta medreseyi kurdular. O tarihi esas alırsak yaklaşık 1000 yıllık medrese ve üniversite geleneğimiz var” der. İlk Osmanlı medresesinin ise 1330 yılında İznik’te faaliyete geçirildiğini hatırlatır.  Bu tür hatırlatmalarıyla Hoca, bu konudaki geçmiş birikimimize ait zihin ve ufuk açıcı tespitlerde bulunur.

Mustafa Öcal 2016 yılında 42 yıllık devlet ve millet hizmeti sonrası yaş haddinden emekli oldu. Maarif alanında talebe yetiştirme faaliyetleri, ilmî çalışmaları, sivil toplum akiviteleri, maarif okumaları, seminer, konferans, tebliğ ve  kitapları ile milli maarif alanında ve millî  hafızada mümtaz yerini aldı.

Meslek hayatında Hoca, 9 doktora, 18 de yüksek lisans tezi çalışmasına danışmanlık yapar. Hocanın rahle-i tedrisinden geçen güzide talebelerinin önemli bir kısmı Prof., Doç. veya Dr. unvanıyla üniversitelerde hizmet yapmaktadırlar. Ayrıca gerek İlâhiyat Fakültesinde ve gerek Eğitim Fakültesinde yetiştirdiği binlerce talebesi ise; öğretmen, okul müdürü, Milli Eğitim Müdürü, Genel Müdür, akademisyen, imam hatip, vaiz, müftü olarak yurt içinde ve yurt dışında önemli hizmetler ifa etmektedirler.

Hizmetine duyulan ihtiyaca binaen emeklilik sonrası bu sefer başka bir maarif kademesinde göreve çağrıldı. MEB Din Öğretimi Genel Müdürlüğü tarafından Bursa’da 2016’da açılan ve Türkiye’nin yüz akı maarif projelerinden biri olan Uluslararası Murat Hüdavendigar Anadolu İmam Hatip Lisesinde resmen görevlendirildi. 70 ülkeden talebelerin öğrenim gördüğü bu okulda; 3 üniversiteden 13’ü profesör, diğerleri doçent olan ve aralarında bir emekli din görevlisinin bulunduğu, birkaçı İlâhiyatçı büyük çoğunluğu muhtelif branştan toplam 22 akademisyenden oluşan “Akademik Bilim Kurulu” oluşturdu. Kendisinin ve üyelerin tamamen fahri / gönüllü olarak hizmet yaptığı bu kurul, okulda danışmanlık ve rehberlik faaliyetleri yapmaktadır. “Geç kalmış ama çok önemli bir devlet projesi” olarak nitelendirdiği Uluslararası Murat Hüdavendigar AİHL’de İslâm âleminin geleceğini aydınlatacak olan gençlere cihanşümul eğitim yapılmaktadır. Bu okulun eğitim kadrosu ve öğrencileri Öcal Hoca ve akademik bilim kurulu üyesi akademisyenlerin bilgi ve tecrübelerinden faydalanmaktadırlar. Hoca, insanlığa iyilik ve adalet götürme ideali ile donanmış maarif gönüllüsü yetiştirmek üzere çalışmalarına  el’an bu okulda devam etmektedir.

 

Okumaya Devam Et...

Şahsiyet

Bir Fikir Adamı Ali Fuad Başgil

En zor zamanlarda fikirlerini muhtelif ortamlarda dile getirmiş. Bu uğurda hapse girmiş. Yüksek İslam Enstitülerinin ve İmam Hatiplerin kuruluşunda fikri ve fiili olarak bulunmuş. Teori ve düşünceleri ile katkıda bulunmuş. İstanbul Hukuk Fakültesinin, önde hoca ders yaparken, arkada talebelerin melemen yaptığı rivayetlerinin olduğu efsane iki bin kişilik amfisinde ağzına kadar talebe/vatandaş dolu ders yapan, bir devri aydınlatan hakikatli bir hukuk adamı hoca olmuştur.

EKLENDİ

:

Ali Fuad Başgil 1893 Samsun Çarşamba doğumludur. Ailesi, tahsili için 1908 senesinde İstanbul’a göçmüş. Arkasından birinci dünya harbi senelerinde beş yıl kadar askerlik yapmış. Dönüşte İstanbul’da  bir hocasının teşvikleri ile içinde var olan okumak yolunu tercih etti.

Tahsil için 1921 yılında Fransa’ya, Paris’e gitti. Halen nasıl gittiğinin mahiyetinin bilinmediği Fransa’da, orta tahsilinin kalan kısmını 1921 yılında Paris Buffone Lisesi’nde tamamladı. Peşinden devam ettiği  Grenoble Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Ardından  ‘’Boğazlar Meselesi’’ adlı teziyle Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde doktorasını tamamladı. Daha sonra Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne kaydoldu ve bitirdi. Bundan başka Paris Siyasi İlimler Okulu’na devam edip buradan da mezun oldu. Arkasından da  Lahey Devletler Hukuku Akademisi’ndeki kurları tamamladı. 1929 senesinde, üç  fakülte ve bir yüksekokul diploması ile  yurda döndü. O zaman için bu diplomalarla kendisini zamane ortamına kaptırmadan tahsilini tamamlayarak hem de üç diploma ile gelmek oldukça yüksek bir insan kimliğini içinde barındıran bir mazhariyet ve başarı numunesi idi.

Cumhuriyet dönemi fikir, kültür ve hukuk hayatımıza değerler katan, irfanı ile cemiyete önderlik eden, bilgelik kattığı bilgileri ile sosyal hayatta yollar yapıp köprüler kuran bir münevver olmuştur Ali Fuad Başgil Hoca.

Devrinde, hakikatleri dile getirme konusunda öncü olmuş. Medeniyetimizin ve milletimizin ana dili Türkçe’ye,  ‘öztürkçecilik’ adıyla uygulanmak istenen soykırıma,  en zor zamanda konuşma ve yazıları ile karşı çıkmış. Milli ruh olarak nitelediği ve asırlardan süzülüp gelen kelimelerin dilimizden atılmasına fikri karşılıklar vermiş. Milleti temsil eden hakikat davasının yılmaz bir savunucusu olmuştur.

Yaşadığı tek parti  dönemine çıkış yolu olarak bir grup aydına önderlik ederek Hür Fikirleri Yayma Cemiyetini(1947) kurmuş.  Özellikle ifade hürriyetini savunmuş. Zamanın diktatörlüklerine karşı çıkan, yazı yayın ve görüşlerini bu cemiyetin muhtelif zeminlerinde dile getirerek, dönemine fikren önderlik etmiştir.

En zor zamanlarda fikirlerini muhtelif ortamlarda dile getirmiş. Bu uğurda hapse girmiş. Yüksek İslam Enstitülerinin ve İmam Hatiplerin kuruluşunda fikri ve fiili olarak bulunmuş. Teori ve düşünceleri ile katkıda bulunmuş. İstanbul Hukuk Fakültesinin, önde hoca ders yaparken, arkada talebelerin melemen yaptığı rivayetlerinin olduğu efsane iki bin kişilik amfisinde ağzına kadar talebe/vatandaş dolu ders yapan, bir devri aydınlatan hakikatli bir hukuk adamı hoca olmuştur.

Döneminde artık bir salgın haline gelen batıdan alıntı yaparak bilgisini gösterme adetine de kinaye de bulunur Hoca. Onun için hakikat her yerden alınarak nihai varlık hedefine taşıyacak bir temel yoldur. Bilgi ise bilinenlerden, yerinde hüküm çıkararak, doğru kıyas yaparak hakikatlere götürecek bir araçtır.

‘’Biliyorum hakikatlere inandırmak için garblı bir mütefekkire dayanmak moda oldu. Eskiden de şarklı bir müctehide dayanırdık. Aradaki fark nihayet bir doğu, batı farkı diyeceksiniz ama; bilmem ki güneş doğuda başka başka mıdır; yoksa fark sadece bir gözlük camı farkı mıdır?’’

Yetiştirdiği binlerce talebe ile ülkemizde hukuk anlayışının yerleşmesinde mühim rol oynamıştır. Talebelerine ders olarak söylediği ve dilden dile söylenerek gelen hukuk alanındaki görüşü, diğer tüm ilim alanlarına da rehber olacak mahiyettedir:

 ‘’Hukukçu sadece hukuk bilgisine sahip insan değildir. Hukukçu bilgisini örnek ölçülerde kullanabilen insandır. Hak diyen insan, hakşinas davranmayı da bilmelidir.’’

Ali Fuad Başgil Hoca, 17 Nisan 1967 tarihinde bu dünya yolculuğunu tamamlayarak aramızdan ayrıldı. 54. Ölüm yıldönümünde aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyor ve rahmetle yad ediyoruz.

Mevla gani gani rahmet eylesin.

Okumaya Devam Et...

Şahsiyet

Bosna’lı Bir Âlim: Muhammed Tayyib Okiç

Muhammed Tayyib Okiç, Türkçe bildiği için Hamidullah ve Tanci’ye göre bir farklılık arz etmektedir. Ankara İlâhiyat Fakültesi Dergisinde birçok makalesi yayınlanmıştır. Sarı Saltuk meselesiyle ilgili olarak Yusuf Ziya Yörükan’la girdikleri ilmî tartışma için yazdıkları, ayrı bir kitap olacak kadar geniştir. (Yarım yüzyıl sonra ayrı bir kitap olarak basılmıştır.) Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi Dergisi’nin 1975’te yayınlanan 1. Sayısında yer alan Mevlid ile ilgili uzun makale de, henüz aşılamayan araştırmalardan biridir: Çeşitli Dillerde Mevlidler ve Süleyman Çelebi Mevlidinin Tercemeleri.

EKLENDİ

:

 

İnsanoğlunun ilk muallimi Allah’tır. İkincisi peygamberlerdir, üçüncüsü âlimlerdir. Allah, her şeyi bütün boyutlarıyla, peygamberler Allah’ın bildirdiği kadarıyla bilir. Âlimler ise bu iki kaynaktan istifade ederek, alın teriyle birlikte hakikatin peşine düşerler.

Bu hakikat arayışı bazen bir evin, bir medresenin içinde bazen bir kulübenin, bir manastırın köşesinde bazen da uzun ve yorucu seyahatler eşliğinde gerçekleşir. “Eşyanın hakikatini görmek, anlamak ve kavramak” için girişilen bu çileli yolculukların tatlı mevhibeleri, sonsuz armağanları da vardır. Bunların delili, “bilenlerle bilmeyenler bir olur mu” (Zümer, 39/9) sorusunu soran İlk Muallim’in, o çilekeşlerle ilgili övgüleridir. Fâtır suresinin 27. ayetinde tabiat olaylarından, yağmurdan, kâinattaki rengârenk hayvanlardan insanlardan bahsettikten sonra 28. ayette şu müjdeli tespit yer alır: “Kulları içinde Allah’a gerçek anlamda saygı ve bağlılık gösterenler bütün bu hakikatleri hakkıyla anlayıp kavrayan âlimlerdir.”

İlim, genel anlamda  “Allah’ın ayetleri”ni arayıp bulma, anlama faaliyetidir. Bu ayetler de Zâriyât suresinin 20 ve 21. ayetlerine göre, iki yerde; yeryüzünde ve insandadır. Dolayısıyla tabiatla ve insanla ilgili bütün ilimler mühimdir ve saygıdeğerdir. Bu tespitten hareketle bazı ilimleri değerli, bazılarını değersiz gibi görmek doğru değildir. Fakat insanın gücü hepsini anlamaya ve anlatmaya yetmeyeceğinden adeta görev taksimi yapılmış, sonsuz derecede zengin olan Allah’ın alîm isminin tecellilerini herkes, kabiliyeti/imkânları/ilgisi ve zamanı oranında arayıp bulmaya sonsuz muammayı çözmeye çalışmıştır.

Hangi dönem ve hangi medeniyete mensup olursa olsun her devletin kendine göre bir ilim irfan ve sanat çizgisi vardır. Bunun için kurumlar kurmuş, yatırımlar yapmış, söz konusu sahanın ustalarını yetiştirmenin yollarını aramıştır. Bu ustaların arayıp buldukları gerçekler bazen ülke sınırlarını aşamamış bazen da komşu ülkelerdeki meslektaşlara ışık tutmuştur. Bu uluslararası yarışta bazı üst yöneticiler fiilen işin içine girerek bütün imkânlarını seferber etmiş, farklı alanların “usta”larını ülkesine davet etmiş bazı liderler de bu “hakikat âşık”larını sürgüne göndermiştir. Söz konusu talihsiz uygulamanın baş aktörleri ve teşvikçileri arasında, Keçecizâdenin tabiriyle “müdâhane-i âlimân”ı yeni tabirle “kifayetsiz muhteris”leri ilk sıraya koymak gerekir.

Osmanlı Sonrası

Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’un, düşman kuvvetlerince yüz yıl önce 15 Mart 1920’de işgal edilmesiyle birlikte bu topraklarda yeni bir dönem başlamıştır. 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan TBMM, üç yıl sonra Cumhuriyet’i ilân etmiş ve bir dizi kanunlarla yolunu çizmiştir. Bu kanunların bir kısmı ilim ve irfan hayatıyla ilgili idi. İlmi temsil eden medrese, ”yetersizdir” gerekçesiyle 1924’te, irfanı temsil eden tekke, “zararlıdır” mülahazasıyla 1925’te kapatıldı. Üç sene sonra da harfler değişti. Çizilen rotaya göre açılan yeni mektep ve fakültelerde diğer ilim dalları belli bir seviyede ilgi görürken 1930’lu yıllarda ülkemizde bir tane imam hatip okulu, bir tane ilâhiyat fakültesi yoktur. Uzun yıllar sonra bu yanlıştan kısmen dönülmüş, 1949’da Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi, 1951 yılında yedi ilde İmam Hatip Okulu, 1959’da ise İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü açılmıştır. Bu sefer başka bir problem, aradaki inkıta sebebiyle bu orta dereceli ve yüksek okullara öğretmen bulma zorluğu ortaya çıkmıştır. Bu açığın bir kısmı -Ferid Kam’ın kendisi için kullandığı- “köhne müderris”lerle kapatılmış, bazı dersler için ise hoca bulunamamıştır.

İşte rahmetle anmak için dikkatinize sunmak istediğim  “Üç Muhammed” tam bu noktada karşımıza çıkmaktadır: Asya’dan Muhammed Hamidullah, Afrika’dan Muhammed Tavit Tanci ve Avrupa’dan Muhammed Tayyib Okiç.

Geçen yüzyılın ikinci yarısında dünyanın farklı ülkelerinden ülkemizdeki dinî eğitim ve öğretime omuz vermek için birçok insan gelip geçmiştir. Kimi Kazan’dan Kahire’den, kimi Bağdat’tan, Bosna’dan.. Hepsine müteşekkiriz, öz evlatları gibi onlara duacıyız.

Vefat yıldönümü vesilesiyle şimdilik size “üçler”den tanıtmak istediğim zat Muhammed Tayyib Okiç’tir.

  1. Tayyib Okiç

Bosna’nın Tuzla sancağının Graçanitsa kasabasında 1 Aralık 1902 tarihinde doğdu. Babası yüksek tahsilini İstanbul medreselerinde tamamlayan Reisululema muavini Mehmet Tevfik Efendi’dir. Saraybosna’da İlahiyat, Belgrad Üniversitesinde Hukuk tahsilinden sonra Sorbon Üniversitesinde doktorasını tamamladı (1931). İkinci Dünya savaşı yıllarında Türkiye’nin Belgrat elçiliğinde sekreterlik ve mütercimlik yaptı. Savaş bittikten sonra 1945’de Türkiye’ye geldi ve Başbakanlık arşivinde araştırmalar yaptı. 1950’de yeni açılan Ankara Üniversitesi İlâhiyat fakültesine sözleşmeli profesör olarak atandı. 1964-1971 yılları arasında Konya Yüksek İslâm Enstitüsü, 1973-1977 yılları arasında Erzurum Yüksek İslâm Enstitüsünde hocalık yaptı. Tito rejimi tarafından Yugoslavya’ya girişi yasaklanan Okiç’in, değişik sebeplerle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da olamayınca -Muhammed Hamidullah gibi- “vatansız” olarak ülkemizde -zaman zaman da maddi sıkıntılarla birlikte- yaşadı.

9 Mart 1977’de Ankara’da vefat etti.

Vasiyeti gereği ülkesine götürülüp defnedildi. O tarihte talebesi Süleyman Ateş, Diyanet İşleri Başkanı idi. Okiç’in hayatı ve eserlerini konu alan Armağan kitap 1978’de Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi tarafından yayınlanmıştır: Prof. M. Tayyib Okiç Armağanı

Ankara İlâhiyat Fakültesinin Tefsir, Hadis, Fıkıh gibi temel derslerini okutan Okiç, daha sonraki yıllarda söz konusu Fakültenin hocaları olacak olan asistanların yetişmesinde büyük emekleri vardır. Özellikle Tefsirde İsmail Cerrahoğlu, Süleyman Ateş, Hadiste Talat Koçyiğit, Mehmet Hatiboğlu, Fıkıh’ta Abdülkadir Şener’i saymak gerekir. Hocamızla ilgili olarak topladığım bütün bilgi, makale ve belgeleri, hakkında Uludağ Üniversitesinde doktora tezi hazırlayan hemşehrisi Behlul Kanaqı’ya verdim. O da tezini 2017’de tamamladı.

Ülkemizde yayınlanan bazı eserleri şunlardır:

1.Bazı Hadis Meseleleri Üzerine Tetkikler, İstanbul 1959, Ankara 2017 (Atlas Yayınları)

2.Kur’ân-ı Kerim’in Uslûb ve Kıraati, Ankara 1963

3.İslâmiyet’te Kadın Öğretimi, Ankara,1981/2021 (Atlas Yayınları)

4.Sarı Saltuk Meselesi, Ankara, 2017 (Atlas Yayınları)

5.Tefsir ve Hadis Ders Notları, Ankara, 2017 (Atlas Yayınları)6

6.Makaleler I Ankara 2021

7.Makaleler II Ankara 2021

Makaleleri

Muhammed Tayyib Okiç, Türkçe bildiği için Hamidullah ve Tanci’ye göre bir farklılık arz etmektedir. Ankara İlâhiyat Fakültesi Dergisinde birçok makalesi yayınlanmıştır. Sarı Saltuk meselesiyle ilgili olarak Yusuf Ziya Yörükan’la girdikleri ilmî tartışma için yazdıkları, ayrı bir kitap olacak kadar geniştir. (Yarım yüzyıl sonra ayrı bir kitap olarak basılmıştır.) Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi Dergisi’nin 1975’te yayınlanan 1. Sayısında yer alan Mevlid ile ilgili uzun makale de, henüz aşılamayan araştırmalardan biridir: Çeşitli Dillerde Mevlidler ve Süleyman Çelebi Mevlidinin Tercemeleri.

Talebesi Mustafa Ateş’in Arapça’dan tercüme ettiği Tasavvuf ve Hayat isimli esere (İstanbul 1966) takriz yazdığı gibi 1969 yılında yayınlanan Mahir İz’in Tasavvuf isimli eseri için de tanıtım yazısı yazmıştır. (İslâm Medeniyeti, sy. 22 Ağustos 1969)

On kadar yabancı dil bilen hocamızın kütüphanesi Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesine intikal etmiştir. Mehmet Mahfuz Söylemez’in kütüphane ile ilgili yazısı Siirt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisinin 1. sayısında yayınlanmıştır.

28-29 Haziran 2010 tarihinde Türkiye-Bosna Hersek makamları ortaklaşa Saraybosna’da Prof. M. Tayyib Okiç Sempozyumu tertiplemiştir.

İstanbul Pendik’te Prof.Dr. Muhammed Tayyib Okiç Anadolu İmam Hatip Lisesi eğitim ve öğretimine devam etmektedir. Hocamızın hayatı, ahlâkı ve eserleri için Diyanet İslâm Ansiklopedisi’nin ilgili maddesine de bakılabilir.

Makaleleri bir araya toplayarak neşreden Şenol Korkut ve Osman Özbahçe’ye teşekkür borcumuz vardır.

Netice

Hz. Muhammed Mustafa’nın getirdiği esasları insanlığa sunmak için bir ömür gece gündüz çalışan Üç Muhammed’e borcumuz çoktur. Onlar hizmetlerini ilim aşkıyla ve Hz. Allah’ın rızası için yaptıklarından bizden sadece dua istemektedirler. Fakat gurbet hayatının çileleri içinde, kendi ülkelerine girememe ıstırabını unutarak bizleri/bir nesli besleyip büyüten bu insanların hiç biri hatasız ve kusursuz olduğunu iddia etmemiştir. Hiç bir âlim de böyle bir kirli çukura düşmez. Aksine onlar hatalarını gösterenlere gönülden teşekkür ederler. Fakat bu zatlar için ülkemizde yaşayan bazı kimselerin reva gördüğü, tenkit sınırlarını aşan ölçüsüz lafların altından nasıl kalkacaklardır?  Büyük Mahkeme’de bunun hesabını nasıl vereceklerdir? Bu sorunun cevabını bilmiyorum.

Okumaya Devam Et...

Şahsiyet

Abdülhak Hamid Tarhan ve Evlilikleri

Hamid’in görevden alınması, büyük ihtimalle Ali Kemal’in deyişiyle Babıâli’de herkesin diline dolanan ve pek hoş karşılanmayan dedikodularla abartılı şekilde dolaşan bu tuhaf sırra, yani Lüsyen’le olan ilişkisine değil, onun muhtemelen zincirden boşanırcasına gittiği gecelerin birinde, bir gece kulübünde masasına davet ettiği kadın tarafından hakarete uğramışlığının ve kavga ettiği kişilere kartvizitini çıkarıp gösterdiği halde, üzerinde Türk elçisi yazılı bir kartın yırtılıp suratına fırlatılmışlığının Osmanlı Hükümeti’nce affedilmemiş olmasından dolayıdır.

EKLENDİ

:

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan yolda, karizmatik kişiliği ve yazdığı eserlerle, dostunun da düşmanının da övdüğü Abdülhak Hamid, fenomen bir şairdir. Şairliği yanında, kadınlara karşı olan zaafları ve evlilikleriyle hep gündemde kalır. Bizim bu yazıyı yazmaktan amacımız, belli sınırları koruyarak ve titizlikle hareket ederek büyük insanların aile hayatına, aşklarına, vefa ve duygularına neşter vurarak dersler çıkarma amacına yöneliktir. Bu yazıda, ne şair Abdülhak Hamid’i yerin dibine batırmak ne de şu veya bu şekilde onun kişiliğini lekeleyerek vitrine dizmektir gayemiz.

Tanzimat’tan Cumhuriyete geçişte büyük devlet adamı ve şairlerin, oluş veya bir türlü olamayış buhranı içinde kıvranan toplumun, aile hayatının ve kişilerin gelip geçen ve akıp giden dalgacıklarına, çalkantı ve çırpıntı unsurlarına egemen olan anafor ve yabancı kadınlarla evlilik olayı, incelenmeye değer bir konudur… Abdülhak Hamid, bunlar içinde bir prototip olduğu için onu gündeme taşıyıp paylaşmak istedim.

Abdülhak Hamid, 1852’de İstanbul’da Bebek’teki Hekimbaşı Yalısı’nda, köklü ve eski bir ulema ailesinin bireyi olarak dünyaya gelir. Babası, tarihçi ve diplomat Müverrih Hayrullah Bey, annesi Kafkasya’dan kaçırılmış bir cariye olan Münteha Hanım’dır.

Düzgün bir eğitim hayatı görmeyen Abdülhak Hamid, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e gelinen kertede, kendisine saygıdan öte hayranlık duyulan ve yüceltilen başka bir şair, hemen hemen yok gibidir edebiyat camiasında…

Süleyman Nazif, onu göklere çıkarır ve kendisine “Şair-i Azam” lakabını takar. Bu yakıştırma ve patent, Süleyman Nazife aittir. Celal Nuri: “Shakespeare bile bazen Hamid’e yaklaşıyor” der. Birbiriyle kanlı bıçaklı olan Tevfik Fikret ve Mehmet Akif, Hamid hayranlığında birleşirler. Yahya Kemal, sırf Hamid’i görebilmek için Paris’ten Londra’ya gider. Şair-i Azam”dır Hamid, birkaç nesil edebiyatçıyı büyüleyen bir sanatkârdır o…

Üstad Necip Fazıl: “Meselâ, en gülünç yaftaydı, o, Hamid’in kuyruğuna takılan “Şair-i Azam” tenekesi. Şairlik, masonluk muydu ki, “üstad-azam” dercesine “en büyük” manasına bir sıfatla ifade edilmiş olsun?… Eğer Süleyman Nazif bu tenekeyi Hamid’in kuyruğuna takmamış olsaydı, kim, neyin farkında olacaktı ve takıldıktan sonra da kim, neyin farkında oldu?…

Üstad, Hamid’in son demlerindeki hayat tarzını ve yaşadığı Nişantaşı’ındaki  evini şöyle tasvir eder. “Abdülhak Hamid’in evine, başında siyah satenden takkesi İbnül Emin Mahmud Kemal ile Ekrem Ve Cemal Reşid’in babaları, “Nazariyat-i edebiye” yazarı eski bakanlardan Reşid Rey de gelir ve bunlar Şair-i Azam ile “Yâd-i mazi (geçmişi anma) kılıklı, tatlı tatlı konuşurlardı. O zaman Hamid’in tiryakisi olduğu Genç Şair (Necip Fazıl’ın kendisi), bu muhterem adamların meclislerini bomba mizacıyla örselememek için bir kenara çekilir ve Lüsyen Hanımefendi (Abdüklhak Hamid’in dördüncü eşi) ve bazı kadın misafirleri arasında otururdu. Lüsyen Hanım, onu ecnebi ziyaretçilerine şöyle tanıtırdı:

-Otuzundan eksik şairlerin en üstünü!..

Bu “otuzundan eksik” sözü, o zamanlar moda, Fransızca bir tabir…

Hamid, resmi olarak dört defa evlenir. 1874 yılında Edirne’de ağabeyi Nasuhi Bey’in konağında Pirizâde ailesinden on üç yaşındaki Fatma Hanım ile evlenir ve onunla beraber İstanbul’a gelir. Çiftin, Abdülhak Hüseyin ve Hamide adında iki çocuğu olur. Abdülhak Hamit, evliliğinin bu yıllarında, ilk şiirlerini yazmaya, başlar.

1883’te Bombay konsolosluğuna atanır. Hasta olan hanımına, havasının yarayacağını düşünerek bu görevi memnuniyetle kabul eder. Üç yıl kaldığı Bombay’da (Hindistan) doğanın güzellikleri, kendisine coşkun şiirler için ilham kaynağı olur adeta. Ancak Fatma Hanım’ın durumu iyileşmeyip verem teşhisi konulunca, ailesi ile İstanbul’a doğru dönüş yoluna çıkar. Fatma Hanım, İstanbul’a varamadan Beyrut’ta vali olan Nasuhi Bey’in konağında hayatını kaybeder (1885).

Şair, Beyrut’ta kaldığı kırk gün boyunca, her gün Fatma Hanım’ın mezarını ziyaret eder ve ünlü şiiri “Makber ‘i” yazar. Makber’in yayımlanması ile ünü birden artar ve bu ünü imparatorluk sınırlarına taşar. O güne kadar düzyazı alanındaki eserleriyle tanına Hamid, eşinin ölümünden sonra şairliği ile anılır olur. Neden anılmasın ki o:

“Eyvâh! Ne yer ne yâr kaldı,

Gönlüm dolu ah ü zâr kaldı.

Şimdi buradaydı gitti elden,

Gitti ebede gelip ezelden.

 

Ben gittim o hâksâr kaldı,

Bir köşede târumâr kaldı.

Bâkî o, enîs–i dilden eyvâh!

Beyrût’ta bir mezâr kaldı.”

 

Üstad Necip Fazıl’a göre, onun bu ünlü şiirini “Lüsyen Hanım’a sorarsanız, şaheseri bilinen “Makber”i, ilk sevdiği ve evlendiği kadın, meşhur Fatma Hanım’ın ölümünden, onun ölmüş farzıyla yazılmıştır. Korkunç sanatkâr hokkabazlığı!..”

1890’da Bayan Nelly adlı İngiliz hanımla-ki Beyrut’ta hanımının vefat ettiği günlerde başlar bu duygusallık- evlenen Hamid, 1895’te Lahey elçiliğine atanır. İki yıl sonra Londra Elçiliği Müsteşarı olarak yeniden Londra’ya gider. Eşinin rahatsızlığı üzerine İstanbul’a dönen şair, 1900-1906 yıllarını İstanbul’da geçirir. 1906’da Brüksel büyükelçiliğine atanınca eşini, İskoçya’daki ailesinin yanında bırakarak Brüksel yolunu tutar Hamid.

Vereme yakalanan eşini, çok sevmesine rağmen başka kadınlarla birlikte olmaktan kendini alamayan Abdülhak Hamid, Florence Ashly ile birlikte yaşamaya başlar ve onu İstanbul’a getirir. Eşinin, durumu öğrenmesi üzerine, onun yanına dönmek zorunda kalır. Bayan Nelly’nin, 1911’de veremden ölmesinden sonra tekrar İstanbul’a döner. Ölen eşi için “Medfen” adını vereceği “Makber”’e benzer bir eser yazmayı düşündüyse de bu hayalini gerçekleştiremez. Ailesinin önerisiyle üçüncü evliliğini 1911 yazında Cemile Hanım ile yapan Hamid’in bu evliliği, ancak 20 gün sürer. Cemile Hanım’dan ayrılan Hamid, Brüksel’e dönmeyi tercih eder.

1912’de Hamid, 18 yaşındaki Belçikalı Bayan Lüsyen (Lucienne) ile dördüncü defa evlenir ve onunla İstanbul’a döner. Bu evliliğin ilginç yanları vardır kuşkusuz. 1908’de Brüksel ortaelçiliğine atanan Hamid, Lüsyen Hanım’la orada tanışır. Aralarındaki büyük yaş farkına rağmen, 6 Mayıs 1912 günü Londra’da onunla evlenecek ve 6 ay sonra Sadrazam Kâmil Paşa Hükümeti’nin Dış İşleri Bakanı Noradungyan Efendi tarafından görevden alınır.

Hamid’in görevden alınışının, onun “zendostluğu”na (kadınlara aşırı düşkünlüğüne) bağlayanlar olmuştur. Büyük bir Hamid hayranı olan Ali Kemal, görevden alma olayını İkdam Gazetesi’ndeki bir başyazısında (7 Ocak 1913):  “Öyle bir sahib-i dehâyı, bi-perva azleden Hariciya Nazırı’nı (Dış İşleri Bakanı) eleştirerek şiddetle kınar ve güya Hamid’in gereğinden fazla kadınlara aşırı düşkün olduğu ve memuriyet rütbesine uygun düşmeyen bir kadınla beraber yaşadığı için” bu hareketin kendisine reva görüldüğünü iddia eder. Ali Kemal’ın, “göreviyle bağdaşmayan bir kadın” dediği, Lüsyen Hanım’dan başkası değildir.

Hamid’in görevden alınması, büyük ihtimalle Ali Kemal’in deyişiyle Babıâli’de herkesin diline dolanan ve pek hoş karşılanmayan dedikodularla abartılı şekilde dolaşan bu tuhaf sırra, yani Lüsyen’le olan ilişkisine değil, onun muhtemelen zincirden boşanırcasına gittiği gecelerin birinde, bir gece kulübünde masasına davet ettiği kadın tarafından hakarete uğramışlığının ve kavga ettiği kişilere kartvizitini çıkarıp gösterdiği halde, üzerinde Türk elçisi yazılı bir kartın yırtılıp suratına fırlatılmışlığının Osmanlı Hükümeti’nce affedilmemiş olmasından dolayıdır.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “Gençlik ve Edebiyat Hatırları”nda, kendileri gibi gençler dururken bir bar kızının yaşlı Hamid’e niçin bağlandığını sorgulandığında, kızdan şu cevabı alır. “İl est un tigre” (O, bir kaplandır).

Kırk yıllık Hariciye Hatırları’nda Esat Cemal Paker, Hamid’in Londra günlerine, onun şu beytiyle atıfta bulunur.

“Şaribü’l-leyli ve’n-neharım ben

Karlar altında nevbaharım ben” (Ben, gece gündüz içen biriyim. Karlar altındaki bir İlkbahar gibiyim).

Hamid, Lüsyen’le ölünceye kadar ayrılmama yeminini ettiği halde, bu yeminini bozar ve 1920’de eşi Lüsyen Hanım’dan dostça ayrılır. Hamid, Lüsyen’i 1920 yılının Ekim ayında bir İtalyan asilzâdesiyle, Kont (Dük) ile Soranzo (Soranza) ile deyim yerinde ise, kendi eliyle evlendirir. Lüsyen Hanım (Kontes (Düşes) Soranzo (Soranza)’dır artık…

Ancak Lüsyen Hanım ile yazışmayı sürdürmekten geri kalmaz Abdülhak Hamid… Eski eşi Lüsyen Hanım, 1927’de İtalyan eşini ve kontes unvanını terk edip 7 yıl sonra kendisine, yani Hamid’e tekrar dönecektir. 1929 yılında gerçekleşen ara seçimde TBMM III. dönem İstanbul milletvekili olarak meclise giren Hamid, IV. ve V. dönemlerde de İstanbul milletvekilliği görevini sürdürür.

12 Nisan 1937’de devletin kendisine tahsis ettiği bir apartmanda, Maçka Palas’ta hayatını kaybeder. Ulusal cenaze töreniyle Zincirlikuyu Asri Mezarlığı’na gömülür. Bu yeni mezarlığa gömülen ilk kişi o olur.

Okumaya Devam Et...

Çok Okunanlar