1. Anasayfa
  2. Edebiyat

Büyük İnsanların Cömertliği: Üstad Necip Fazıl Kısakürek

Büyük İnsanların Cömertliği: Üstad Necip Fazıl Kısakürek
0

Ruhun özelliğini ve açığını ifşa eden iki uç vardır insanoğlunun doğasında… Cimrilik ve israf… Bunun yanında insana değer katan ve toplumda ona yer ayıran özellik ise cömertliktir.

Allah’ın verdiği nimetin kıymetinin bilen, onun kendisine verilen emanet olduğunu, rastgele ya da nefsini ve keyfini okşamak için değil, yerli yerince, Tanrı rızası için ve layık olduğu hizmete sarf edilmesidir cömertlik… Bunun yanında eldeki hizmet güçlerini ve imkânlarını bulanık ya da kısır niyetlere yatırmak, elde tutup onu bir nevi varken yok haline, sağ iken ölü durumuna getirmek ve düşürmektir cimrilik ile israf…

Zamanımızı, maddi varlığımızı ve yeteneklerimizi ve deneyimlerimizi, yerli yerinde ve gereğince ideal uğruna harcamamız cömertliktir.  Hatta erdem ve görevdir aynı zamanda… Cimrilikle israf, aynı ruhun, yani içe dönük ya da dışa dönük şekilleridir. Cimri, müsriftir, müsrif de cimridir daima… İdealist insan, bu iki ruh halinden Tanrı’ya sığınmalıdır her zaman…

Gazeteci, yazar ve spiker Baki Süha Ediboğlu anlatıyor: “Ben, Necip Fazıl’ı 1935 yılı sonlarında İstanbul’da tanıdım. Daha sonraları, Ankara’da sık sık görmeye başladım kendisini. Ağaç dergisini çıkarıyor (1936), etrafını alan dostlarını ve hayranlarını lokantalara götürüyordu. Avuç dolusu paralar sarf ediyordu Necip Fazıl. Neme lazım, eli açık, hatta müsrif bir insandı. Para, onun avucundan hazan yaprakları gibi uçar giderdi. Bu yüzden ona aramızda “PRENS” adını vermiştik.

Bir akşam 7-8 kişilik bir grup halinde bizi, Ankara’daki meşhur Tabarin’e götürmüştü. Aramızda hasisliği (cimriliği )ile meşhur rahmetli Nahit Sırrı Örik (çevirmen) de vardı. Geç saatlere kadar yiyip içip eğlendikten sonra Necip Fazıl hesap istedi. Hesabı getiren garsona da paranın para olduğu zaman tam 50 lira bahşiş bıraktı. Hepimiz hayret içinde kaldık… Hele Nahit Sırrı, o incecik sesiyle bağırarak isyan etti:

Ayol siz delirdiniz mi?… Hiç 50 lira verilir mi?

Necip Fazıl, bir milyarder edasıyla fütursuz cevap verdi.

–Hani ben sizden bir zamanlar 50 Lira borç istemiştim de paranız olduğu halde, param yok, veremem, demiştiniz. İşte şimdi o 50 Lirayı ben bir garsona veriyorum. Sizi birazcık olsun para kullanmaya alıştırmak istiyorum…

Nahit Sırrı, kendi cebinden bir kuruş çıkmadığı halde Necip Fazıl’ın bu hareketine son derece öfkelendi ve sesinin tonuna garip bir hüzün takarak:

Ben, sizinle bir daha hiçbir yere gitmem… Günah değil mi paracıklarınıza! Dedi.

İşte büyük insanların cömertliği… Büyük sanatkârların dillere destan eli açıklığı…

Ben Necip Fazıl’ı İmam-Hatip okulunda (lise) öğrenci iken çıkardığı Büyük Doğu dergisi vasıtasıyla uzaktan tanımış ve git gide tiryaki olmuştum. 1966 yılında Yüksek tahsil için İstanbul’a gelmiş ve Yüksek İslam Enstitüsü’ne kayıt olmuştum. İlk dini bayramda o zamanlar Erenköy’de kiracı olarak bir köşkte oturan Necip Fazıl’ın bayramını kutlamak için 15 kişilik bir grupla (tümü Diyarbakır İmam-Hatip okulu mezunuydular) ziyaretine gitmiştik.

Necip Fazıl çok şık giyinmiş ve bizi ayakta karşılamıştı. Oldukça zevkli döşenmiş salonun bir köşesinde çikolata ve şekerlemelerle dolu bir küp vardı. Her birimize emretmişti. Avuç dolusu o küpten çikolata almamız için. Hatta torunu Emrah bir programda dedesinden bahsederken o küpe boynunun ulaşmadığını dile getirmişti. Gerçekten de çok az insana nasip olacak türden cömert idi üstat Necip Fazıl. Zaten kendisi: “Sanatkâr cömert olmalı ki topluma bir şeyler verebilsin derdi.” İşte cömertlik böyle bir şey ve her zaman hayırla anmasına vesile olur insanın…

1947'de Diyarbakır Mermer Nahiyesinde doğdu. İlkokulu doğduğu nahiyede, orta öğrenimini Diyarbakır İHO ve Ziya Gökalp Lisesi'nde tamamladı (1966). İstanbul YİE'nü (1970) ve bir yıl sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Türk Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1971). Kırklareli'nin Vize ve Pehlivanköy ilçelerinde Vaizlik, Müftü Vekilliği gibi Diyanet'e bağlı görevlerde bulundu (1971-1973). Aynı süre içinde "Erzurumlu İbrahim Hakkı ve Marifetname" konulu doktora tezi çalışmalarına başladı. İki yıl kadar İstanbul Merkez Vaizi (1974) olarak görev yaptıktan sonra açılan sınavı kazanarak ve Danıştay Kararı'yla İstanbul Edebiyat Fakültesi Eski Türk Edebiyatı Bölümü Asistanlığına atandı (1975). Kürsü Yönetimi'nde baş gösteren huzursuzluktan etkilenerek, Üniversite Senatosu Kararıyla asistanlık görevine son verilince ticaret hayatına atıldı (1981). Yazı çalışmalarına öğrencilik yıllarında başladı. 1970'ten sonra inceleme ve araştırma yazılarını Diriliş (1976-1977, 1982, 1989), Hakses (1976), Tercüman (1978-1979), Milli Gazete (1978-1979), Köprü (1979), İslami Edebiyat (1988-1989) gazete ve dergilerinde yayınladı. Eserleri: Sanat ve Düşünce Dünyası İçinde Sezai Karakoç, Çeşitli Yönleriyle Erzurumlu İbrahim Hakkı, Hz. Ali Divanı, Erzurum'lu İbrahim Hakkı ve Marifetname

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir