1. Anasayfa
  2. Edebiyat

Göç, Sürgün ve Mücadele: Ahıska Türkleri Üzerine

Göç, Sürgün ve Mücadele: Ahıska Türkleri Üzerine
0

Değerli Hocam, merhaba. Öncelikle bizi kırmayıp zamanınızı ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Siz, Ahıskalı bir akademisyensiniz. Sizi bir akademisyen olarak hem Türkoloji hem de Ahıska camialarından tanıyanlar vardır. Öncelikle “Ahıska meselesi” üzerine durmak istiyorum fakat bu konuya geçmeden önce kendinizden söz etmenizi istiyorum. Kendinizi tanıtır mısınız?

Ülkü Hanım. Öncelikle benimle söyleşi gerçekleştirmeniz beni çok mutlu etti, çok teşekkür ederim. Kısaca kendimi tanıtayım: Ben, Hırtızlıyım. Benim annem ve babam Kazakistan’da dünyaya gelmiş. Ben de Kazakistan doğumluyum. İlköğretim ve lise eğitimimi Kazakistan’da, Üniversiteyi Ege Üniversitesi’nde 1997 yılında tamamladım. Aynı yıl içinde Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü’nde başladığım yüksek lisans programını 1999 yılında, aynı yıl içinde başladığım Doktora programını 2005 yılında tamamladım. Bu arada hem doktora yapıyordum hem de Kütahya/Tavşanlı’da bir lisede Edebiyat Öğretmeni olarak çalışıyordum. 2004 yılında Bursa Uludağ Üniversitesi’ne geçiş yaptım. 2020 yılında Doçent oldum. Hâlihazırda öğretim üyesi olarak görevime devam ediyorum, aynı zamanda da Türkçe Eğitimi Anabilim Dalı Başkanlığı görevini de yürütüyorum.

Sizi tebrik ediyorum, Minara Hanım. Başarılarınız daim olsun. İnşallah en kısa zamanda profesörlüğünüzü de alırsınız.

Çok teşekkür ederim, Ülkü Hanım. İnşallah diyelim.

Ben Ahıska adını ilk defa 80’li yıllarda kütüphanede çalışırken Prof. Dr. Fahrettin Kırzıoğlu’nun makalesinde rastladım. Ardahan sınırında Gürcistan’da bir il olduğunu, Şavşat, Ardanuç ve Posof’la aynı kültür dairesi içinde Türkler olduğunu, Stalin’in öz vatanlarından sürüldüklerini öğrenince çok şaşırdım. Bir Ahıskalı olarak bize bu konuda bilgi verir misiniz?

Ahıska Türkleri deyince bitmez tükenmez çileler, vatansızlık, özlem, Ahıska’ya hasret aklıma geliyor. Ama en çok da 1944 Ahıska Sürgünü. Sovyetler Birliği döneminde Türkiye’de Ahıska Türkleri konusu üzerinde pek durulmamıştı. Parmakla sayılabilecek araştırmacıların yazılarına rastlayabilirsiniz. Tabi ki Prof. Dr. Fahrettin Kırzıoğlu’nun çalışmaları hariç. Bu konuyu enine konuna irdeleyen Kırzıoğlu olmuştu o dönemlerde. Sovyetler Birliği dağıldıktan ve Ahıska Türkleri Türkiye’ye gelmeye başladıktan sonra bu konu daha çok ele alınmaya başlandı. Günümüzde Ahıska Türklerinin kültürü, sanatı, dili, edebiyatı, eğitimi gibi konular ele alınsa da ilk etapta Ahıska Türklerinin tarihi üzerine yazılar, kitaplar çıktı. Genellikle de 1944 Sürgünü üzerinde duruluyordu. Ben artık hep bu sürgünle anılmak istemiyorum. Ahıska ile ilgili diğer konular üzerinde durulmasını istiyorum. Ama ne yazık ki ben ve benim gibi düşünenler bunu ne kadar istesek de bu 14 Kasım 1944 tarihi bizim kimliğimizle bütünleşmiş olarak görülüyor.

Günümüzde Gürcistan topraklarına bağlı Ahıska bölgesinin yerli halkıdır. Ahıska bölgesinde 14 Kasım 1944 tarihine kadar yaşamış, kökenleri ve kültürel bağlarıyla Türk kimliğine sahip bir topluluktur. Tarihten bahsetmek gerekirse kısaca şunları söyleyebilirim: Ahıska bölgesinin tarihi milattan öncesine de dayanıyor. Bölgenin eski bir Türk yurdu olduğu da kaynaklarda açıkça belirtiliyor. Ama ben o dönemlere çok gitmeden Atabek Yurdu’nun kuruluşundan bu yana tarihi özetleyeyim. Atabek döneminin başlangıcı 1268 tarihine dayanıyor. Atabekler, bu tarihten itibaren Ahıska, Ardahan, Artvin kesimlerini idare etmeye başlıyor. Yani 1268 İlhanlılar özerk bir Atabeklik kuruyor. İlhanlılardan sonra bugünkü Azerbaycan’ın önceki devletleri olan Akkoyunlu, Karakoyunlu ve son olarak Safevilere bağlı yaşıyorken 1578 tarihinde Çıldır Savaşı’yla Osmanlı Devleti’ne katılıyor. Ancak Atabek Yurdu 1829 tarihinde parçalanıyor. Bu tarihte Edirne Antlaşması’yla merkezi olan Ahıska başta olmak üzere Aspinza, Adıgön, Ahılkelek, Bogdanovka Ruslara bırakılıyor. Bu tarihten itibaren Türklere karşı baskılar, katliamlar uygulanıyor. Bunlara maruz kalanların bir kısmı Türkiye’ye göç ediyor. Kalanlar da 14 Kasım 1944 tarihine kadar bölgede yaşıyor. 14 Kasım 1944 tarihinde de Stalin’in başında bulunduğu Sovyet Yönetimi’nin emriyle Ahıska Türkleri Orta Asya’ya sürülüyor. Onlar, Stalin’in ölümüne kadar 12 yıl sıkıyönetim altında Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’da yaşıyorlar. Sıkıyönetimin kaldırılmasıyla vatanlarına dönmek istedilerse de Sovyet Yönetimi buna müsaade etmiyor ve bir kısmı Azerbaycan’a göç ediyor. 1989’da Fergana olayları yaşanıyor. Bu olayların neticesinde Ahıskalılar Özbekistan’dan Rusya Federasyonu’nun değişik bölgelerine göç ettiriliyor. Bir kısmı daha sonra Ukrayna’ya yerleşmiş oluyor. Krasnodar bölgesine götürülenler yerel yönetimin kabul etmemeleri üzerine daha sonra Amerika’ya göç ediyor. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Türkiye’ye yolların açılmasıyla buraya göç edenler olmuş, etmeye de devam ediyorlar. Son zamanlarda Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan dolayı Ukrayna’daki Ahıskalıların bir kısmı Türkiye’ye getirildi. Demek istediğim şu ki Ahıskalıların bir yerde yaşayacakları bir yarını yoktur. Birleşecek gibi de görünmüyorlar. Dünyanın ondan fazla ülkesinde dağınık olarak yaşayan Ahıskalıların ata toprakları Ahıska’ya dönememelerinden dolayı da yuvasız kuşlar gibi oradan oraya savrulacağının sonu pek görünmüyor ne yazık ki.

Çok haklısınız, Minara Hanım. Siz de Türkiye’ye gelmeyi tercih edenlerdensiniz. Buraya gelme nedenini açıklar mısınız?

Evet. Ben de 1992’den bu yana Türkiye’de yaşıyorum. Ancak benim Türkiye’ye geliş sebebim başkaydı. Ben eğitimime devam etmek için öğrenci olarak Türkiye’ye geldim. Sovyetler Birliği döneminde Türkiye’ye gelmeyi hiç kimse hayal bile edemiyordu. Bunun imkânsız olduğunu düşünürdük. Ama Sovyetler Birliği dağılınca ve Türkiye’ye yollar açılınca Ahıskalılar buraya gelmenin yollarını aramaya başladı. Genel olarak Türkiye’ye gelişler 1995 yılından sonra yaşandı. Ancak benim gelişim bu tarihten daha önce oldu.

Evet, zor bir durum. Bir şehirden başka bir şehre gitmek bile insanlar için zor. Ahıskalılar şehir değil ülkeyi değiştirmek zorunda kalıyor. Bu hiç kolay değil tabi. Peki, şöyle bir soru sorsam: Kendine ait olmayan topraklarda yaşamak nasıl bir duygu? Ve buna çaprazlama bir soru sorayım: Vatanda, kendine ait topraklarda yaşamak nasıl bir duygu?

Sorduğunuz bu soru beni derinden etkiledi. Bir Kazakistan’da yaşadığım yıllar aklımdan geçti, bir de Türkiye’de yaşadığım dönem. Yirmi yaşıma kadar Kazakistan’da yaşadım. Oradayken Türk olmamdan dolayı hep ikinci sınıf muamelesi görürdüm, ikinci sınıf insanı gibi hissederdim kendimi. Geleceği olmayan, üzerinde daima baskı hisseden, daha iyi bir noktaya gelmek için uğraşırken sürekli birtakım engellerle karşılaşan bir insan olarak hissettim kendimi şu an. Ahıska Türkleri, gerçekten vatandan uzak yerlerde ikinci sınıf muamelesi görürdü, görmeye de devam ediyorlar. Çalışkan, hayata tutunmak için mücadele eden bir milletiz. Ama yaşadıkları topraklarda yerli halk Ahıska Türklerinin kendinden daha üstün olmasını istemezdi. Ben liseyi bitirdikten sonra iki sene bir ilköğretim okulunda çalıştım. Kendim de o okulda eğitim gördüm. Başarılı bir öğrenciydim. Liseyi bitirince okul müdürünün teklifi üzerine orada çalışmaya başladım. Ama orada çalışan bazı öğretmenler bunu hazmedemiyordu. Hatta bir keresinde iki cümleyi yan yana getirmekte aciz olan ve kendini toprakların efendisi sanan bir öğretmen bana dedi ki “Sizin yeriniz burası değil, sizin yeriniz tarladır”. Bu çok aşağılayıcı bir ifadeydi. Gereken cevabı verdim tabi. Ama ne yazık ki bana yapılan saygısızlığın, halkıma yapıldığını hissettim. Ve ben halkıma yapılan bu aşağılamayı hiç unutamıyorum. Aslında Kazakistan’da 1980’li yılların sonuna doğru Ahıska Türklerine yönelik bir baskın yaşanacaktı fakat Kazakistan’ın eski Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’in o dönemde Ahıska Türklerine sahip çıkmasını hiçbir zaman da unutmam. Kendisine minnettarım.

Gelelim vatanda yaşamanın meselesine. Burada saygı duyuyorum. Burada kendimi güvende hissediyorum. Yukarıda belirttiğim o olumsuz duyguların hiçbirini burada yaşamıyorum. Burada yaşadığımdan dolayı gurur ve mutluluk duyuyorum. İstiklâl Marşı’nı okurken gurur duyuyorum, Türk Bayrağı’nın dalgalandığını görünce gurur duyuyorum. Etrafımda konuşan insanların Türkçe konuştuğunu duyunca gurur duyuyorum. Türküleri dinlerken duygulanıyorum, kalbimin derinliklerinde kendime ait bir şeyleri buluyorum. Ama aynı zamanda da duygulanıp gözyaşı döküyorum. “Neden?” diye soracaksınız. O an aklıma ailem ve halkım geliyor. Ben bu bayrak altında yaşarken ailem buralardan uzak, halkım dünyanın birçok ülkesinde başka bayraklar altında hayat mücadelesi veriyor. Ve o an kendi kendime şu soruyu soruyorum, “Bu halkın çilesi ne zaman bitecek?” İşte o an içimde, kalbimin derinliklerinde bir şeyler düğümleniyor, gözyaşlarıma hâkim olamıyorum. Neyse. Biraz daha devam edersem kendimi tutamayacağım.

Yaşadıklarınız hiç kolay değil değerli hocam. Sizi çok iyi anlıyorum. Ama siz artık vatandasınız. Ne mutlu size. İnşallah bütün Ahıskalı Türkler vatanlarına döner ve kendilerini artık güvende hisseder, Türk bayrağı altında yaşarlar. Peki, Kazakistan’da yaşadığınız için sormak istedim. Ahıska Türkleri Kazakistan’ın neresinde yaşıyorlar?

Ahıska Türkleri genel olarak Kazakistan’ın güney bölgelerinde yaşıyorlar. Nüfusun büyük bir kısmı Almatı bölgesindedir. Neredeyse 50 bin Ahıskalı bu bölgede yaşıyor. İkinci sırada Cambul (şimdiki Taraz) bölgesi geliyor. Kesin olmamakla birlikte bu bölgedeki 30-40 bin civarında bir nüfustan söz ediyorum. Bir o kadar Çimkent bölgesinde bulunuyor. Kızılorda bölgesinde birkaç bin Ahıskalı var. Az sayıda Akmola, Aktobinsk, Atırau, Karaganda, Kostanay, Mangıstau, Pavlodar, Astana gibi bölgelerde de yaşayanlar vardır. Kazakistan’da yaşayan Ahıskalıların nüfus sayılarının kesin olmamakla birlikte 180-200 bin civarında olduğu söyleniyor. Günümüzde dünyada yaşayan Ahıska Türklerinin en yoğun yaşadıkları ülke Kazakistan’dır.

O bölgeye Ahıska Türkleri ile birlikte Kürtler, Lazlar, Hemşinliler ve Terekemeler de sürülmüştü. Onlarla aranız nasıl?

Doğrudur. Bunu ben Türkiye’ye geldikten sonra öğrendim. Daha doğrusu Lazların, Hemşinlilerin ve Terekemelerin de bizim gibi sürüldüğünü buraya geldikten sonra öğrendim. Benim yaşadığım bölgede bizim gibi sürülen Kürtler vardı. Onlar da bizim gibi Türkçe konuşurlardı. Onlarla akrabalık ilişkilerimiz de vardı. Aslında Ahıska Türkleri gelin alırken daima kendi toplumundan alırdı. Ama az da olsa o toplumun kızlarıyla da evlilikler yapılırdı. Lazlar, Hemşinliler ve Terekemeler bizim yaşadığımız yerlerde yoktu. Ya da ben karşılaşmadım. Terekemeler genellikle Almatı ve Çimkent bölgesinde yaşıyorlar.

Anladım. Ahıska Türkleri kendi ana dilini unutmamışlar. Hâlâ Ahıska ağzıyla konuşuyorlar. Sovyetler Birliği döneminde herkes Rusça konuşuyordu bildiğim kadarıyla. Ahıskalılar bunu nasıl başardı?

Evet. Ahıska Türkleri ne dilini ne dinini ne örf-âdetlerini unutmuştur. Bence tüm bunların unutulmamasında biz, Ahıska’dan sürgün edilen nine ve dedelerimize borçluyuz. En çok da dedelerimize borçluyuz. Sürgün sonrası dönemlerde genç nesiller Rusça eğitim almak zorundaydı. İster istemez o dili kullanırdı. Ancak aile içinde dedelerimiz Türkçe konuşulmasını isterdi. Nineler, torunlarına Türkçe masallar, hikâyeler anlatırdı. Çocuklar da küçüklüğünden itibaren bu dille yoğrulurdu. Bir de şu da çok önemli: Sovyet hükümeti ne kadar asimile etmek istediyse de birbirlerinden ne kadar uzak düşürdüyse de Ahıskalılar kendi toplumuyla yan yana yaşamak için her türlü yolu denemiştir. Başarmışlar da. Günümüzde dâhi genellikle toplu halde yaşıyorlar. Bundan dolayı da kendi aralarında hem dilini hem gelenek-göreneklerini de sürdürebiliyorlar.

Zalim Rusya, kadim Türk yurtlarını işgal etmiş, Türklere değişik adlar vererek birbirinden ayırmış. Özbekistan’da Fergana olayında olduğu gibi kardeşi kardeşe kırdırtmış. Anlayamadığım şey de şu: Türk Cumhuriyetlerinden gelenler neden hâlâ ana dilini konuşmuyor da Rusça konuşmayı tercih ediyor? Sizin de katıldığınız Medeniyet Üniversitesi’nin düzenlediği bir sempozyumda Kazakistan’dan gelen Kazak akademisyenlerin bildirilerini Rusça sunmalarına şaşırıp itiraz ettim. Ben Kazak Türkçesinin ne kadarını anlayabiliyorum diye merak edip dinlemek istedim. Ama maalesef duyamadım. Bağımsız da olsalar Rus kültüründen uzaklaşmaları zor olur ama bu konuda neler yapılmalı sizce?

Siz de haklısınız tabii. Ancak bu insanlar yüz yıldan fazla zamandır Rusça eğitim alıyor. Dolayısıyla Rusça’yı akademik ve edebi dil olarak konuşuyorlar. Bir de Rusça büyük bir coğrafyada, farklı lehçeler konuşan Türk toplulukları arasında ortak dil oldu. Buradan kaynaklanıyor. Kimse dilini unutmadı, sadece konuşurluğu azalmıştı. Şimdi giderek kendi dillerinin konuşurluğunu artırıyorlar. Bunu zamana bırakmak gerekir.

Sovyetler Birliği zamanında Ahıskalıların vatana dönme mücadelesi varmış. Moskova’da bile eylemler yapılıyormuş. Şimdi aktif bir ata topraklarına dönme çabası var mı? Bu konuda neler yapılmalı?

Elbette bu mesele Ahıska Türkleri için rafa kaldırılacak bir mesele değildir. Sovyetler Birliği döneminde de mücadele edilmiş, şimdi de etmeye devam ediyorlar. Günümüzde Dünya Ahıska Türkleri Birliği’nin bu konuda girişimleri sürüyor. Görüşmeler yapılıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de müracaatlar yapılıyor. Bu konuda “Vatan” cemiyeti oldukça aktiftir. Ama maalesef bir sonuç alınamıyor. Ahıska Türklerinin temsilcileri Gürcistan’la daima görüşmeleri sürdürüyor ancak Gürcistan sürekli işi yokuşa sürüyor. Bu konuda neler yapılmalıdır sorusuna gelince. Bana göre bu meseleyi Türkiye Cumhuriyeti çözmelidir. Gürcistan’ın yöneticileriyle bir masaya Türkiye Cumhuriyeti’nin yöneticileri oturmalıdır. Diplomatik görüşmeler yapılmalı ve Ahıska Türklerinin ata topraklarına dönmeleri için yollar açılmalıdır. DATÜB’e “Siz Gürcistan’la görüşmelerinizi yapın, biz sizin arkanızdayız.” demekle bu iş çözülmez. Bunu ancak ve ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin doğrudan kendi girişimiyle çözmesi gerekir. Madem Gürcistan ve Türkiye dost iki ülke, dostça bu meseleyi çözmeleri gerekir.

Peki. Meselenin çözülememesi, lider eksikliğinden kaynaklanıyor olabilir mi?

Liderin etkili olması şart tabi.

Gürcistan’da Türk söz varlığı üzerine ilginç bir kitabınız var. Bu çalışmanızdan biraz bahseder misiniz?

Evet. Öyle bir çalışmam var. Ahıska’ya gitmek hep hayalimdi. Bu hayalim 2015 yılında gerçekleşti. Ahıska Kalesi’ni gördükten sonra, Hırtız köyüne gittim. Dedelerim hakkında bilgi ararken biri bizi Toloş köyüne yönlendirdi. Ben de o köye geçtim. Amacım Hırtız’da 1944 yılına kadar yaşayanları tanıyıp tanımadıklarını sormaktı. Yaşlı bir Gürcü ninenin evine geldim. Kadın bizi Türkçe selamladı ve çok sıcak karşıladı. Oturdum, sohbet ettim. Maalesef Hırtız köyünden sürgün edilenler hakkında hiçbir bilgi alamadım çünkü kendisi bizimkiler sürüldükten sonra dağ köylerinden o köye getirilenlerdendi. Ama konuşması o kadar içtendi ki neredeyse iki saat kadar sohbet ettik. Benim dedelerimin konuştuğu Ahıska ağzını akıcı konuşmasına rağmen kadının halk anlatıları konusunda bir derya olduğunu fark ettim. Bana türküleri de söyledi, manileri de söyledi, bilmece de sordu, Ahıska Türklerinin gelenek-göreneklerinden de söz etti. O an aklımdan “Buralara gelinip derleme yapılmalıdır.” düşüncesi geçti. Ayrılırken kendisine seneye tekrar geleceğimizi söyledim. Kadın da çok sevindi. 2016 yılında tekrar gittim. Türkçenin söz varlığını derledim. Hem söz varlığı hem de folklorik malzemeyi topladım ama benim buradaki asıl amacım başkaydı. Ahıska Türklerinin günümüzde kullandıkları dil bölgesel olarak farklılık gösteriyor. Ayrıca Rusçanın ve diğer Türk lehçelerinin de etkisinde kalmış. Ahıska’da yaşayan yaşlılar ise Ahıska’da kalan Türkçeyi konuşuyorlar. Konuştukları dilde fonetik, morfolojik, semantik bakımından hiçbir değişme olmadı. Âdeta Ahıska ağzını korumuşlar bu insanlar. İşte ben de tam olarak Ahıska ağzının özelliklerini, gramerini ortaya koymak için o malzemeyi kullanmalıydım, diye düşünüyordum. Son zamanlarda Ahıska ağzı üzerine yapılan çalışmalar, günümüzde değişiklik gösteren ağız üzerine yapılmıştır. Yapılacak olan bu tür çalışmaların artık bölgesel olarak ele alınması gerekir. Benim 2020 yılında Astana Yayınları’ndan yayınlattığım “Ahıska Bölgesindeki Gürcülerin Konuştuğu Türk Ağzı” adlı çalışmam da Ahıska ağzının temelini yansıtmaktadır.

Haklısınız Minara Hanım. Ben de Ahıska’ya gittiğimde Vale kasabasında bir Ermeni kadınla konuşma fırsatı yakaladım. 80 yaşında olan o teyzenin yerel ağızla Türkçe konuşmasına şaşırdım. Ahılkelek ilçesinden gelmişti Vale’ye. Ataları Erzurum’dan muhacirmiş ve köyünde halen daha Türkçe konuşulurmuş. Siz o taraflara gidiyorsunuzdur. Bu konudaki gözlemleriniz nedir?

Aslında bu konuya az önce değinecektim, siz önce davrandınız. O bölgede derlemelerimi yaparken Türkçe konuşan pek çok insanla karşılaştık. Yaşlı Gürcülerin dışında, Türkçe konuşan Ermeniler, Türkçe konuşan Urumlar, Türkçe konuşan Acaralılarla da görüşme fırsatı yakaladık. Evet, Ermeniler genellikle Ahılkelek taraflarında yaşıyorlar. Gelin olarak gidenler veya ailece taşınanlar başka köylerde de yaşıyorlar. Ermenilerin evlerinde büyük-küçük herkes Türkçe biliyor. Urumlar da evlerinde Türkçe konuşuyor. Ama Urumlarda daha çok eski kuşak, yani yaşlılar ve onlardan sonra gelen ikinci kuşak konuşuyor. Genç nesil pek bilmiyor. Ama Ermeniler bizi fazlasıyla şaşırttı. “Köroğlu”nu ezbere bilenler dahi vardı. Konuştukları dil özellikleri açısından gözlemime gelince. Evet, Anadolu’da konuşulan, daha doğrusu Kars bölgesinde konuşulan bir ağzın özellikleri hissediliyordu. Ahıska Türklerinin konuştukları dilden telaffuz açısından biraz farklılıkları vardı. Yani hem Ahıska Türklerinin hem Ermenilerin hem Urumların hem de Acaralıların konuştukları dilde ağız farklılıkları hissediliyordu.

Siz bir dilci olarak onları daha net görebiliyorsunuz tabi. Ahıska Türklerinin bizim Ardanuçluların bir parçası olduğunu öğrendikten sonra ben de yazıyla destek vermek istedim. Bursa’ya gidip sürgünü yaşayanlardan derlemeler yaptım. O zaman Ahıskalıları çok az kişi biliyordu. Belgesel şekline sokacaktım ama birtakım nedenlerden dolayı onu yapamadım. Sürgün hatıralarını, mani ve türkülerini, masallarını, yemek kültürlerini yayınlamak bana nasip oldu, bundan dolayı da çok mutluyum. Ama çalışılacak çok konu var. Rusların verdiği soyadları değil de kökten gelen sülale adları çalışabilinseydi Türkiye dışında toplu yaşayan yaşlılardan derlenen malzemelerden ağız çalışması yapılabilse çok iyi olurdu.

Evet, doğru. Ben sizin adınızı ilk kez öğrenciyken duydum. Prof. Dr. Yavuz Akpınar hocam sizden bana bahsetmişti o zaman. Yani sizin Ahıska üzerine derleme yaptığınızı söylemişti. Sizi o zamanları çok merak ettim ama yollarımız o zaman kesişmedi maalesef. Daha sonra “Ardanuç – Ahıska Manileri ve Türküleri”, “Ahıska Masalları ve Hikâyeleri” ve “Ahıska’dan Sürgün Hikâyeleri” adlı eserlerin çıktığını duydum. Hepsinden edindim. “Ahıska’dan Sürgün Hikâyeleri” adlı kitabınızı okurken yaşananlardan çok etkilendim. Atabek Yurdu bölgesinde yaptığınız derlemeler üzerine yayınlanan kitapların hepsi bende var. Kaleminize, yüreğinize sağlık. Sağ olun, var olun.   

Siz de sağ olun, Minara Hanım. Bursa’da yoğun olarak yaşayan Ahıska Türklerinin kültürel belleğini oluşturacak merkez, arşiv, göç müzesi, kütüphane vs. kurulsaydı, iyi olurdu bence. Bu konuda herhangi bir çalışma var mı?

Çok haklısınız. Bunu ben de çok isterim. Yıllardır “Bir Ahıska araştırmaları merkezinin açılması gerekiyor.” diyoruz ama bir türlü bunu başaramıyoruz. Hep karşımıza bürokrasi engelleri çıkıyor. Müze konusuna gelince. Bursa, biliyorsunuz, göç şehridir. Bursa’nın büyük bir “Göç Müzesi” vardır. Aslında orada Ahıska Türklerine ait bir bölüm var. Hatta bu aralar o bölüm yeniden düzenlenmeye alınmıştır. Ama ne yazık ki bunun dışında ne bir kütüphane ne bir araştırma merkezi ne de bir arşiv kurumu vardır, hiç biri yok maalesef.

Bence siz bu işi ele alsanız, bir araştırma merkezi açılır. Değerli büyüğümüz Yaşar Kalafat’ın da dediği gibi “Siz bizim çalışkan, tuttuğunu koparan, yaman hocamızsınız.” Çalışmalarınızda başarılar diler, sizin gibi akademisyenlerin sayılarının artmasını temenni ederiz. Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.

Halkbilimi araştırmacısı, edebiyatçı, yazar. 15 Kasım 1961, Aydın köyü / Ardanuç / Artvin doğumlu. Aslen Ardanuç Sakarya köyü Gencogil sülalesindendir. Örtülü Köyü İlkokulu, Ardanuç Ortaokulu, Şavşat Lisesi (1978)<strong> </strong>ve<strong> </strong>Anadolu Üniversitesi<strong> </strong>Açık Öğretim Fakültesi Sosyal Bilimler Bölümü (1994) mezunu. 1980 yılanda Kültür Bakanlığında göreve başladı. Artvin İl Halk Kütüphanesi Çocuk Kütüphanesi ve Ardanuç Halk Kütüphanesinde çalıştı. 1995 yılında Rize ili Fındıklı ilçesi Halk Kütüphanesine müdür olarak tayin edildi. 2000-2006 yılları arasında Kültür Bakanlığı merkez teşkilatında geçici görevle çalışarak 2006 Nisan ayında emekli oldu. Çeşitli dergilerde ve internet sitelerinde yayınlanmış yazıları bulunmaktadır. Sempozyumlarda ve TRT’de Artvin ve Ahıska halk kültürüyle ilgili programlara konuk olmuş, bildiri sunmuştur. Halkbilimi alanındaki makalelerini; <em>Erciyes, Millî Folklor, Folklor-Halkbilim, Folklor-Edebiyat, Atabarı, Ahıska, Şavşat, Gurbet </em>dergilerinde yayımladı. Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir. <strong>Eserleri: </strong>Bir Artvinlinin Gezi Notları - Ahıska’dan Batum’a  (2020). <strong>Derleme: </strong>Kartallar Padişahı (Masal, 2001), Ardanuç-Ahıska Masalları ve Halk Hikâyeleri (2004), Ardanuç-Ahıska Mânileri ve Türküleri (2005), Ardanuç ve Çevresinde Sülale Adları (2006), Ardanuç Masalları ve Halk Hikâyeleri 3 (2008),  Ahıska Masalları (2008), Artvin Muhacirlik Hatıraları (2010), Artvin Yöresi Çocuk Oyunları-Ankara (2012), Artvin Yöresi Yemekleri-Ankara (2013), Ahıska'dan Sürgün Hatıraları (2014), Ardanuç, Şavşat ve Posof'tan Halk Hikayeleri ve Masalları (2015), Şavşat, Ardanuç ve Yusufeli'den Masallar ve Halk Hikayeleri (2017), Ardanuçlu İrfani - İrfan Gökdemir (2019)    

Yazarın Profili

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir