Bizimle İletişime Geçin

Şahsiyet

Boş Çatal, Açık Mektup

Bugün yaralarım yerinden oynadı, ruhum çözüldü. Her seferinde kapatmaya, üstünü örtmeye, bizi dağıtacak derinlikte bir konuşmadan olabildiğince uzak durmaya çalışan ben yine hikâyenin tam da ortasına düştüm ve içinden nasıl çıkılacağını bilemez bir hâlde biraz dua biraz sabırla ortamı değiştirmeye çalışıyorum.

EKLENDİ

:

Rahmetli Mustafa Çalık’la arada yazdıklarımı paylaşmaktan büyük bir mutluluk duyardım. O da sağolsun üşenmez fırsat buldukça düşüncelerini bana yazmaktan geri durmazdı. Onun başından sonuna sorumluluğunu üstlendiği dergisinde (Türkiye Günlüğü) birkaç yazım yer almıştı. Ama ben en çok da onun, okuyan yazanların edebiyat diye tanımlamaktan keyif aldıkları bir mecrada yazdıklarıma lütfedip gönderdiği açıklayıcı-besleyici notlarından bahtiyar olurdum. Aşağıda sevgili Mustafa Çalık ağabeyin benim bir sene-i devriye münasebetiyle yazıp kendisiyle paylaştığım metnime gönderdiği “cevabî mektubu”nu sunuyorum. Metne ve imlâsına hiçbir şekilde müdahale edilmemiştir. Bu iç açısına vesile olan hikayemi de aşağıda ek olarak paylaşıyorum. Allah her ikisine de rahmet eylesin, mekânları cennet olsun.

***

Sayın Necdet Subaşı’ya açık mektup

Necdet Hoca, kardeşim…

İki kere okudum yazdıklarınızı… Saat sabaha karşı 4:15 civarı… Evlât kaybı gibi bir acı yaşadığınıza -maalesef- yeni muttali oluyorum… Okurken nutkum tutuldu desem yeridir. Babamın ölüm yıldönümü 9 Ocak… Senelerdir bir şey yazmak isteyip aslâ yazamadığım, elimin varmadığı, varamadığı yıl dönümlerinden biri, 35.’si… Yazmaya çekindiğim iki vak’adan biri; diğeri de anneciğimin vefâtı… Sizin yazdıklarınızı okuyunca bir kat daha arttı çekingenliğim… Anladım ki, ben “ciğer acısı”nı yazamam. Yazsam yazsam belki ve sadece Halim’i yazabilirim. Kardeşim Halim öldüğünde ben 3,5 yaşında idim, Halim 15 günlüktü. 15 gün ömür sürmüştü kardeşim. Niye bilmem, ben onu öyle sevmiştim ki, gidip gelip öpmelerimden anneciğim bîzar olmuştu. Onu babamla birlikte, çiseliyen Nisan yağmuru altında Çalık Hanlarından Çalık Köyü’ne götürdüklerinde ben ahşap farsılı pencerenin sahanlığında peşlerinden bakıp katılarak ağlıyordum, ne ablam, ne de ninem beni teskin edebilmişlerdi… Sonra senelerce Halim’in yastığını kimseye vermedim, başımı üstüne koyup o yastıkda uyudum 8-9 yaşıma kadar… Hatırlıyorum, kayısı renkli desenleri olan “pazen”den bir kılıfı vardı… Sonra ne oldu o yastığa, hatırlamıyorum; galiba kullanılamayacak kadar epridi kılıfı ve yünü de başka bir şeye aktarıldı. Belki de ben büyüdüm, ölüm küçüldü mü, bilemiyorum; fakat ben Halim’i hiç unutamadım. Yetişkin yaşlarımda bile anneme, babama O’nun bahsini açar, ölüm sebebini -kaçıncı def’adır bilinmez- bir kere daha sorardım; anam “al bastı uşaam” derdi, babam öyle demezdi de şöyle bir cümle kurardı, her seferinde: “Oğlum, yaşasa en babayiğitiniz o olurdu herhalde; çok başka çocuktu yavrum…” Babam öyle dedikçe ben yeniden 3,5 yaşımın sabî hüznüne gömülürdüm sanki… Mezarları babaannemle yan yana, hattâ koyun koyuna… Her uğradığımda ikisini beraber özlüyorum ve iyi ki Müslüman’ız, iyi ki “öte Dünya”ya itikadımız var, diye Yaradana şükrediyorum. Cümlemizin ölmüşlerine rahmet, kalanlarına sıhhat, metânet ve selâmet niyâzı ile bâkî selâm ederim kardeşim…

Mustafa Çalık

6 Ocak 2020 (Saat, 05:00)

 

***

 

5. Çatal

Ben hep kendi yasımı yaşadım, cesaret edip de çocukların neler yaşadığını dinlemeyi göze alamadım. İzmir’den o kötü haber geldiğinde ben çoktan hastanenin yolunu tutmuştum. Ayla beni aradığında Ebuzer’in durumunun iyi olmadığını öğrenmiş, “Tamam, eve daha yeni vardın, yoruldun ama sen yine de çık gel!” dediğinde ben her zamanki gibi Ebuzer’in son günlerde sık sık değişen hâllerinden biriyle karşılacağımızı düşünmüş, yakın arkadaşlarımdan Erol Hoca’yı aldığım gibi yola koyulmuştum. Evden nasıl çıktım, yola nasıl girdim, hastanenin önünde o hiç beklemediğim haberle nasıl öyle sille tokat karşılaştım, bilmiyorum. Bunların hepsi bambaşka birer bahistir ve o ilk günkü acısıyla hissedilmeye devam etmektedir.

Bugün yaralarım yerinden oynadı, ruhum çözüldü. Her seferinde kapatmaya, üstünü örtmeye, bizi dağıtacak derinlikte bir konuşmadan olabildiğince uzak durmaya çalışan ben yine hikâyenin tam da ortasına düştüm ve içinden nasıl çıkılacağını bilemez bir hâlde biraz dua biraz sabırla ortamı değiştirmeye çalışıyorum.

Herkesten önce uyandım. Ayla’ya da çocuklara da jest olsun diye kalktım sofrayı ben kurdum. Her zaman değil ama arada bunları yapmak hoşuma gidiyor. Zaten böyle şeyler ne Ayla’dan ne de çocuklardan bana kalır. Elimin bu tür şeylere yatkın olmadığını herkes gibi ben de bilirim ama yine de bu beceriksizliğimin üzerine yatan biri de değilim.

Uyandığımda ne yapacağımı bilemez bir hâldeydim. Bugün 5 Ocak’tı ve aradan geçen on dört yıla rağmen değişen hiçbir şey yoktu. Kayıp yerinde duruyordu, acılar bir dokunulmaya görsün kaldığı yerden yola revan olmak için asla insaf etmiyordu. Bir şeyler yapmak iyi gelirdi belki; belki uyduruk bile olsa bir meşguliyet bu tuhaf günün ağırlığından kurtulmak için bana iyi gelebilirdi. Sofrayı ben kurayım, masayı ben donatayım dedim. Sonra da kalkar milleti kaldırırdım.

Öyle de yaptım; çayı demledim, peyniri, zeytini dolaptan taşıyıp sofraya koydum. Salata için domates falan yıkadım. Artık gerisi bizimkilerin işiydi. Sabahları Esra’nın yaptığı omletler her zaman güzel oluyordu. Çayı zaten demlemiştim. Oturup mevzuyu keyifli bir yerden açıp günü kurtarmak da Ali’yle bana kalacaktı. Ayla giderek daha fazla hissettiği sağlığıyla hepimiz için bir mutluluk vesilesiydi. Artık daha fazla yürüyebiliyor, ayaklarıyla çalım atabilecek kadar kendini iyi ve rahat hissediyordu. Tamam, her şey çok güzeldi, belli ki Allah bu özel günün ağırlığını evdeki herkese, ben hariç herkese unutturmuştu. Şimdi onlara kalkıp “Ebuzer bugün” diye bir cümle kursam onları toparlamam saatler alırdı. Ebuzer’in adı bizimkiler için zapt edilmesi güç bir barajın kapaklarını zor bela açmak gibi bir şeydi. Zordu arkasını getirmek. Bunu bilirdim, ona dikkat ederdim. Aslında bir ben değil evde yaşayan herkes bu konuda açıkçası dikkatli davranırdı. Onu ne uluorta bir mecliste ne de sonunu şöyle adamakıllı getiremeyeceğimiz bir bağlamda konuşmayı göze alabilirdik. Ondandır öyle suspus kimin aklına düşerse o kendi usulünce içeride bir yerde sessiz sedasız çığlıklarla acısını kapatmaya çalışırdı. Bilirdim herkes kendisi için iyi olabilecek bir yöntem bulabilmiş, herkes bir yolunu bulmuş acılarına kement atmayı başarmıştı.

Beni çalışma odamdan mutfağa kahvaltıya çağırdıklarında artık her şey hazırdı. Sofra tastamamdı, herkes masadaki yerini almış artık sıkı bir pazar kahvaltısı için kusursuz bir hazırlıkta sona gelinmişti. Hepimiz Esra’nın sıra dışı sorusuyla irkilip canlandığımızda hikâye de başlamıştı. “Sahi,” dedi Esra, “biz dört kişi değil miydik? Ne diye sofraya kalkıp da beş çatal koydum?”

Eminim hepimiz hızla orada o masa etrafında kaç kişi olduğumuzu teker teker sayma gereği duymuştuk. Benim zihnim kendimizi hep altı kişi olarak görmeye hazır olduğu için bir an sendeledim. Sahi fazla olan değil eksik olan vardı ama toparlanmam zaman almadı. Asıl bombayı Ayla patlattı. “Beşincisi Ebuzer’in, ona ayan olmuş olmalı, eminim o da aramızdadır şimdi.”

Yaşadığımız gergin sessizliği anlatmaya kelimelerin yeteceğini sanmıyorum. Hepimiz bir hoş olmuştuk. Hayatı olabildiğince rasyonalize etmeye çalışan benim gibi birinin bile hiç de rastlantı sayılmayacak bir şekilde garip bir çöküntü duygusuyla sarsıldığı bir anda yanımdakilerin neler yaşadığını söylemeye dilim varmıyor. Herkes bana dönmüş ve “Ebuzer şimdi orada ne yapıyordur? Acaba kendinden önce ve sonra oradaki yerlerini alanlarla görüşüyor mudur? An itibariyle orada ne hâldedir?”den başlayıp önü arkası kestirilemeyen onlarca soruya arka çıkan bir sürü şey… Cevaplamak bana düşmüştü. Benim o taraflardan gelmişliğim tabii ki yoktu ama belli ki ev halkı onunla ilgili güzel şeyler bekliyordu. Benim ölümden sonraki hayat ve mezar ahvali üzerine bildiklerim şimdi pek çok kişi tarafından yadırganacak derecede akıl dışı sayılsa da ben yine de bildiklerimi söylemeyi ihmal etmedim. “O şimdi cennet bahçelerinden birinde, hepimizden rahat bir şekilde bizim de ona katılmamızı bekliyor. Sonra da hepimiz birlikte o büyük güne kadar bekleyeceğiz, ardından Allah sonumuzu hayır etsin, asıl mesele orada ama Ebu çok şanslı, kurtardı kendini. Biz ondan sonra çok ağır yükler yüklendik, bakalım ne olacak hâlimiz!” türünden yakınmalarla dolu bir sürü şey söyledim. Lafı uzatıyor gibi anlaşılsam da aslında hep geçiştiren bir yerde durmayı tercih ederim. Konu üzerine bir şeyler söylediğimde dilim dolaşıyor, içime bir sancı giriyor, en çok da onu uğurladığımız günkü o yalnızlığımla kahrolup duruyorum.

“O günleri kapatalım, o defterleri açmasak daha iyi. Hepimiz kalkıp ona bir Yasin gönderelim, ruhunu şad edelim.” dedim. Ama biter mi?.. Esra, “Baba,” dedi, “asıl siz ağabeyimin haberi bize geldiğinde o gün o gece ne yaşadıklarımızı bilmiyorsunuz. Siz oradaydınız, annem de sen de ağabeyimle beraberdiniz. Biz haberi aldığımızda ben, ablam ve Ali, bir de kulakları kirişte dedem ve babaannem bir de amcam… Bizim burada nasıl paramparça olduğumuzu hiç düşündünüz mü?”

“Biz daha çocuktuk baba, kaybetmenin de bulmanın da tam olarak neye karşılık geldiğini bilmeden kendimizi aniden başlayan bir çığlık ve feveranın içinde bulmuştuk. Ablam bize ayetler okuyor, kendi hüznünü bastırarak bizi ferahlatmaya çalışıyordu. Dedem de ninem de çoktan kendilerini kaybetmişlerdi, hepimiz şoktaydık. Biz ağabeyimizin birkaç gün içinde eve döneceğinden o kadar emindik ki şimdi bu da nereden çıkmıştı? Perişandık, ne yapacağımızı şaşırmıştık. Konu komşu bize çıkmıştı. Herkes ağlaşıyordu; telefonlar susmuyor, bir yandan da Konya’da kalkacak cenaze için hızla toparlanmaya çalışıyorduk. Ölüm, acı, yas, toplanma, yolculuk, karanlık, hüzün… Babacığım siz bunları bizden hiç dinlemediniz!”

Sonra Esra ve Ali o uzun yolculuklarını anlattılar. Onlar oradan gecenin ortasında Konya’ya hareket ettiklerinde ben de İzmir’de Ayla’yla kafa kafaya vermiş, birbirimizin gözünün içine bakmaktan sakınarak kendi içimizde eşelediğimiz acılarımızla sabaha erişmeye çalışıyorduk. Çiçek Ablaların evindeydik, ilk kez bir acıyla bu kadar şiddetle karşı karşıya gelmiştik. İnanç, bilgi, kader, hüzün hepsi de birbirinin içine girmiş doğru olanın ölüm olduğu bir celsede bir açıklama peşinde koşturuyorlardı.

Kalktık, sofradan sonra odalarımıza çekildik. Bizi rahatlatacak ne olabilirdi; onu düşündük. Ebuzer’e gıpta ettim, bildiğim duaları gönderdim. “Şimdi burada olsaydı ne güzel olurdu.” dedim. Sonra da onun takdir-i ilahinin kucağında olduğunu fark ettim ve rahatladım.

(5 Ocak 2020)

[Subaşı, Necdet (2022). Yaklaşınca Haber Ver, Mahya: İstanbul, ss. 206-209]

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çok Okunanlar