Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Bu Şehrin Geceleri

EKLENDİ

:

Sevdiklerimi özlediğimde, gurbet olanca ağırlığıyla üzerime abandığında, o “kimim ben” sorusuyla kaybolduğumda ve mahpus burukluğundaki şu günlerin kasvetinde nasıl dağlar yüreğimi Ferdi Tayfur’un “Bu şehrin geceleri”.

“Bir başka hüzün taşır bu şehrin geceleri…”

Şehir ve hüzün, ne hoş bir terkiptir!

Dibine kadar keder, jilet gibi keskin, kahır yüklü ve kabuk bağlayan yaraları kanatır bir bir.

Anacığımdır, Ankara’ya gideceğimi haber aldığında korkudan donakalmış gözleriyle “bunu yapma oğul” yakarışıdır. “Az daha sabret, öleyim de öyle git” demek istemesidir, suskunluğu, boynunu büküp bir derde daha sabır dilemesidir.

Yoğun bakım servisidir, loş ışıklar altında inleyen hastalardır, tabiptir, ağrının bedeninde mi ruhunda mı sızladığını bilememenin naçarlığıdır.

Gecenin dipsiz karanlığına bir ip sarkıtıp sıcak yazlara, aydınlık baharlara ulaşmak özlemidir.

Taha’nın mahzun çehresi, heyecanı, hayalleridir.

Genç aşıklardır, bir sevdaya tutulup ebediyete sürükleyecek bir dirilişin dilencileri..

Riyasız bir çocuk ağlamasıdır, bir anne çığlığıdır, saf.

Yorgun şoförlerdir, yüzüklü, tespihli, pos bıyıklı adamlardır.

Pazar torbasında ciğerparelerine rızık taşıyan, pörsümüş giysileri içinde yaralarını örten, şikâyet etmeyen, birer abide gibi onurlu analardır.

Sevgi ve merhamet tüten evlerin briketlerindeki çiğliği çiçekleriyle örten sarmaşıklardır.

Merhametinden veren, erdemiyle yeşerten Yusuf yüzlülerdir.

Taş medresede salçalı suya talimdir, hayal ülkesine yürüyüştür.

Irgattır pamuk tarlalarında, tepesinde tatlı tepsisi gezdiren çocuktur: Bal gibi, bal…

Alamanya’dan izne gelen akrabanın “dünya büyük” dediği bir sohbette “orası neresi ki” sorusudur.

Havada uçan demir yığınına tutunup bulut denizinde kaybolmaktır.

Şehrin bir yerlerinde kedere gark olmuş evsiz garibanların hissiyatıdır: “Bazen dilde bir eyvah, bazen olmayan bir sabah, bu şehrin geceleri.”

Dost bildiğinin, beklenmedik bir durakta indirdiği, ölümcül darbesiyle bir daha doğrulamamacasına yıkılışındır.

Şehir ve hüzün, gecenin dinginliğinde kalbinde tutuşan amansız yangınlardır.

Gecekondu evlerimizin tozlu sokaklarında dondurma satıcılarıyla dünyalarımıza yerleşen şehir ve hüzün kol kola idiler. Üç tekerlekli küçük bir arabada plak düzeni, büyük hoparlörlerden bombardıman edilen ergenliğimiz, gençliğimiz, umutlarımız, hayal kırıklıklarımız, sabrımız ve duamız.

Bir başka hüzün taşıyan şehrin gecelerinde yüreklerimiz bombardımandan arta kalandı.

Anneler uzaklara saldıkları çocuklarını özler, babaların yorgunluğa yenik düşen çehreleri, şakaklarında ansızın beliren beyazlık ve çocuklar, büyürlerdi. Ve reyhanlar, teneke saksılarda ikindi serinliklerinde cennet kokarlardı.

Şehir hüzünle güzel, hayat onunla anlamlı: “Kimini yıkıp gitti, kimini yakıp gitti, seni de alıp gitti bu şehrin geceleri.”

1989, on sekiz yaşım, sevdam, ebediyet özlemim, serüvenim ve böyle bitsin diye dua ettiğim, şehrin hüznünde saklıdır.

Çok Okunanlar