Yeni nesil medya çağında bir spor ayakkabısı satmakla dini sunmak arasında nasıl bir fark olabilir? İlk bakışta alakasız gibi görünse de bu fark üzerine ciddi ciddi düşünmemiz gerekiyor.
Bir spor ayakkabısı üretmek için devasa bir süreç işletiliyor. Tasarımcılar, mühendisler, malzeme uzmanları; ayakkabının görünüşünden dayanıklılığına kadar her detayı incelikle planlıyor. Sonra pazarlamacılar, reklamcılar, psikologlar, sosyologlar devreye giriyor. Hep birlikte insanların zihninde bir ihtiyaç oluşturmak, o ayakkabıyı bir “mutluluk nesnesi”ne dönüştürmek için çalışıyorlar.
Sonuçta biz o ayakkabının teknik özelliklerini değil, onu giyen birinin ormanda koşarken yaşadığı “mutluluğu” izliyoruz. Reklam bize şunu fısıldıyor: “Sen de bu ayakkabıya sahip olursan sen de bu mutluluğa sahip olursun.”
Ve biz bu hikâyeye inanıyoruz.
Peki, biz dini sunarken ne yapıyoruz? İnsanlara sadece “hakikat budur” diyoruz. Gerisini düşünmüyoruz. Çünkü içten içe şu fikre sığınıyoruz: “Bu zaten hakikat, insanlar gelip almalı.”
Oysa bu büyük bir yanılsama. Hakikat tek başına ikna edici değildir. Çünkü anlatım biçimi, sunum tarzı, hikâye gücü, duygusal etki; bütün bunlar bir mesajın kabul edilmesinde belirleyici unsurlardır. Ayakkabı satıcıları kadar emek vermiyorsak kimse bizim sunduğumuz ebedî mutluluğun peşine düşmez.
Bugün, dinî içerik üretimi medya alanında çok disiplinli bir çalışmayı zorunlu kılıyor. Din eğitimi, iletişim, dijital strateji, görsel tasarım, hikâye anlatımı… Hepsi bir araya gelmeli. Hakikatin sesini ancak bu şekilde duyurabiliriz.
Bu yüzden buradan bu işe gönül veren herkese bir çağrım var:
Korkmayın. Ayakkabı satanlar kadar gayretli olun. Onların dünya için verdiği emeği, siz ahiret için verin.
Yeni nesil medyada hakikati anlatmak sadece doğruyu bilmekle değil, onu insanların kalbine dokunacak şekilde anlatmakla mümkündür. Unutmayın: Bir spor ayakkabısı mutluluk satabiliyorsa siz hakikati neden anlatamayasınız?
