Bizimle İletişime Geçin

Edebiyat

Cimrilik ve İsraf Ya Da Hafız ve Timurlenk

Timur, İran’ı istilâ edip İran’ın Şiraz kentine girdiğinde, halkı haraca bağlar. Vergi memurları, Hâfız-ı Şirazî’den de vergi isterler. Zaten maddî sıkıntı içinde olan ve darlık yaşayan Hâfız, bu vergiyi ödeyecek durumda değildir. Çareyi Timur’un huzuruna çıkarak hâlini arz etmekte bulur.

EKLENDİ

:

Ruhun iki ucunda yer alan cimrilik ve israf, insanoğlu için birer handikaptırlar. Zamanın akan nehrinden yaşantımıza yansıyan ve bereketin önüne set çekmekle oluşan cimriliğe karşılık, eldeki ve avuçtaki nimeti hesapsızca savuran israf arasında hiçbir fark yoktur. Cimrilik, ruhun kokuşması, israf ise, bataklığa dönüşmesidir.

Cimrilik, Allah tarafından kendisine verilen onca nimeti görmeyerek sanki bir daha kendisine bir şey verilmeyecekmişçesine elindekine yapışıp kalmadır. Eşyayı, ruhunun yerine koymuş ve eşyaya ruhunu satmıştır cimri olan insan… İdealist kişi, bu iki ruh halinden Tanrı’ya sığınmalıdır her zaman…

Günümüzde, cimriliğin, yani bu kötü ahlakın masum veya hafif görülmesinin asıl sebebi ise “cimri” tarifinin neleri içine aldığını bilmemekle alakalı… İnsanlara sorsanız “Cimri kimdir?” Diye, size “Elinde imkânı olduğu halde ihtiyacını görmeyen, kendisinden talep edileni saklayan, pinti” cevabıyla karşı karşıya gelirsiniz genellikle… Evet… İmkânı ve fırsatı varken hayır ve güzellik yapmayan herkes az veya çok cimridir.

Çoluk çocuğuna sevgisini vermeyen, ilminden istifade edilmeyen, halkı için bir şeyler ortaya koymayan, insanları barıştırmayan, derde derman olmayan, fırsat elindeyken kulluk ve hizmet etmeyen herkes cimridir aslında.

Mevlânâ Celaleddin Rumi mealen der ki: “En cömert; nefsinden, canından verendir.” Cimrilik işin görünen yüzüdür. Bu hastalığın esas sebebi inançsızlık mikrobudur. Cimri niçin veremez, neden sarf edemez? Sahip olduğu elinden gidecek ve bir daha bulamayacak diye…

İsraf ise, eldeki hizmet nimet ve imkânlarını çorak alanlara, kısır ya da bulanık niyetlere yatırmak, ya da elde tutup onu bir nevi varken yok haline, sağken ölü durumuna getirmek ve düşürmektir…

“Tâc marifet tacıdır,

Sanma gayrı tâc ola,

Taklit ile tok olan,

Hakikatte aç ola…”

Medrese mollalarının, genellikle tutumlu oldukları halk arasında yaygın bir kanıdır. Hatta Farsçada meşhur bir söz vardır. Derler ki: “Çeşm-i mâr u pâ-yi mûr u nân-i mullâ kes nedîd” (Yılanın gözünü, karıncanın ayağını ve mollaların ekmeğini kimse görmemiştir.)

Bu satırların sahibinin de medrese hayatı olmuştur. Tatvan’ın bir köyünde medresede okumuştum. Yanında okuduğum hocamın adı Molla Necmeddin idi ve cömertliği dillere destandı. Tatvan’da şehir merkezindeki cami hocaları, bekliyorlardı ki, Molla Necmeddin şehre insin ve onları lokantaya götürerek mükellef ziyafetler çeksin. Gerçekten de hayatımda bu kadar cömert insan az görmüştüm. Balın en hakikisini alır ve size ikram ederdi. Tütünün en güzelini alır ve içerdi ve ne yazık ki o tütün belası nedeniyle hastalandı ve dünyasını değiştirdi. Allah gani gani rahmet eylesin. Onu her zaman, hayırla yâd ederim

Doğu Anadolu’da bir hikâye anlatılır hocalar hakkında… Derler ki, meleğin boynunda davul ve elinde tokmak, bir molla ikramda bulununca o melek tokmağı davula vurur. Fakat bugüne kadar tokmağı davula vurduğu da kimse işitmemiştir. Biraz da latife ve şaka babında bu anekdotu aktardım. Şahsen yanlarında okuduğum hocaların ne kadar cömert olduklarını da görmüştüm.

Timur, İran’ı istilâ edip İran’ın Şiraz kentine girdiğinde, halkı haraca bağlar. Vergi memurları, Hâfız-ı Şirazî’den de vergi isterler. Zaten maddî sıkıntı içinde olan ve darlık yaşayan Hâfız, bu vergiyi ödeyecek durumda değildir. Çareyi Timur’un huzuruna çıkarak hâlini arz etmekte bulur. Timur ise;

“–Aman Hâfız, sen bir şiirinde;

Eger ân Türk-i Şîrâzî be dest âred dil-i mârâ,

Be hâl-i Hinduyeş bahşem Semerkand ü Buhârâ râ

(Eğer o Şirazlı güzel, gönlümüzü tutsak ederse yanağındaki siyah ben için Semerkant ve Buhara’yı bahşederdim) demiyor musun? Sevgilisinin yüzündeki bir ben için Semerkant’ı ve Buhara’yı verebilen insan, nasıl yoksul olur? Bunu diyen insan nasıl iflâs ettiğini söyler?”  Biz, Semerkant ve Buhara şehirlerini kolay kolay almadık dediğinde, Şîrâzî;

“–İşte o bol keseden yaptığım ihsanlar yüzünden iflâs ettim Sultanım!” cevabını verir. Hafız’ın Timur’a olan cevabı, O’nun hoşnutluğunu kazanmaya yetecek belağat ve güzelliktedir: “İşte ey Han’ım, siz ala ala, biz de zaten vere vere, ölçüsüz cömertliğimiz yüzünden bu hallere düştük!..”  Bu cevaba gülen Timur, şairi, vergilerden muaf tutarak ihsanlarda bulunur.

Hafız’ın bu ünlü beyti Divan edebiyatı şairleri tarafından örnek alınarak buna nazire (bir benzeri kaleme alma şeklinde) yazılmıştır zaman zaman… Hatta Fatih Sultan Mehmet’e ait olduğu iddia edilen şiirle bu kervana katılanlar içinde yer almıştır.

“Eğer ân Türk-i Şirazi be dest âred dil-i mârâ

Be hal-i Hinduyeş bahşem Beşiktaş u Galata râ” ( Eğer o Şirazlı güzel bana gönül verirse, Yüzündeki siyah bene, Beşiktaş ve Galata’yı bağışlarım.)

Demek ki o dönemlerde “siyah ben”, bir güzellik nişanesi olarak sayılmış ya da algılanmıştır. Bu nedenledir ki Bugün de Hintliler, alınlarının tam orta yerine bir siyah nokta koyarak yapay benle süslemeye çalışırlar alınlarını veya yüzlerini…

Daha Fazla Yükle

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Çok Okunanlar