1. Anasayfa
  2. Edebiyat
  3. Öykü

Direniş

Direniş
1

Bu öykü; Filistin’in direnişçi halkına, tüm çocuklarına, şehitlerine ve yüreği Mescid-i Aksa’da olan; insan kalabilen herkese ithaf olsun…

Bir gül kokusu, bir ikindi gölgesi ve annesinin gülüşü ile babasının şefkat dolu bakışlarıydı sol böğründe kalan. Yâdından çıkmayan ruhunu ısıtan ne varsa orada kalmıştı. Mescid-i Aksa’nın hemen güneyinde, Batın el Hava Mahallesi’nde iç avlulu, tek katlı evlerinin bahçesinde bıraktı bu hayata dair tüm güzellikleri. Bahçedeki güllerin dibinde oynarken mütebessim çehresiyle kendini izleyen babasının, ona çay ikram eden nur yüzlü annesinin hayaliydi şu kısacık ömründe ona cenneti hatırlatan. Artık başka bir âleme göçmüştü hakikat.

Şimdi ne demir gibi soğuğun uyuşturduğu elleri ne de dayanılmaz hale gelen açlığı, acı vermiyordu ona. Her şey evlerinin işgal edilip yaka paça dışarı atıldıkları o gün başlamıştı. Yuvasını savunan bir kartal gibi direnmişti babası. Üzerlerine saldıkları köpeklerden daha vahşi, daha korkak bir sürü işgalci müsveddesi zorla götürmüştü babasını. Altı ay boyunca babasından hiç haber alamadılar. Biçare annesi dört çocuğu ile Gazze’nin ara sokaklarındaki akrabalarının yanına taşındı. Çıkıp geldi bir gün yaslandıkları dağları, “Yel kayadan ne alır.” derler ya işte öyleydi o gün babası. Vücudundaki işkence izlerine rağmen heybetiyle bu toprağın üstünde asaletin timsaliydi sanki. Güneşleri doğmuştu tekrar yuvalarına. Varsın, o gül kokulu evleri olmasın. Zulmet yağmur olup yağsa da bu mukaddes toprağın üstünde vatanlarındaydılar çok şükür. Elbet boğarlardı o zulmeti, elbet kurtulurdu gül yüzlü Muhammed’in emaneti Mescid-i Aksa.

Hilalin ümmete küstüğü, Gazze’ye nur olup aktığı bir ramazan akşamıydı. Küçük kardeşlerinin, sofralarındaki su ve zeytine sevgi dolu bakışları huzurun cisim halini almasıydı sanki. İftara dakikaların kaldığı bir vakitte; ruhlarındaki mananın yuvalarını sardığı bir anda; büyük bir patlama sesi duydular. Sonrası acı ve karanlık… Kardeşlerinin bağırışları, annesinin “Allahuekber” nidası! “Yavrularım, ağlamayın, buradayım!” “Anne, baba kurtar bizi!”

Sonra ardı ardına sanki hiç bitmeyecekmiş gibi gelen patlama sesleri. Geceye zulmet olan ışıklar… Siyonist zalimlerin zindanlarında söndürülen ciğerleri ve şefkat dolu yüreği dayanamadı o gece. Mütebessim yüzü ve sırtına saplanan şarapnel parçası ile koştu şahadete gül yüzlü babası, şehit babası, mücahit babası; yolundan gittiği babası…

Fevzi, İftar sofrasında en son gördüğü; Zeytin ve ekmeğe ant olsun!” dedi. “Mescid-i Aksa’nın, babamın, dinimin, intikamını alana kadar; vatanımın, özgür Filistin’in uğruna feda olana kadar durmayacağım.”

Üç kardeşi ve annesi hafif yaralarla enkazdan çıkabildiler. Babası onlardan önce şehadet şerbeti ile açtı orucunu, annesinin; “Ağlamayın sakın! Siz şehit çocuklarısınız, dik durun, babanız cennette bizi bekleyecek.” dediği o andan sonra bir daha hiç ağlamadılar, ağlayamadılar… Bir baba gibi sarıldı kardeşlerine Fevzi, şehit babasından öğrendiği şekilde. On beş yaşlarında omzuna nasıl bir yük bırakmıştı bu hayat. Annelerin ahının yükseldiği gökyüzünden zulüm akıyordu adeta üzerlerine. Sanki bütün insanlığın sinesinde can çekişiyordu merhamet. Susan Gazze’nin ezanları, okunan ümmetin selası mıydı o gece?

Şimdi, ya şimdi ne yapmalıydı, nereden başlamalıydı? Kalbindeki o yüce imanın kuvvetini taşıyamıyordu bu zihin. Gözünde zerre kadar ölüm korkusu yoktu. Kolaydı göğsünü şehadet kurşunlarına vermek. Vatanı ve bütün mukaddesatı uğruna feda edeceği bir canı vardı. Ölümü öldürmüşlerdi, en asil bir şekilde Hakk’a varmanın yoluydu sadece geriye kalan. Ama nasıl, nasıl mücadele etmeliydi, şimdi nereden başlasaydı? Bir el uzansaydı da gökyüzünden ona işaret etseydi.

Ve göğü yırtsaydı tekbirleri. Attığı her taş, Ebabil kuşlarının kanatlarında taşınsaydı. Gözünü kan bürümüş zalimi kanında boğana kadar ve nihayet arşa yükselseydi yorgun, cennetlik bedeni. Dizlerinin üzerine çöktü, sırtını yıkık duvara yasladı ve gökyüzüne baktı. Gözleri yayından fırlayacak ok gibi kavi. Süleyman as’ın rüzgârı esti sanki alnını okşarcasına.

Şehadet parmağı yükselircesine Miraç’a; “Bir gün” dedi “Bir gün!” “Filistin’in tüm çocukları bu kubbe altında özgürce oynayacak. Son nefesime kadar durursam veyl olsun bana! Bismillah!” dedi ve doğruldu düştüğü yerden. Yaslandığı o yıkık duvarın ruhu olsaydı hicap ederdi bu kıyam karşısında yerde olmaya.

Üstü harabeye dönmüş yıkık bir binanın alt katında, çadırdan ve naylonlardan sardıkları duvarların içinde, yaşadıkları yere geldi. “Anneciğim, helalleşmeye geldim.”

“Fevzi, babanın yolundan git oğlum. Senden sonra kardeşlerin Yasir, İsmail ve Rim var, ben varım. Bizden önce varırsan cennete, bizden önce kavuşursan babana” dedi. Yutkundu… ne ağlayabildi ne de konuşabildi. Sadece gözleri, Fevzi’nin gözlerine takılı kalmıştı. Ve rahmet pınarından iki damla gözyaşı süzüldü. Bir annenin yüreğinden, oğlunun sinesine doğru. Sımsıkı sarıldı yavrusuna. Kokladı, cennet kokusunu içine çeker gibi. “Yavrum, Fevzim” diyebildi sadece. Sağ elinde Kur’an, sol eliyle oğlunun siyah zeytine çalan saçlarını okşadı. “Allah’a emanet ol. Hakkım sana helaldir.” “Bir gün ya özgür Filistin’in toprağında, ya da inşaallah cennete kavuşacağız oğlum.”

Kardeşlerine, yine babasının onlara sarıldığı gibi sarıldı, bağrına bastı. “Annem size emanet beni unutmayın sakın.” derken, kükreyen bir volkanın sarsıntısına haizdi tüm bedeni. Babasının duvarda asılı kefiyesini aldı, öptü; yüreğine bastı ve tüm mücahitler gibi, hak uğruna kurban olurcasına; İsmailcesine bir teslimiyetle, İbrahim misali adanmışçasına “Bismillahi Allahuekber!” diye sardı boynuna.

Kendini Gazze’nin sokaklarına bıraktı, yürürken Filistinli Şehit Şair Rıfat el-Arir’in şiiri düştü diline; “İlla ölmem gerekiyorsa, sen yaşamalısın… Hikâyemi anlatmak için… Gazze’de, bir yerde bir çocuk, cennetin gözlerinin içine bakarken, Kendi bedenine bile veda etmeden giden babasını beklerken, Uçurtmayı görür… Eğer ölmem gerekiyorsa, umut getirsin”

Çocukluk arkadaşı, Hasan Nasır’ı aradığı iki günün sonunda buldu.

Hasret giderdiler. Dertleri birdi, davaları bir; uzun uzun konuşup plan kurdular, ölçtüler, biçtiler; umutları Fırat’ın suyu kadar coşkundu. İman varsa ye’se düşülür müydü hiç?

Vakit geceye sararken netleşmişti direnişin yol haritası. Önce yaşıtlarıyla bir Kudüs Direniş Teşkilatı kuracaklardı. İsim isim saydılar o gece bu davanın kutlu neferlerinin kimler olacağını. Zeytun Mahallesi’ndeki metruk bir binanın içinde bir araya geldiler. Şahin bakışlı, acının çelik kıldığı yiğitler heyecanlıydı. Fevzi, “Bismillahi Allahuekber!” diyerek sessizliği bozdu.

-Kahramanlık ne yaştadır ne silahta dostlarım. Kahramanlık yürektedir yürekte.

-Ey şehit oğulları, kimimiz babamızı verdik bu uğurda, kimimiz kardeşini, kimimiz tüm ailesini. Ancak Filistin’i, Mescid-i Aksamızı, vermeyeceğiz, ant olsun ki teslim etmeyeceğiz.

-Kanımın son damlasına kadar özgür Filistin için ben yanındayım, diye haykırdı Fadi.

-İyi de silah olmadan o tanklar nasıl durdurulacak, mertçe eşit koşullarda yüz yüze bir savaş yok ki diye söze karıştı Yusuf.

-Fevzi, “Dinleyin arkadaşlar” dedi. Kafasındaki planı tek tek anlattı. Bunun için el yapımı bir patlayıcı yapmaları gerekiyordu. İşin zor kısmı buydu, malzemeleri temin etmeleri güçtü.

Görev paylaşımı yapıldı. Herkes bu malzemelere ulaşmaya çalışacak ve üç gün sonra gece üçte aynı yerde buluşacaklardı. Ellerinde bir miktar patlayıcı iki tane uzun namlulu silah ve bir miktar farklı türde malzeme vardı. Kavilleştikleri gibi Refah bölgesinde daha önce belirledikleri yerlere mevzilendiler. Düşman askerlerinin geçebilecekleri yerler tek tek işaretlenmişti elindeki krokide. Fevzi, Hasan, Fadi, Ammar ve Halid en kritik yerdeydiler. Diğer arkadaşları da üç gruba ayrılıp yerlerini aldılar. Korkaklar sürüsü ne zaman gelirdi bilmiyorlardı. Ama ne olursa olsun yerlerini terk etmeyeceklerdi.

Burası onların Uhud’u idi. Sabır, imanla bir oldu sinelerinde. Yanlarına aldıkları yiyeceklerini ölmeyecek kadar yiyor; kaç saat bekleyeceklerini bilmedikleri için suyu bile damla damla içiyorlardı. Açlık ne zaman midelerini yoklasa, Allah Rasulü (sav)’nün boykot günlerindeki hâli geliyordu gözlerinin önüne. Karnına sardığı taşları hatırlıyorlardı. Bu dünyada ne zorluk çekseler onlara en güzel örnek olarak Peygamberi yetiyordu.

Nöbetleşe birkaç saatte olsa uyuyorlar, namazlarını sırayla kılıyor, nefes alırken bile temkinli hareket ediyorlardı. Fevzi, enkazın içinde kazılı mevzide beklerken bazen geçmişe dalıyor; kendini çeken anılarından kurtulamıyordu. Bazen işgalcilerin ellerinden aldığı evlerinin gül kokulu bahçesi düşüyor yâdına, bazen babasının omuzundaki hâli geliyordu gözlerinin önüne. Kaçmak istese de yer yer komşusunun kızı Zeynep de yokluyordu kalbini. İnsandı sonuçta, bir kalbi vardı işte. Sevgiyle yaratılan merhamet dolu bir kalbin mahrem derinliklerinde, hayallerinin içinde saklı kalan bir hazineydi Zeynep. Annesinin ona layık gördüğü ve bunun üzerine içinde filizlenen bir çiçekti. Belki dedi, belki bir gün; ömürleri varsa bu toprağın üstünde, yarım kalan ne kadar hikâyesi, hayali varsa tamamlanabilirdi bir gün. Genç kalbini ısıtan kısacık hayallerinden çekti aldı hemen kendini.

İki gün sonra sabah şafak doğarken uykuya direnen gözleri, mahallenin girişindeki işareti aldı. Bekledikleri o an gelmişti. Tankın geliş istikametinde sağ tarafta yer alan boş binanın içinden iki arkadaşı ateş yakarak gelenlerin dikkatini o yöne çekecektiler. Tank namlusunu binaya doğru çevirmişti. İstedikleri olmuştu. Tankın durduğu nokta, Fevzi’ye üç metre ya vardı ya yoktu. Mevziinden sessizce ilerlerken diğer ekip ateş yanan binanın arkasından birkaç el ateş açıp hızlıca mevzilerine saklandılar. Fevzi, bu karmaşada fark ettirmeden tankın altına kadar ulaştı. El yapımı patlayıcıları paletin altına yerleştirdikten sonra hızlıca kendini gizlendiği yere attı. Birkaç dakika geçmeden el yapımı patlayıcıda infilak etti. Tank büyük bir hasar almadı ancak içeresindekiler tam da planladıkları gibi panik halde ellerindeki ağır silahlarla kendileri dışarı atmaya başladılar. “Gelin bakalım soysuzlar. Şimdi hesap vakti.”

Artık planın son aşamasıydı ya şehadet ya zafer vardı bundan sonra. Hasan, el yapımı bombayı korkarak ilerleyen gruba fırlattı. Fevzi ve Hasan ellerindeki uzun namlulu silahlarla hiçbir atışı ıskalamadan dört işgalci askeri öldürmeyi başardılar. Kargaşa da bir düşman askeri kendini metruk binalardan birinin içerisine attı. Fevzi dur bekle diye bağırsa da Hasan binaya doğru koşmaya başladı. Düşmanın içeride mevzileneceğini, Hasan’ın açığa düşeceğini gören Fevzi, peşinden canhıraş bir şekilde ilerledi. Binanın girişinde Fevzi’nin, dur diye bağırıp Hasan’ı kenara itmesiyle peş peşe silah seslerini duyması bir oldu. Fevzi, Hasan’ı yere düşürmüş; gelen kurşunlara kendini siper etmişti. Hasan o esnada düşman askerini etkisiz hale getirdi.

-Niye yaptın Fevzi, niye kardeşim diye sarıldı. Fevzi, huzurlu bir ses tonuyla veda edercesine baktı Hasan’ın yüzüne; “hakkını helal et, şehitliği senden aldım. Aksa, Aksa’ya, emanete …sahip çıkın.

Yine bir gül kokusu sardı genzini ve sonra tüm bedenini, Gazze sokaklarının suskun ezan sesleri yeniden yankılandı kulağında. Yüreğindeki yaraları sararcasına bir el hisseti bağrında. Ağır ağır çöktü dizlerinin üzerine, bir perde indi dünya sahnesine. Yemyeşil, misk ü amber kokuları içerisinde şehit babası tuttu ellerinden, yine bastı bağrına; “Gel benim şehit oğlum çok yoruldun, artık sana hüzünlenmek yok, cennet yurdunun sakinlerine karıştın” diyordu. Usulca olduğu yere düştü. Yüzünde tatlı bir tebessüm, gözleri babasına ve cennet yurduna hayran hayran bakarken bıraktı üzerindeki dünya emanetini. Katıldı şehitler kervanına.

Not: İlk kez, Ay Vakti’nin Eylül 2025 sayısında yayımlanmıştır.

1980 yılında Kastamonu’da doğdu. Kastamonu İmam Hatip Lisesini bitirdi. Katsayı uygulaması sebebiyle lisans öğrenimini Kazakistan’ın Türkistan şehrinde bulunan Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk - Kazak Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği bölümünde tamamladı. Ardından Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Mersin, Amasya, Samsun ve Ankara illerinde; özel kurumlar ile kamu kurumlarında, Bakanlığın farklı birimlerinde öğretmenlik ve idarecilik yaptı. Çeşitli dergi, kitap bölümü ve değerler eğitimi fasiküllerinde yazılar kaleme aldı. Evli ve iki çocuk babasıdır. Hâlen Millî Eğitim Bakanlığında görev yapmaktadır.

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (1)

  1. 4 Temmuz 2026

    Mutlak kötülüğün faili zalimlere dur diyebilen duyarlı güzel insanlara selam olsun… Ölmemiṣ ruhlara selam olsun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir